31 Ekim 2015 Cumartesi

Uyduyu Mısırlılar kaybetmemiş, suçlu tabiat

Konu hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Ne Mısırlıların uzayda dolaşan Rus yapımı uydusundan haberim vardı ne de bunun kaybolduğundan. Az öncesine kadar.

Meğer Rusya'nın Energia firması Mısır için "Egypt -Sat 2" adlı bir uydu imal edip 2014 Nisan'ında uzaya fırlatmış; herhalde yörüngesine yerleştirilip işleyişi bir rutine oturtulduktan sonra, bu yılın Ocak ayında uydunun yönetimi Mısır tarafına devredilmiş. Ve geçen Nisan ayında bu uydu ile bağlantı kesilivermiş. 40 milyar dolarlık alet uzayın derinliklerinde kaybolup gitmiş.

Şerefli vatan evlatlarının ortak değerleri

Sahte içki üretip on dört (14!) [ GÜNCELLEME: yirmi üç (23!) oldu ] kişinin ölümüne yolaçan adamlar, fotoğraflarını çeken gazetecilere, "Bizi çekmeyin, askeri polisi öldüreni çekin!" diye bağırdılar. "Millî değerler" bakımından Türk toplumunun sürekliliğini ortaya koyan güzel bir örnek.

En yakın benzeri, dükkânının camına kartopu geldi diye bıçakla dışarı fırlayıp gazeteci Nuh Köklü'yü öldüren esnafın ağabeyinin cumhurbaşkanına yazdığı mektupta görülmüştü. Kabaca, "Biz de sizdeniz, davamıza bir el atıverin," diyordu katilin ağabeyi. "Sizdeniz"den kasıt, "millet"ti şüphesiz!

28 Ekim 2015 Çarşamba

"Yüzde 60 bloku"nun MHP'si

Ömer Faruk Gergerlioğlu, P24 Bağımsız Gazetecilik Platformu'nun organizasyonuyla Kayseri'ye giden ekipteydi ve izlenimlerini derleyip blogunda yayımladı. Kayseri'nin seçim öncesi havası için tamamını okuyun. Ben burada yalnız MHP Kayseri 1. sıra adayı, eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu'nun dediklerinden bir kısmını aktaracağım. Bazılarımız çok genç olduğu, 1980 öncesini, hattâ ’90’ları yaşamamış bulunduğu, bazılarımız şuursuz, bazılarımız da düpedüz oportünist olduğu için hâlâ halledilmemiş bir "MHP nedir?" konusu var ya; o bakımdan; bir. İki de şu: Ortalama kafa yapımız bunlara ne uzaklıkta?

26 Ekim 2015 Pazartesi

İdlib'de kadınlara kıyafet yasakları

Suriye'nin kuzeyinde, Fetih Ordusu koalisyonunun denetimindeki İdlib'de kadınlara yönelik kılık kıyafet yasası çıkarıldı. Ma’arat al-Numan'da, cihatçıların mahkemesi, kadınların nasıl giyineceğine dair kuralları belirledi:

Giysi şeffaf olmayacak, kendi başına bir süs eşyası niteliği taşımayacak, parfüm sürülmeyecek, altın veya başka takı takılmayacak, makyaj yapılmayacak, etek boyu ayak bileğini örtecek kadar uzun olacak, giysi veya çarşaf renkli olmayacak, giysi bol olacak. Kurallar sadece 50-60 nüfuslu Ma’arat al-Numan'da değil, İdlib şehrinde de uygulanacak.

Türkiye sınırına bitişik İdlib, ÖSO ile cihatçıların birarada bulunduğu geniş bir silahlı muhalefet koalisyonu tarafından, iddialara göre Türkiye'nin de aktif katkılarıyla ele geçirilmişti. Bölgede bir süredir "Çarşafım iffetimdir" başlıklı bir kampanya yürütülüyordu.

25 Ekim 2015 Pazar

Devlet Dilek'i de öldürdü

Küçükarmutlu'da evinin önünde vurdular, bir hafta direndi, can verdi. 25 yaşındaydı. Kürt ve Alevi bir ailenin kızıydı. Eve girerken galoş giymelerini istemiş, polislerle tartışmıştı. Polis, "Abisi silahımızı almaya kalktı, o sırada vuruldu" diye yalan söyledi. O mahallede birisi polisin silahını almaya kalksa ya o arbededen sağ çıkamaz ya "tesirsiz hale getirilip" hastanelik edilmiş ya da, en azından gözaltına alınmış olurdu. Yok böyle bir şey. Dilek, devletin son kurbanı. Ailesi hastane önünde bir hafta bekledi, hepimiz nefesimizi tuttuk, edebilen dua etti, kurtaramadık.


Şimdi muhtemelen onun örgüt üyesi, terörist şu bu olduğunu ispata yönelik yayınlar başlayacaktır. İktidar medyası, onun öldürülmeyi hak edenlerden olduğunu anlatacaktır. Millet-i hakime ve devleti, kabaca budur.

[ EK / 20 ARALIK 2015 / Dilek’i nasıl hunharca, nasıl burun çekermiş gibi, ense kaşırmış gibi, esner, hapşırır, hıçkırırmış gibi, dünyanın en basit ve tabiî eylemini, en dikkat çekmeyecek, en mesele edilmeyecek işi yaparmış gibi vurdukları, vurduktan sonraki üzüntüsüzlükleri, utanmasızlıkları, aralarından bazılarının kösele ruhuna uğrayıp geçen, "galiba başımıza iş açılacak" ürküntüsü, Dilek'in ağabeyinin çıldırasıya saldırması, polisin ambulans değil kelepçe derdine düşüşü, Dilek'in annesinin, eline geçirdiği ayakkabıları, dünyanın en derin ve ağır hakareti gibi, devletin üstüne savuruşu, devletin kendine edilen bu derin ve ağır sözü asla anlayamayacak oluşu... ve daha başka rezaletler, iğrençlikler, korkunçluklar ortaya döküldü. Nasıl olduysa, Dilek'in vurulduğu an ve sonrasına ilişkin görüntüler dava dosyasına girdi, böylece hepimizle paylaşılabildi; ve almak isteyene mükemmelen yeni bir devlet dersi sunuldu. Görüntüleri şuradan izleyebilirsiniz. ]

"Oy ve hilesi"ni anladık da, İrem Çevik kim?

AKP propaganda aygıtı veya bu aygıtın sosyal medya kolu, yeni bir atağa kalkıştı. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en yüz ağartıcı girişimlerinden biri olan Oy ve Ötesi'ni karalama ve kriminalize etme operasyonunun bir ayağı olarak, Twitter'da "Oy ve Hilesi" diye bir hesap açtılar. Ve bu hemen, Hilal Kaplan başta, vazifeli popüler kimselerce paylaşılıp devreye sokuldu. Ve karşımıza, muhtemelen bir defa daha başarısız kalacak şekilde "dibi yok" dedirten bir başka sefil vaziyet çıktı.

Hile yapma derdi olanlar dışında kim Oy ve Ötesi'ne gıcık olabilir? Bu gerçek bir sorudur. Fakat şimdilik geçiyoruz, konu başka.

Jiyan.org -taze engellendi, Tor browser paketi veya VPN kullanarak erişebilirsiniz- yazarı Efe Kerem Sözeri ayrıntılı olarak anlatıyor, ben burada, büyük ölçüde ondan aldığım bilgilere dayanarak, kısa yoldan ifade edeceğim. "Oy ve Hilesi" adı altında, gönüllerinden geçeni simgeler bir isimle kurdukları hesap, aslında yeni değil. Varolan bir başka hesaba kullanıcı adı ve profil değiştirterek oluşturmuşlar. Eski hesap "Allah'ın seçtikleri" falan olsaydı, eyvallah diyebilirdik de, yanda gördüğünüz fotoğraf, işte o eski hesabın profil fotoğrafı. Adı güya "~~irem_çevikk"miş ve birtakım pek manalı sözler paylaşıyor, delikanlılardan güzel mesajlar alıyormuş. Kullanıcı numarasıyla Google araması yaptığınızda karşınıza çıkan görüntü de bu (sadece kenarındaki fuzulî şeyleri temizledim, içeriksel müdahale yok):


24 Ekim 2015 Cumartesi

"Kürt şarkıcı sahnede öldürüldü" haberi

Feci bir olaya ilişkin haber, pek çok yayın organında aşağı yukarı şu başlıkla yeralıyor: "Kürt şarkıcı sahnede öldürüldü". Burada ya sahiden feci bir olayla ya da yanlış bilgiyle, ama her hâlükârda bir gazetecilik felaketiyle karşı karşıyayız.

Selim Serhed adlı şarkıcının İstanbul/Avcılar'daki bir türkü-barda, Kürtçe şarkı söylediği için sahnede bıçaklandığı bilgisi, şarkıcının bir arkadaşının ardarda attığı üç tweet'e dayanıyor (ilki burada). Onur Akay'ın Twitter'den duyurduğu şu: "Genç şarkıcı arkadaşımız Selim Serhed bıçaklı saldırıya uğradı ve hayatını kaybetti. Daha kötüsü, Kürtçe şarkı söylediği için sahnede bıçaklandığını duydum. Oysa Selim Serhed, barış şarkıları söylerdi! Allah ailesine ve çocuklarına sabır versin."

Birçok gazete ve haber sitesi, böyle korkunç bir olaya ilişkin haberi bu ayrıntılarla yetinerek duyurdu. Duyurmayanları bir yana bırakıyor, sırtını tweet'lere yaslayarak gazetecilik yaptıklarını sananlara eğiliyorum.

22 Ekim 2015 Perşembe

Yeni bulmaca: Rakka harekâtı ve Kürtler

ABD ordusu sözcüleri ve "IŞİD'e karşı koalisyon" adına konuşan askerî sözcü, kısa süre önce Suriye’ye (Haseke) havadan atılan 50 ton silah ve cephanenin "Kürtlere değil Arap muhaliflere" gittiğinde ısrarlı. Bunu duymuştuk. Buna karşılık, Rojavalı Kürtlerin sözcüleri de bu silah ve cephaneden kendilerine de pay düştüğünü ileri sürmüşlerdi. Zaten sözkonusu "Arap güçler", YGP-YPJ ile ittifakını açıklayan "Suriye Arap Koalisyonu"!

Benzer çelişik ifadeleri, muhtemel Rakka harekâtı konusunda da duyuyoruz. Koalisyon güçleri sözcüsü Albay Steve Warren, Rakka harekâtına katılacak güçlerin Araplardan oluştuğunu, bunların bünyesinde "başka kimsenin bulunmadığını" söyledi.

Arap silahlı gruplarından yirmi kadar "lider", ABD tarafından, görüşmeler ve eğitim amacıyla bir haftalığına "Suriye dışına" götürülmüş. Bunların elinde yaklaşık beş bin kişilik silahlı güç bulunduğu varsayılıyor. Albay Warren, Rakka seferi için bu sayının "artırılması gerekeceği" görüşünde.

Sözcü Warren, "Kürt savaşçıların o kadar güneye inmek isteyip istemeyecekleri, doğrusu, şu anda belirsiz," demiş. Ancak "Suriyeli Arapların hazır olduğunu biliyoruz. İstiyorlar," diye eklemiş. Sahiden IŞİD ile baş edebilecek beş bin kişilik bir Arap silahlı gücünün varolup olmadığı sorusu bir yana, YPG veya başka bir Kürt silahlı gücünün Rakka harekâtında yeralıp almamasıyla ilgili de kritik bir soru var: Belirsizlik Kürt tarafında mı, ABD başta, koalisyonda mı? Arap nüfusu yoğun olan yerleşimleri IŞİD'den geri almada sadece Kürt silahlı güçlerinin rol oynaması tercih edilmiyor, bunu biliyoruz. Sorun bundan ibaret mi?

[ EK / 23 EKİM / 18:30 ]
Birikim Haftalık'taki yazısında Arzu Yılmaz, belirsizlikte esas payı Kürtlerin karşısına çıkan tercih imkânı veya mecburiyetine bağlıyor:

"...ABD’nin Kürt silahlı güçlerinin öncülüğünde Rakka’ya bir operasyonu yeniden gündemine almasının asıl nedeninin Rusya’nın beklenmeyen Suriye hamlesi olduğu açık. Ancak, Rojava Yönetimi bu kez karar vermekte zorlanıyor. Bu zorluğun bir nedeni ‘Demokratik Suriye Güçleri’ gibi dekoratif yapıların bir Kürt-Arap çatışmasının önüne geçemeyeceği gerçeği ise, bir başka nedeni de Rusya’nın desteğiyle Cerablus’a operasyonun yeniden bir ihtimal olarak belirmesi."

Yeni Şafak “söz söyleyin” diyor, söyleyelim

Radikal, 20.10.2015

İdraksizlikleri yüzünden “yediririz” sandıkları bir basit seçim numarası mıdır? Nihayet birilerinin aklı başına gelmiş veya dudaklarını kıpırdatacak cesareti bulmuş da harekete mi geçmişlerdir? Yoksa birileri, eridi bitti sandığımız vicdanlarının kalan parçalarından son bir insanlık hamlesi imal etmiş, hep beraber ateşe atılmamızı mı önlemek istemişlerdir? Bunları bilmiyoruz. Lâkin İstanbul'da bir polisin gencecik bir kadını evinin kapısı önünde, hiçbir geçerli sebep yokken çekip vurduğu, kızcağızın hastanede can çekiştiği günün gecesinde, hükümet propaganda aygıtının yersen seçkin-seviyeli hücumcusu Yeni Şafak birden “haydi barışalım” atağına kalkıştı. “Türkiye için siz de bir söz söyleyin” çağrısının öne çıkarıldığı bu manevra, Türkiye'nin en berbat klişelerinden biri, “hepimiz aynı gemideyiz” motifi etrafında şekillendirilmiş görünüyor.

Duyuruyu görür görmez, ilk sözümü söyledim; “Berkin'in annesinden özür dilemekle, yuhlanmasını kınamakla başlayabilirsiniz meselâ” dedim.

Yeni Şafak'ın çağrısının şu koşullarda, bırakın inandırıcı olmayı, kulak verilmesi, işitilmesi bile neden imkânsızdır?

21 Ekim 2015 Çarşamba

Türkiye-IŞİD ilişkilerine dair

IŞIN ELİÇİN


Ankara katliamı ardından CHP ve HDP’nin Başbakan Davutoğlu’na yönelttiği, Türkiye’de IŞİD’in durumuna ilişkin sorulara yanıt beklerken, bu konuda uluslararası medyada yer almış önemli bir iddiayı hatırlamalı.

İddia şu: ABD’nin elinde Türkiye hükümeti ile IŞİD arasında “yadsınamaz” ilişkilerin olduğuna dair bilgi ve belgeler var.

Nasıl ele geçmişti bu belgeler, hikayesini derledim:

ABD Suriye’de bir yıldır IŞİD’e yönelik hava operasyonları düzenliyor. Ama sadece bir kez kara operasyonu yaptı ya da karadan düzenlediği bir operasyonu şu ana dek sadece bir kez duyurdu.

Amerikan Özel Harekat Birliği’ne bağlı askerler, 16 Mayıs’ta Deir El Zor vilayetinde, Suriye’nin en büyük petrol yatağının bulunduğu El Ömer’de bir eve baskın yaparak Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) liderlerinden olduğu söylenen Ebu Seyyaf’ı öldürdüler.

Konuyla ilgili açıklama yapan Savunma Bakanı Ash Carter, Ebu Seyyaf’ın askerlere direnmesi üzerine çıkan çatışmada öldüğünü duyurdu. Baskında Ebu Seyyaf’ın 25 yaşındaki Irak vatandaşı karısı alıkonulurken, evlerinde esir tuttukları bir Ezidi kadın kurtarıldı.

Operasyon ulusal güvenlik ekibinin şiddetli tavsiyesi üzerine bizzat ABD Başkanı Barack Obama’nın talimatıyla düzenlemişti. Demek ki, Tunus vatandaşı olduğu kaydedilen Ebu Seyyaf Amerikan askerlerinin hayatını riske atmaya değecek kadar önemli bir hedefti.

Nitekim Carter yazılı açıklamasında örgüte “büyük darbe” indirildiğini belirterek, “Ebu Seyyaf IŞİD’in askeri operasyolarına müdahildi ve terör örgütünün yasadışı petrol, doğal gaz ve mali operasyonlarına da yardım ediyordu,” ifadesini kullanmıştı.

18 Ekim 2015 Pazar

Ahrar-uş Şam hakkında bazı bilgiler

Suriye'deki en büyük silahlı örgütlerden biri, "Stratejik Derinlik" teorisyeni Ahmet Davutoğlu'nun "medeniyet kurma" planlarını üzerine bina ettiği anlaşılan, Ahrar-uş Şam. IŞİD-DAİŞ ve El-Nusra Cephesi ile birlikte "üç büyükler"den biri.

Bu örgüt, IŞİD ile karşılaştırıldığında ehlî, El-Nusra ile karşılaştırıldığında "ılımlı" bulunuyor ve baş destekçileri Suudi Arabistan, Türkiye ve Katar tarafından Batı'ya pazarlanmaya çalışılıyor. ABD'nin bir önceki Şam Büyükelçisi Robert Ford gibi bazıları, Obama yönetimine bunlarla görüşülmesini tavsiye etmişlerdi. Kim nasıl ayarladıysa, örgütün dış ilişkiler sorumlusu Labib Al Nahhas'a, Washington Post'ta yazı yazdırmışlardı.

17 Ekim 2015 Cumartesi

Yalanları temizlemek kolay da sonra ne olacak?

Radikal, 15.10.2015

Yıldıray Oğur'un bir yazısı üzerine Radikal'de yazdığım yazının çok okunması, paylaşılması, sosyal medyada dolaştırılması, itiraf edeyim ki, beni memnun etmedi. “Ne biçim çakmış”lardan tatmin duymuyor, huzursuz oluyorum. Bu yazıyı Oğur'un manipülasyonları nedeniyle mecburî gördüğüm için yazmıştım. İlaveten, memleket bir felaketin içerisinde, daha büyüğüne sürüklenirken, polemikler şunlar bunlar biraz da fuzuli işler.

Yine de, madem yazdım, Yıldıray Oğur cevap vermiş, yine yalandan, iftiradan, daha çok da gerçeği eğip bükmekten medet ummuş, insanların aklında şüphe kırıntıları kalmasın diye, olabildiğince kısa tutmaya çalışarak birkaç konuda birkaç şey söyleyeyim; polemik âdabı bunu gerektirir. Âdap demişken... “Yıldıray uzun sokmuş, acıyor mu” türü seviyeli dokundurmalara karşı denmesi gerekenleri burada diyemem. İslâmcılıkta bir bu rezillik eksikti, deyip geçeyim. Fenası, insanlar olmasını istediklerine, inanmak istediklerine inanıyorlar ve böylece bir şey veya başka birşey olmayı seçtiklerinin bilincinde değiller.

16 Ekim 2015 Cuma

Taşgetiren'in "katli vaciptir" yazısı

Ahmet Taşgetiren'i Türk İslâmcı camiasının aklı başında, efendi, ölçülü insanlarından biri olarak tanımıştık. Gerçi Gezi isyanı günlerinden başlayarak, televizyonlarda en berbat manipülasyonların yapıldığı arenalarda matador yardımcısı olarak görev aldı ve üstüne hiç oturmayan bir militan propagandacı elbisesinin içine girmeye çabaladı. Yine de içinde ilk fırsatta ortalığa dökülüverecek bir zehri biriktirmiş olduğunu, açıkçası, fark edememiştim. (Ben zaten İslâmcı camiadan pek çok insan hakkında feci şekilde yanıldım; siyasî bir mevzudan bahsetmiyorum, kişilikten, insanlıktan bahsediyorum.)

15 Ekim 2015 Perşembe

Alçaklığın bugünkü, dünkü, evvelsi günkü... tarihi

Radikal, 13.10.2015

İktidar propaganda aygıtının az sayıdaki akıllı cengâverlerinden biri, Ankara katliamı üzerine, üzüntünün, acı paylaşmanın, başsağlığı havasının hiçbir yerine sızamadığı, ibretlik bir yazı yazdı: “Alçaklığın dünkü tarihi”. Hiçbir başlık, gerisindekilere bu kadar uygun düşmemiştir. Yalnız Yıldıray Oğur kendine haksızlık etmiş. Bu yazı nasıl olur da tek güne ait sayılır?

Oğur önümüze “olağan şüpheli”ler atarak başlıyor. Önce “Suriye istihbaratı” ve “cemaatçi savcı ve polisler”. Reyhanlı'da 55 cana mal olan patlamayla ilgili olarak “savcının elinde katliamın emrini Suriye İstihbaratı’ndan ‘Ebu Firas’ kod adlı Anas Asalieh'in verdiğine dair onlarca sayfalık tape, istihbarat notu, ifade var”mış.

Bir istihbarat işinde, “emri şu verdi” diye “onlarca sayfalık tape, istihbarat notu, ifade”! Ne ilginç! Mütemadiyen “emri bu verdi”, “emri bu verdi” diye konuşmuşlar.

Yazarın güçlü kanıtı şu: “Suriye’nin Türkiye’ye düşmanlığı açık, muhaberatın yapıp edebildikleri dünyanın malumu...”

13 Ekim 2015 Salı

Bir dakikacık saygı gösteremeyenler

New York Times'ta Tim Arango, Türkiye toplumunu artık hiçbir şeyin biraraya getiremediğini yazdı: Ne sevinç (Aziz Sancar'a Nobel ödülü) ne üzüntü (Ankara katliamı). Türkiye'nin, ilk Nobel ödüllü insanına yaptıklarını bilmiyor olmalı. Veya toplumun hatırı sayılır kısmının ötekiler öldüğünde sevindiğini.

El Nusra liderinin savaşı kızıştırma çağrıları

El Kaide'nin Suriye uzantısı El Nusra Cephesi'nin lideri Abu Muhammed al Colani önemli bir konuşma yaptı. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ve Lübnan Hizbullahı lideri Seyit Hasan Nasrallah'ın başlarına ödüller (ilkine üç, ikincisine iki milyon €) koyan Colani, Suriye'deki savaşı bütünüyle, herkesin birleşip Sünnilere karşı yürüttüğü bir mücadele olarak takdim etti. Dolayısıyla çağrılarını da bütün muhalif-cihatçı örgütlere yaptı. Konuşmayı deşifre eden gazetecilerin seri tweet'lerinden derlediğim bazı başlıkları aktaracağım. Özetle ve kabaca, şunları dedi Colani:

10 Ekim 2015 Cumartesi

Sınırsızlık

Birileri var, tanıyoruz. Gelip buraya yerleştiler. Komşularını öldürüp evlerine elkoydular. Adam ilk karısını, ondan olan çocuklarını ve kardeşlerini öldürdü. Karılarına kızlarına durmadan tecavüz etti. Oğullarına işkence etti, onları yağmacı, linççi etti, katil etti. Lafını dinlemeyeni öldürdü. Aileye söz söyletmez, evinin içine pek kimseyi sokmazdı. Şimdi, son olarak, kendi yatak odasını da genelev haline getirdi.

Utanmamız da mı yok?

Radikal, 08.10.2015

Çok korkunç şeyler yaşıyoruz.

Evet. Çok sıradan laf. Başka kelimeler bulamıyorum. Öyle şeyler yaşıyoruz ki, akıl ve ruh sağlığı yerinde bir toplum olsak her şeyi durdurup bunları halledip hayata ancak öyle devam edebilmemiz gerekirdi. Ama biz devam edebiliyoruz. Çünkü tek eksiğimiz akıl ve ruh sağlığı değil.

Varto'da çatışmada öldürülen HPG gerillası Ekim Wan'ın (Kevser Eltürk) ölü bedeninin çırılçıplak sokağa atılmış halde teşhir edilmesi, ülkede “hayatın olağan akışı”nı aksatmadı. Hacı Birlik'in cenazesinin Özel Harekât aracına bağlanıp galiz küfürler eşliğinde sürüklenmesi de vicdan sahibi az sayıda insanın infialiyle sınırlı tepkiye yolaçtı. Son olarak Bismil'de göğüs bölgelerine, başlarına onlarca mermi sıkılmış, birinin de başı koparılmış dört gencin görüntüleriyle karşılaştık. Hayat devam ediyor.

9 Ekim 2015 Cuma

"ABD'li yetkili"ye bu inanç ve aşk niye?

Rusya'nın Suriye'deki IŞİD ve El Nusra hedeflerine Hazar Denizi'nden füze atmasının yarattığı sansasyon sürüyor. Bazı haber ajansları ve gazeteler, "adının açıklanmasını istemeyen" bir "ABD yetkilisi"ne dayanarak, Rus Hazar filosundaki gemilerden atılan yirmi dört füzeden dördünün hedeflerine ulaşamayıp İran topraklarına düştüklerini iddia etti. (Çok yerde var, link vermiyorum.)

8 Ekim 2015 Perşembe

Kürtlere savaş açılması, Suriye yüzündenmiş

Al Jazeera Türk'ten Gonca Şenay'ın eski içişleri bakanı, başbakan yardımcısı, AKP Van milletvekili adayı Beşir Atalay'la yaptığı görüşme, iktidarın Çözüm Süreci'ni bitirmesinin geri planı konusunda önemli bir iddia -belki itiraf- içeriyor: Rojava meselesi, Türkiye Cumhuriyeti devletinin Kürtlere böylesine geniş kapsamlı ve sert bir saldırı başlatmasının esas sebebi!

"Çözüm Süreci'nin mimarı" sıfatıyla sunulduğu görüşmede, eski bakan, önce, bugün yaşananların sertliğiyle, âdetâ dönüşü olmayan yola girmişiz görüntüsüyle taban tabana zıt, iyimser sözler ediyor, "Şu yaşadığımız ortamı konjonktürel görüyorum" diyor:

"Bu konulara konjonktürel bakmamak lazım... toplumla beraber yürütüyorsunuz. Toplumu ikna etmelisiniz, şeffaf olmalısınız. Bu süreçleri yürütürken bazen kızgınlıkları üzerinize çekersiniz. Bazen daha olumlu tepkiler gelir. Onlara bakarak süreç yürütemezsiniz. Bu süreçler zor süreçlerdir. İniş çıkışlar olur, kesintiler olur. Her ülkede böyle olmuştur. Başladığı ile bitmesi 9-10 yılı alır genelde... Bu sorunların köklü çözümü yine o tür çalışmalarla olur. Bazen aksaklıklar da olur, bazen de istediğiniz gibi gitmez."

Söz söylenmeyecek yerde birkaç söz

Radikal, 06.10.2015

Yine geldik yazılan çizilenin, söylenenin manasız, yetersiz kaldığı uğraklardan birine. Söylenen baştan yenik, çünkü görünen -ama bu defa özellikle: duyulan!- başka her şeyi boğuyor.

Bu durakta nelerle mi karşılaşıyoruz? Kafasına silah dayanan, “Çekme dedim mi çekmeyeceksin!” diye itilip kakılan, gözaltına alınan, “bir daha alınırsanız durum farklı olur” diye tehdit edilen, üstüne, sokağa çıkma yasağı çiğnemekten para cezasına çarptırılan Kürt gazeteciler. Devletin, hukukla zerrece ilişkisinin bulunmayışına saat başı kanıt sunduğu yerlerde şu sırada sadece onlar var. Genç, güvencesiz, korumasız Kürt gazeteciler. “Medya” yok. DİHA muhabiri Serhat Yüce, başına silah dayayan polis için “sıkacak sandım” diyor.

“Sıkacak sandım”! Çünkü sıkabilirdi. Sıksaydı ne olurdu? Serhat ölürdü.

6 Ekim 2015 Salı

İhtimal: Sınırda tek ihlal değil üç ayrı olay?

5 Ekim günü bölük pörçük edindiğimiz bilgiler, Suriye sınırında Rusya savaş uçaklarınca Türkiye hava sahası ihlali ve bağlı gelişmelerin göründüğünden karışık olduğu izlenimini yaratıyor.

Önce ihlal dışında bir de "taciz" hadisesi yaşandığı ileri sürüldü. Suriye ordusunda da bulunduğu için pilotunun Rus olduğu şüpheli bir M-29'un, iki Türk F-16'sına "radar kilitlediği", Milliyet'in bir haberinde geçti. Kaynağı Reuters'ti. Sonra, bir "ikinci ihlal" haberi çıktı, onun kaynağı da Reuters'in bir başka haberi.

Dışişleri'nin sitesinde ikinci ihlale ilişkin tek kelime yok. Konuyla ilgili güncel duyuru, 269 numaralı, 5 Ekim tarihli açıklama; bu da bildiğimiz, NATO'nun ve ABD'nin de protestolarına konu olan ihlale ilişkin. Herhangi bir Dışişleri yetkilisinin açıklamasını da duymadık.

3 Ekim 2015 Cumartesi

Suriye - Rusya'nın ilk aşamadaki hedefi

Rusya şu ana kadar, IŞİD'in elinde olmayan yerleri, Türkiye'de eğitilmiş, Körfez emirlikleri destekli, ellerinde Amerikan anti-tank füzeleri bulunan ve küresel cihatçı olmadığını iddia eden bir örgütün mevzilerini bombaladı. "Ruslar, Amerikalıların desteklediği grupları vuruyor" iddiasının ve buradan doğan soru ve tartışmaların kaynağı, özellikle ikinci olay.

Rusya'nın neyi niçin yaptığına geçmeden, aradan çıkarmamız etmemiz gereken bir olgu var. Uzmanlar, Rus uçaklarına mal edilen bütün operasyonların Rusya tarafından planlanıp yürütülmüş olmayabileceği ihtimaline dikkat çekiliyor. Kimi ataklarda uçakların Rus, pilotların Suriyeli olabileceği, kararları Suriye ordusunun veriyor olabileceği söyleniyor. Yani Ruslar sadece "terör grupları" kapsamına soktukları örgütlerin -ÖSO resmen bunlara dahil değil- mevzilerini (askerî ekipman, iletişim merkezleri, motorlu taşıtlar, cephanelik, yakıt ve malzeme depoları) bombalarken, Suriye ordusunun her türlü muhalife bomba yağdırıyor olması, en azından bazı durumlar için mâkûl izah sayılabilirdi. Ama Rusya'nın öngörülebilen harekât stratejisi, bu nüans üzerinde durmayı gereksiz kılacağa benziyor.

Sıra “Ne Amerika ne Rusya” mitinginde

Radikal, 01.10.2015

Dün tarihî bir gündü. Aslında içinde yaşadığımız günlere yayabiliriz bu payeyi.

Hayır, Mars'ta su bulunduğu sırada Suudi Arabistan'ın insan hayatını umursamayan, küstah ve beceriksiz yöneticileri onca hacının ölümüne yolaçtığı ve birkaç yüz kişi mi, birkaç bin kişi mi öldü, biz hâlâ bilemediğimiz için değil.

Dün Rusya Suriye'de IŞİD-DAİŞ'i bombalamaya başladı. ABD, Fransa ve başka Batılı devletler de IŞİD'i bombalıyor. Bundan böyle hep beraber bombalayacaklar. Uçakları birbirine engel olmasın, birbirleri için tehlike yaratmasın, yanlışlıkla birbirlerini vurmasınlar diye mecburen haberleşecekler. Dünyanın şimdiye kadar gördüğü en geniş fiilî koalisyon kuruluyor olabilir. Her an birbirini kollayan, mümkünse birbirine sırtını dönmemeye çalışacak ortaklardan oluşan bir koalisyon.

Şu anda herkesin gözü, sahaya yeni çıkan oyuncuda: Rusya'nın atağı, Suriye ve haliyle Irak ve haliyle Ortadoğu denklemlerini nasıl değiştirecek?

2 Ekim 2015 Cuma

IŞİD'in bombalanması iyi de...

Arap gazeteci Jenan Moussa (@jenanmoussa), şu anda (yaklaşık 15:00) savaş uçaklarınca bombalanan Al-Bab şehrinden biriyle bağlantı kurdu, öğrendiklerini aktardı. Al-Bab, IŞİD'in elindeki yerleşimlerden. Telefonla konuştuğu kişi, Moussa'ya şunları anlattı:

"Bizi kimin bombaladığını bilmiyoruz. Ruslar da olabilir rejim de. IŞİD'çiler beş sivil ekskavatör operatörünü zorla işe koştular, şehrin etrafına hendek kazdırıyorlardı, bugünkü bombardımanda bu adamların beşi de öldü. IŞİD'in askere alma merkezi gibi kullandığı binanın yanındaki su şirketi de vuruldu. Şu anda panik var. Herkes dükkânlarını kapadı. Tekrar söyleyeyim, bizi kimin bombaladığını bilmiyoruz. IŞİD savaşçıları her zamanki gibi görünmüyorlar ortalıkta. Son üç seferde bombalar doğrudan şehrin içine atıldı."

1 Ekim 2015 Perşembe

Ahmet Hakan'a saldırı - ilk an bilgileri

Hükümet propaganda makinesinin sık sık hedef aldığı gazeteci Ahmet Hakan, beklenen saldırıya uğradı. CNN Türk'teki "Tarafsız Bölge" programından çıktıktan sonra şöförünün kullandığı arabayla evine giden Hakan'ı dört kişi takip etti, evinin önünde arabasına çarptılar, sonra da dövdüler. Ahmet Hakan'ın bedeninde çeşitli kırıklar var. Kaburgası kırılmış, öğrenebildiğimiz kadarıyla.

İkisi de AKP milletvekili olan Mehmet Metiner ve Abdürrahim Boynukalın ile iktidar medyası mensubu Cem Küçük'ün Hakan'a yönelik tehditvarî sözleri, saldırıdan sonra ilk akla gelenler oldu. Böyle bir saldırıyı kimin ve neyin tahrik ettiğine dair şüphesi olan yoktur herhalde. En güçlü iki ihtimal şunlar: (a) mâlûm kışkırtmalarla dolup durumdan vazife çıkaran bazı iktidar partisi cengâverleri yaptı, (b) profesyonel bir iş.

Bu saldırı, her hâlükârda, fikir özgürlüğü, basın ve gazetecilere yönelik iktidar baskısında yeni bir aşamayı ifade ediyor.

Somut olgulara bakalım:

Saldırganların kullandığı araç kiralık, polisin söylediğine göre. Gözaltına alınan bir şüpheli, bu aracı kiralayan kişi, muhtemelen. Yani saldırganlar sahici bir kimlikle gidip araç kiralamış! Yakalanmamak gibi bir dertleri yok veya "yakalansak da bir şey olmaz" diye düşünebilmelerini sağlayan güvencelere sahipler.

İkinci nokta, saldırganların Hakan'ın aracını bir yerde beklemeyip eve kadar takip etmeleri. Doğan Grubu'ndaki gazeteciler, saldırganların aracının güvenlik kameralarına takılmış görüntülerini buldular ve soruşturmayı yürüten Asayiş Şubesi ekiplerine teslim ettikleri görüntülerden edindikleri izlenim böyle. Takip işi, saldırganların sonradan "kaza oldu, karşılıklı kızdık, küfürleştik..." cinsi bir ifadeye sığınmayı da akıllarından geçirmediklerini gösteriyor. Saldırıdaki taammüt unsurunu gizleme gereği duymamışlar. Yine ilginç bir özgüven seviyesine işaret. Zira taammüt (tasarlayarak, bile isteye yapma), suçu ağırlaştıran, cezasını artıran bir unsur.

Üçüncü nokta, saldırının Ahmet Hakan'ın evinin önünde yapılmış olması. "Evin önünde dövme", tehdit-gözdağı âleminde özel anlama sahiptir. Saldırının başkalarına yönelik sindirici etkisinin böylece artacağı umulur.

Dördüncü nokta şu: Dört kişi bir adamı takip edip kıstırıyor ve dövüyor, dövülen insanın vücudunda kırıklar var, ama hayatî tehlike yok. Bu elbette başlı başına kanıt sayılmaz, ama saldırganların "işi bildiğine" dair belirti sayılır. "Kesilecek ceza"nın baştan belirlenmiş bir "ölçüsü" olabilir yani.

Bunlara eklenmesi gereken bir olgu daha var: İstanbul Emniyeti, Ahmet Hakan'ın sürekli yakın koruma talebine on yedi (17) gündür karşılık vermemiş. Hakan'ın durumunda bu gecikme, iktidar partisi kaynaklı özel bir gıcıklıktan ibaret de olabilir ancak koruma verilmemesi-geciktirilmesi bu ülkede hiç hayra alâmet değildir, aksine, genellikle pek hayırsız işlere dalalet eder.

Şimdilik elde edebildiklerimiz ve düşünebildiklerimiz bunlar.

Ahmet Hakan'a ve gazeteci milletine geçmiş olsun.