24 Mart 2017 Cuma

Böke, "CHP nedir?" sorusunu cevaplamış

Duvar gazetesinde, İrfan Aktan'ın CHP Genel Başkan Yardımcısı ve parti sözcüsü Selin Sayek Böke ile yaptığı görüşme yayımlandı. Başlığa Böke'nin "yeni bir hikâye yazmamız lazım" sözü çıkarılmıştı, ama, çağrıştırdığının aksine, Böke yazılacak hikâyeden bahsetmeye ekonomi dolayımından girişmişti. Olsun. Yeni hikâye yeni hikâyedir. Hele CHP'nin yeni bir şey yapması, üstelik hikâye yazması vaat ediliyorsa, ne kadar heyecan verici!

Heyecan ve CHP kavramlarının birbirine mesafesi ne kadardır? Heyecan nãmına neyimiz kaldıysa ağır yaralamaya aday bu soruyu derhal kenara atalım. Yaralı tedavisiyle uğraşmayalım boşuna; nasılsa heyecan nâmına herhangi bir şeyimiz kaldıysa bu görüşmeden birkaç soru-cevabı ardarda okuduktan sonra o da feci şekilde can verecek. Buyurun, İrfan Aktan soruyor:

"...Dış politikadan sorumlu genel başkan yardımcınız Öztürk Yılmaz, 'Türk askerleri Suriye El Bab’da şehit olurken, Türkiye’de askere alınabilecek yaşta Suriyeliler Türk kızlarıyla geziyor' demişti. Bu tür sözleri nasıl izah ediyorsunuz?"

Selin Sayek Böke cevaben şunları anlatıyor:

"CHP’nin bir göç raporu var. Partinin pozisyonunu o rapordaki yaklaşım tarif eder. Biz nasıl ki kendi vatanımızda bir hayat hayal ediyorsak, bütün dünya vatandaşlarının da bu hakka sahip olduğu bir düzen istiyoruz. Onun için Suriye’deki savaşın bir an önce bitirilmesi ve göç etmek zorunda kalmış olanların kendi vatanlarına gidebileceği bir yarının inşa edilmesi gerekiyor. Milyonlarca insan Türkiye’de yıllardır ekmek sofrasına ortak oldular. Toplumdan kaynaklı sıkıntılar görmedik biz. Türk toplumunun gönlü çok açık."

"Toplumdan kaynaklı sıkıntı görmedik" deyince, gazeteci mecburen hatırlatıyor: "Antep gibi yerlerde ırkçı saldırılar oldu, kamplar yakıldı..."

CHP sözcüsü mâkûl bir şey söylüyor: "Fakat onu beslemiş olan da siyaset. Toplumun kendi doğasından gelen bir düşmanlaşma değil, ötekileştiren siyasetin ortaya çıkardığı ve yurdunu terk etmek zorunda kalanları topluma dahil edecek işler yapılmadığı için de bu sorunlar artıyor."

Gazeteci haliyle yeniden hatırlatmak zorunda kalıyor: "Peki bunu besleyen bir siyasetçi olarak Öztürk Yılmaz’ın beyanatına parti olarak tepki gösterdiniz mi?"

Böke, "CHP belediyeleri Suriyeli mültecilerin hayata ortak edilebilmesi için ve bu ortaklığın toplumun kendi dinamiklerini zedelememesi için belli sosyal politikalar geliştiriyor," dedikten sonra şöyle sürdürüyor: "Meseleyi bir söylemi tekzip etmenin ötesinde yaptıklarımızla tarif etmenin doğru olduğunu düşünüyorum. Buradaki Suriyeli gençlere, çocuklara imkân yaratarak nasıl bir siyaset öngördüğümüzü ortaya koyuyoruz. Dolayısıyla o cümleyi tekzip etmek... Olur tabiî ama demokrat bir biçimde fikirler beyan edilmiş. Her fikri takip etme yükümlülüğünün siyaseti doğru yere evriltmediğini düşünüyorum."

Aktan insaflı davranarak "demokrat bir biçimde"ye takılmıyor, haklı olarak, "ama" diyor: "Yılmaz’ın beyanatına değil belediyelerin icraatlarına bakalım diyorsunuz ama o sözü herhangi bir milletvekili değil, partinizin genel başkan yardımcısı söylüyor. Siz meselâ şu anda da Yılmaz’ın açıklamasını düzeltmekten neden imtina ediyorsunuz?"

Böke itiraz ediyor: "Düzeltmekten imtina ettiğimiz doğru değil. Eğer yanlış bir siyasi söylem varsa, partinin uyguladığı siyasetin ilkesel temellere dayanması gerektiğini düşünenler mutlaka itiraz eder ve gerekli düzeltmeleri yaparız."

Fakat gazeteci de biz de böyle bir hadiseye şahit olamıyoruz!? Aktan, bakıyor ki muhatabı kelimeleri biraraya getirip sesli olarak ağzından çıkarmakta fakat bunların birarada bir mânâ ifade etmemesinde ısrarlı, başa dönüp basit soruyu tekrar soruyor: "Yılmaz’ın bu açıklamasını yanlış buluyor musunuz?"

Böke, "Israrla bu açıklamaya dair bir yorum mu alacaksınız benden?" diye çıkışıyor. Sonra kime niçin söylendiği belli olmayan şu sözü ediyor: "CHP bir kitle partisi olduğu için, her konuyu her yönüyle tartışmakla ve bazen bu tartışmayı toplumu içine alacak biçimde kamuoyu önünde yapmakla yükümlüdür." İlk şaşkınlığı attıktan sonra, "Ee?" diyoruz. Değil mi, madem öyle... "Ama," diye karşımıza dikiliyor CHP genel başkan yardımcısı, "bu tartışmalar yapılırken fikir ayrılıkları ve kimimizin yanlış bulduğu şeyler olabilir. Mesele, bundan harmanlanmış bir ortak akla dayalı siyaset oluşturmak."

Konuşan, cevaplanmayıp kıvırtılmış sorusunu ortada bırakmayan, peşini kovalayan, kaynayıp gitmesine izin vermeyen -yani aslında basitçe hep olması gerekeni yapan- gazeteci, konuşulan, ana muhalefet partisi genel başkan yardımcısı, partinin gelecek vaat eden, yeni, genç, parlak beyinlerinden biri diye sunulan siyasetçi.

Harmanlanmış olabilir, harmanlanmamış olabilir, ortak olabilir, olmayabilir, siyasete yarar, yaramaz, her hâlükârda akla dayalı birşeylere hayatî -veya ölümcül- ihtiyaç yok mu sizce de?

20 Mart 2017 Pazartesi

Şam'da ne oldu?

Suriye rejimi dün beklenmedik bir saldırıyla karşı karşıya kaldı. Üstelik başkent Şam’da, Eski Şehir'e iki kilometre uzaklıkta. Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ, El-Kaide), Ahrar el-Şam ve Feylak el-Rahman elemanlarından oluşan silahlı gruplar, bazı tesis ve sokakları ele geçirdiler, Suriye başkentinde telaş ve heyecana -ve ardından ordunun haşin karşılığına- sebep oldular. Hücumun bir zamandır hazırlandığı belliydi, çünkü militanlar rejimin elindeki kesimlere birtakım tünelleri kullanarak sızdılar.

[ DÜZELTME / 21 MART / 23:40 / Cihatçıların bugün Hama'da başlayan büyük "taarruz"u HTŞ önderliğinde sürüyor. Bazı ÖSO grupları ile Türkistan İslâmî Partisi de bunlara katılıyor. Fakat Ahrar el-Şam'ın katılmasını HTŞ önderliğinin kesin olarak reddettiği iddia ediliyor. Oysa Şam saldırısında böyle bir ayrılık gayrılık görülmemişti. Ancak Ahrar'cıların videolarını gördük, ilk intihar eylemcilerini de HTŞ kamuoyuna "takdim etti". Hama'daki vaziyet -doğruysa- yeni bir cihatçılar arası diplomatik soruna işaret ediyor olabilir. Başka haberlere göre de Ahrar, başka birçok örgütle birlikte Hama saldırısına katılıyor. ]

Saldırıların ilk aşamasında Şam’ın doğusunda meydana gelen iki büyük patlama, intihar saldırılarının sonucuydu. Bunları yapan eylemcilerin kimlikleri ve fotoğrafları, HTŞ tarafından yayımlandı. Eylemcilerden biri Suudi vatandaşı. Yani işin siyasî yönü şöyle özetlenebilir: Türk Silahlı Kuvvetleri ile birlikte Fırat Kalkanı Harekâtı'nı yürüten aslî silahlı güç, Ahrar el-Şam, El-Kaide ile yanyana, Türkiye'nin müttefiki Rusya'nın müttefiki Suriye'nin başkentine saldırdı. Siyasî yönü bırakalım en iyisi.

Şam’ın doğusundaki El-Kabun semtinde bulunan silahlı gruplar uzun süredir ordunun kuşatması altındaydı. Ordunun elindeki dar alanın hemen güneyinde, yine silahlı grupların denetimindeki Cuber semti yeralıyor. Silahlı gruplar, aradaki şeridi yararak bölgelerini birleştirmeyi hedeflediler. Bir süre için bunu sağlamış da göründüler. Ancak gecenin bastırmasından itibaren, bugün öğle sularına kadar, Suriye ordusunun kaybettiği her yeri geri aldığı duyuruldu. Silahlı örgütlerden de aksi yönde açıklama gelmedi.

Yalnız akşamüstüne doğru, muhaliflerin yeni bir saldırı başlatmakta olduklarına dair haberler dolaştı. Hedef bölgedeki kritik yapı ve tesislerin çevresinde yoğun çatışmaların olduğu ileri sürüldü. Ancak görünen manzara pek böyle değil. Daha çok, ordu silahlı grupları püskürtmüş, hava kuvvetleri de üzerlerine bomba yağdırıyor gibi.

Ayrıca dünkü bilgi kirliliği rekorundan sonra her şeye temkinli yaklaşmalıyız. Dün, haberlerin birbiriyle çelişme açısının 180 dereceden aşağı düşmemesi ve dakika başına yalan haber yoğunluğu bakımından sahiden rekorlar kırıldı.

Silahlı gruplar şehrin kuzeydoğusunda birtakım binaları ele geçirdiği sırada rejim yanlısı hesaplar, Şam’da olağandışı hiçbir şeyin olmadığına, hayatın normal akışını sürdürdüğüne ilişkin “haberler” yaydılar. Bunu, muhaliflerin yalan bombardımanı izledi: Suriye ve Rus uçakları düşürülmüş, Esad’ın sarayı vurulmuş, hattâ Esad yaralanmıştı, Şam’da birçok kritik bina top ateşinde isabet almıştı, Esad kaçıyordu, vs…

Muhaliflerin, top menzilinde kalan kayda değer binalar arasında hasar verebildikleri tarafsız kaynaklarca da kabul edilen, yalnız Rusya Büyükelçiliği oldu.
Ben bu satırları yazarken, düşürülen uçaklar furyasına Şam üzerinde uçan bir Mig-23 de katılmıştı. Dün buna benzer uyduruk haberlere göre bol bol uçak düşürüldüğü için, güvenilir-tarafsız kaynaklarca teyit edilip edilmeyeceğini beklemekten başka yapacak şey yok. (Şam'daki silahlı grupların elinde uçak düşürecek silah olmadığı söyleniyor, bu arada.)


Dünden beri iki defa el değiştiren bölgede elektrik santralı, dokuma fabrikası ve sanayi bölgesi bulunuyor. Silahlı muhaliflerin ele geçiremediği kavşak (yonca yaprağı), özellikle önemli. Otobüs garajının da el değiştirip değiştirmediği tam anlaşılamadı. Çeşitli yönlerde çatışma bölgesine pek az mesafede, rejimin elindeki kısımlarda önemli yapılar var. Kuzeyde polis akademisi, doğuda hava kuvvetleri istihbaratının binası ve batı yönünde "Panorama Müzesi" (1967 Yom Kippur İsrail-Arap Savaşı hatırasına yapılan müze) yeralıyor.


Cihatçılar, dün harekâtlarının başarıyla sürdüğünü kanıtlamak için bu yapının hayli yakın mesafeden çekilmiş fotoğraflarını paylaştılar.

Ancak bugün yayılan bilgiler ve bunların yalanlanmayışı -ve örgütlerin bugün kayda değer herhangi bir bilgi paylaşmaması- ışığında söyleyebiliriz ki, silahlı grupların dün ele geçirdiği yerleri ordunun tamamen geri almış olması kuvvetle muhtemel görünüyor.

17 Mart 2017 Cuma

Ankara Ahrar ile ne yapacak?

Türkiye'nin "Suriye politikası", hepimizin gözleri önünde cereyan eden ama yetkililerin, hakkında konuşmaktansa havaya bakıp ıslık çalmayı yeğlediği süreç sonucunda, Rusya'dan alınacak-alınamayacak icazete tâbi hale geldi. Bunun ilk sonucu, Esad'ı devirme hedefinden vazgeçilmesi. Nitekim bu, iktidar propaganda aygıtının en militan organından bile açıkça telaffuz edildi, Esad'la masaya oturulabileceği söylendi.

Ahrar el-Şam, Suriye silahlı cihatçı muhalefetinin en önemli örgütü. Cihatçı olmayan muhalif kesimlerle de iyi geçinmeye, kapsayıcı olmaya çabalıyor, kendini "ulusal" çerçevedeki hedeflere bağlı, bütün ülke için çözüm düşünen, ulusal bir örgüt olarak sunmaya gayret ediyor. Nitekim son açıklamada da, "Ahrar Şam olarak tek derdimiz, Suriye devriminin ilkelerini korumak, özellikle de halkımızın özgürlüğünü ve izzetini kazanmak," diyorlar. Ancak, yakın zamanda içerisinden çıkan bir grubun El-Kaide'ye katılmasının, Ahrar'ın bir önceki liderinin hâlihazırda Heyet Tahrir el-Şam'ın başında olmasının da gösterdiği üzre, bütün bunlar hayli tartışmalı, sallantılı, bulanık mevzular.

Halen Ahrar'ın başında, hemen her yerde "Türkiye yanlısı" olduğu belirtilen, pek çok yerde de "Ankara'nın adamı" olarak anılan Ebu Ammar el-Ömer var. Ebu Ammar, "Suriye Devrimi'nin altıncı yılı" dolayısıyla bir konuşma yaptı, örgütün hedeflerini, güncel siyasî konumunu açıkladı. Ahrar'ın Türkçe Twitter hesabından madde madde özetlenerek duyurulan açıklamada Ankara'yı zora sokacak noktalar var. Bakalım, tercüme edelim:

Yüz on sekiz eser

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Sakarya’daki “toplu açılış” töreninde yaptığı konuşmayı Hürriyet uzun uzun aktardı.

Bazen haberleri okuyuşum, trafiğin vızır vızır aktığı bir caddenin öte yanında yapılan konuşmayı dinler gibi: kelimeler, kelime grupları, aralarındaki sessizlikler, hepsi bulabildikleri boşluklarda suratıma çarpıyor. Kesilmiş su musluktan yeniden akmaya başladığında, tıksırıklar eşliğinde, beraberinde bir sürü yabancı madde getirir, karşı kaldırımdan üstüme fırlatılanlar da bunların eviyelere saldırışı gibi; kulak, yanak, şakak, neremi bulurlarsa oraya saplanıyorlar.

Cumhurbaşkanının konuşmasını karşı kaldırımdan, sürücüsü cep telefonuna dalmış fakat muhtemel kazada yüzde yüz haklılığına şimdiden inanmış arabalar, dikkatli bakışların yan yan gittiğini yakalayabildiği, façası bozuk minibüsler, henüz borcunun ödenmediği gün aşırı yıkanmasından belli van’lar, kimseyi umursamayan, kullananı görünmeyen jipler, onları da umursamayan halk otobüsleri imkân verdiği ölçüde dinleseydim anca böyle olurdu. Niyeyse bünyem böyle haberleri bölük pörçük etmeden işleme sokamıyor.

13 Mart 2017 Pazartesi

Fantastik bir Gökçek hadisesi

İsrail gazetesi Haaretz, 12 Mart Pazar günü Türkiye-Hollanda krizi vesilesiyle bir derleme haber yayımladı. Bu haberin içerisinde pek tuhaf, ama Türkiye sözkonusu olduğunda bile pek tuhaf, yaşadığımız dönem gözönüne alındığında bile pek tuhaf, olayın kahramanı, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek hesaba katıldığında bile yine pek tuhaf bir olaydan sözediliyordu.

Haaretz'e göre, Melih Gökçek, bir grup Amerikalı gazeteciyi Ankara'ya davet etmişti. Vaadi, gazetecileri Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Mevlût Çavuşoğlu ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile görüştürmekti. Herhalde Haaretz'in isimlerini vermediği gazeteciler bu ziyafete koşa koşa gelmişlerdir.

Lâkin, habere göre Gökçek gazetecileri bu üç şahsiyetle görüştürmedi! Bunun yerine onlara 15 Temmuz darbe girişimi gecesine ait kanlı görüntüler izletti. Bu sürecin nasıl yaşandığını merak etmemek elde değil. Gazeteciler, "Nasıl yani? Ne demek görüşmüyoruz?"u falan nasıl söylediler, olanı nasıl idrak ettiler, Gökçek ne izahat yaptı, vs.

Fakat daha büyük merak konusu, Gökçek'in, vaat ettiği görüşmeler yerine, videonun ardından konuk gazetecilere anlattıkları karşısında Amerikalı basın mensuplarının ne yaptığı. Zira Melih Gökçek gazetecilere, "İslâm Devleti" örgütünü (İD, DAİŞ) ABD'nin yarattığına, ABD ile İsrail'in beraberce, fay hattından enerji çalmak için Türkiye'de yapay deprem tertiplediğine dair komplo teorileri anlatmış!

Sözkonusu gazetecilerden biri yaşananları anlatsa da öğrensek. İnsan inanmakta zorlanıyor.

[ GÜNCELLEME / New York Times muhabiri Gardiner Harris tam da bunu yapmış, başlarından geçenleri anlatmış: "Turkish Attempt to Close Gap With the West Seems to Widen It". ]

11 Mart 2017 Cumartesi

Mahvedeceğimiz Hollandalılar kim?

Hollanda TC Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu'na uçuş izni vermeyince Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bu ülkenin yöneticilerine saydırdı. Cumhurbaşkanının Bağcılar konuşmasından en çok hoşuma giden bölümü azıcık didikleyeyim izninizle.

"Sen istediğin kadar dışişleri bakanımızın uçağını kaldırma," diye postayı koydu Erdoğan. "Bundan sonra senin uçakların bakalım Türkiye’ye nasıl gelecek?" Fakat sanırım tam bu noktada bir aydınlanma oldu. Cumhurbaşkanı, bu sözlerin hepimizi önemli bir soruyla karşı karşıya bıraktığını fark etti: Hollanda'dan Türkiye'ye kim gelecek de Ankara engelleyince Hollanda zararlı çıkacak? Olsa olsa Hollandalı turist gelemez, herhalde bundan zarar görecek olan da Hollandalılar değildir. Başka yerlere giderler.

Erdoğan virajı şöyle aldı: "Tabiî ben burada diplomasiyi konuşuyorum, vatandaşların seyahatini değil. O ayrı bir konu." Yok! Demek turistler gelebilecek. O halde hangi uçaklar inemeyecek?

Yani esas soru bâki: Hollanda'dan Türkiye'ye kim gelecek de Ankara engelleyince Hollanda zararlı çıkacak?

Bizim bu basit soruları sormamamız gerektiğini, meseleleri bilen devlet büyüklerinin her şeyi düşünüp gerekli tedbirleri alacaklarını şöyle bildirdi Erdoğan: "Bunların değerlendirmesini ona göre yapacağız."

Nelerin? Ve neye göre?

Cevapları büyükler bilir, biz bilemeyiz. Evlad-ı fatihan cevap aramaz, Reis'e kulak verir. Erdoğan şöyle devam etti: "Bunlar ne siyaset biliyor, ne uluslararası diplomasi nedir onu biliyor. Bunlar bu kadar ürkek, bu kadar korkak, bunlar Nazi kalıntısı, bunlar faşist bunu böyle biliniz."

Peki.

6 Mart 2017 Pazartesi

Fotoğraf sergim: "Ya Değilse?"

O fotoğrafları içimde bir musibet büyürken çekmişim, haberim yoktu. Fotoğrafların musibetle alâkası yok. "İçimle" alâkaları var mı? Ondan da emin değilim. Ama kesinlikle birşeylerin içiyle, dibiyle, derinliğiyle var. Görünene yaklaştıkça ötesine geçiliyor, oradan nerelere gidiliyor?

Nerelere? Fotoğrafları gösterdiğim arkadaşlarım epeyce dolaştılar, ilginç olduğunu söyledikleri geziler yaptılar, geniş gözüken daracık alanlarda. Onların teşviki, yine bir arkadaşımın, Yiğit Ekmekçi'nin yardımı ve desteği ile, "Bunlardan bir sergi olur mu, olmalı mı?" sorularına cevap buldum.

Serginin gerçekleşmesini sağlayan herkesi daha sonra takdim edeceğim. Şimdilik kısa bir duyuruyla yetiniyorum. "Ya Değilse? / If Not?" adını taşıyan sergim 9 Mart günü açılıyor. Referandumun bir gün öncesine, ­15 Nisan'a kadar açık kalacak. (Galeri yalnız pazartesileri kapalı.) Sergi, Sanatorium sanat galerisinde. Sanatorium, Beyoğlu, Asmalımescit Sokak'ta.


Gerisi, Sanatorium'un sergi için yayımladığı bültenden:

"...sergi, izleyiciyi anlatıcı konumuna çekiyor. Seçme ve yorumlama macerasına çağırıyor. Bir eleme­ ayıklama işlemi olarak görme eylemi, görememe hali... Eğlenceli de olabilir ürkütücü de. Özgün mekânsallık ve bağlamından koparılmış ayrıntı kendini mekân olarak sunuyor. Geçerseniz karanlığa düşebileceğinizi hissettiren aralıklarla, kaynağı belirsiz ışıklarla, algılama, görme, bilme, tanıma iddialarımız hakkında bizi şüpheye düşürüyor. Ya kolektif hafızamızı, yanıbaşımızda oldukları halde göremediklerimizi de görerek kurabilseydik?"