8 Aralık 2016 Perşembe

Yeni bir olgu: "Suriye Ulusal Direnişi"

Adı ilk defa karşımıza çıkan veya varlığı ilk defa bu adla karşımıza çıkan bir kuvvet, El-Bab’a doğru ilerleme harekâtında Suriye ordusu ile birlikte savaşıyor. “Suriye Ulusal Direnişi”, Suriye’nin bütünlüğünü savunan çeşitli “yurtsever” gruplardan bir koalisyon diye tarif ediliyor. Kritik bir ayrıntı, bu birlikte, Halep kuzeyi ve doğusundan Arap ve Kürt savaşçıların birarada bulunması.

Üç ay önce oluşturulduğu söylenen ve El-Bab harekâtı ile ilk “resmî” savaşına katılan “Ulusal Direniş” hakkında şimdiye kadar herhangi bir tanıtıcı haber çıkmamıştı. Örgütün kendini “Suriyeli” olarak tanımlayan “yurtsever güçler” arasında ayrılık-gayrılığı gidermeyi amaçladığı yollu tarifler yapılıyor.

YPG ile ilişkileri var mı?

Suriye bayrağı altında savaşan sözkonusu kuvvetin oluşturulmasında YPG ağırlıklı Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) payı, Ulusal Direniş’in gücüne SDG’nin katkısı var mı? “Ulusal Direniş Güçleri” formülü, El-Bab harekâtında Suriye ordusu ile SDG’nin birlikte hareket edebilmesi için mi meydana getirildi?

Bir haberde "örgütün sözcüsü" sıfatıyla, başka bir yerde "örgütün siyasî kanadının başındaki isim" olarak anılan Rizan Haddo’ya göre bu soruların cevabı hayır. “SDG ile uzak veya yakın herhangi bir ilişkimiz yok,” diyen Haddo, Menbic’de, Kobanî’de verilen mücadeleye saygı duyduklarını, ama SDG’nin siyasî kanadı Suriye Demokratik Konseyi ile aynı görüşleri paylaşmadıklarını belirtti.

Fehim Taştekin'in görüştüğü bir YPG komutanı, "SDG içindeki bazı ortakları[nın] (Ceyşul Suvvar), ‘El Bab etrafında Özgür Suriye Ordusu ile çatışmayız’ diye bir hassasiyet geliştirdi[ğini]" söyledi, şöyle dedi: "Rusya, Suriye, ABD ve Türkiye YPG’yi bu alanda istemiyor. Bu durum karşısında Suriye Ulusal Direniş diye bir grup ortaya çıktı. Bunlarla ilişkimiz var ama bizim güçlerimiz doğrudan o alanda bulunmuyor. Ceyşul Suvvar da yok. Yani o bölgede Türk ordusu ve desteklediği gruplara karşı koyan güçlerin öncülüğünü Araplar yapıyor. Bunlar rejim yanlısı. Bunların geliştirdiği direnç ile bizim çabalarımız çakıştı.”

Türkiye ile meseleleri var

Rizan Haddo’nun sözlerinden, “Ulusal Direniş”in özellikle Türkiye ile meselesi olduğu, olacağı anlaşılıyor. Rizan Haddo, El-Bab’ın alınmasından sonra da Suriye ordusunu destekleyeceklerini duyururken, bunu Suriye hükümetinin, Cerablus’a girdiği için Türk ordusunu düşman olarak tanımlamış oluşuna bağladı. Haddo, Türk ordusunun Efrin sınırındaki varlığından yakındı ve TSK’nın zaman zaman köyleri topa tuttuğunu hatırlattı, Suriye tarafına geçerek yüzlerce ağacı, özellikle zeytin ağaçlarını kestiğini ileri sürdü.

Haddo’nun daha büyük iddiası şu: Türkiye Efrin dağlarını cihatçıların barınacağı ve Suriye ordusuyla uzun süreli gerilla savaşı sürdüreceği bir yeni Tora Bora’ya (Afganistan’da cihatçı gerillaların yurdu) çevirmek istiyor! Haddo, “Türk işgaliyle” mücadeleden sözederken zamanında Fransa’nın Suriye’yi işgaline karşı gösterilen direnişe atıf yaptı, o direnişin öncüsü Yusuf el-Azme’yi hatırlattı.

(Bu hatırlatma özellikle ilgi çekici. Osmanlı'nın Harp Okulu'ndan mezun el-Azme, Suriye'nin bağımsızlığı için mücadele etmiş bir subay. Kral Faysal Suriye'sinde genelkurmay başkanıydı, iki ayrı kabinede savaş bakanlığı yapmış ve 1920'de Maysalun'da işgalci Fransız ordusuna karşı savaşırken makineli tüfekle vurulup ölmüştü. Suriyeliler için "millî kahraman" statüsünde. Adının verildiği caddeler, meydanlar var. El-Azme, rejime karşı olan kimileri için de izinden gidilecek bir tarihî şahsiyet.)

“Ulusal Direniş”in siyasî-askerî hedef tarifinde, Suriyeli milliyetçiliği boyutu açıkça öne çıkıyor. Örgüt üç ana hedef tanımlıyor:
1. Bölünmemiş, demokratik bir Suriye,
2. Türk işgalinin sona erdirilmesi,
3. Cerablus’tan İskenderun’a kadar “işgal altındaki” bütün toprakların kurtarılması ve Suriye sınırları içerisinde işgal altında bulunan her yerin kurtarılması için yurtsever güçlerle birlikte çalışma.

Arapça haberin kötü İngilizce çevirisi ve düzgün özetinden (iki parça; biri burada, öbürü şurada) örgütün gücü hakkında bilgi edinemedim. Ancak Kuzey Halep’teki Arap ve Kürt ahaliyi Türk ordusu ile desteklediği ÖSO’cu ve cihatçı gruplara karşı toparlama amacı güden bir hareket olduğu ortada. Suriye devleti ile ilişkisi tam anlaşılmıyor. Emir altında değil, ama onunla aynı safta hareket ediyor.

7 Aralık 2016 Çarşamba

Halep'te gayriresmî "savaş bitti" ilânı

Silahlı muhalif grupların ve cihatçı örgütlerin elindeki Doğu Halep'i ikiye bölen Suriye ordusu, kuzeyde kalan parçayı da ele geçirdi ve muhalifler artık iki hafta kadar önce sahip oldukları arazinin yaklaşık yüzde otuzuna sıkıştılar. Rusya ve Suriye uçaklarının "bitirmecesine" bombardımanı ve buna eşlik eden ordu ve milis harekâtı, silahlı örgütlerin soluğunu kesmiş görünüyor. Halep'te gidişatın, tersine çevrilmesi şöyle dursun, yavaşlatılması bile artık imkânsız.

Nitekim, silahlı grupların “Halep Şehri Liderlik Konseyi” imzasıyla yayımladığı çağrı, bu kadim şehir için yürütülen hayatî savaşın sonuna gelindiğinin yazılı belgesi gibi.

Bu çağrıda silahlı gruplar öncelikle "beş günlük ateşkes" öneriyorlar. Daha doğrusu talep ediyorlar. Çünkü buna şiddetle ve acilen ihtiyaçları var. Rusya ve Suriye, Halep'te ateşkes girişimlerine hep şüpheyle baktı, bunu da muhtemelen kabul etmeyecek. Savaşın tam da bu aşamasında ateşkesin silahlı gruplara toparlanma (yeni yardımlar alma) şansı sağlayacağını ileri sürecekler ve bombardımana devam edecekler.

Silahlı grupların ikinci talebi, "acil tıbbî müdahale gerektiren" yaralıların güvenli şekilde hastanelere nakledilmesi. Bu durumda yaklaşık beş yüz kişinin olduğu, bildiride yeralıyor. Rusya ve Suriye bu talebe de -sözkonusu yaralıların ağırlıkla siviller değil silahlı militanlar olduğu şüphesiyle- olumsuz yaklaşacak veya yaralı naklini bir grup silahlı militanın kendilerine teslim edilmesi işlemine çevirecek.

Silahlı grupların üçüncü talebi, sadece Halep savaşına değil bütün Suriye içsavaşına ışık tutacak nitelikte. Örgütler, "şehri terk etmek isteyen siviller"in "Halep’in kuzey kırsalına" geçişinin sağlanmasını istiyorlar. Şimdiye kadar hükümetle varılan anlaşmalarda silahlı militanlar hep İdlib vilayetine nakledildi. Burası, cihatçı örgütler koalisyonu "Fetih Ordusu"nun egemenliğinde, her an bir "İslâmî emirlik"e dönüşmesi muhtemel bir bölge. (Aynı zamanda kısa süre sonra adını her gün Halep'inkinden de fazla duyacağımız, çünkü Türkiye için doğrudan muazzam sorunlar çıkaracak bir yer.) Halep'i "halleder halletmez", Rusya ve Suriye kuvvetlerinin burayı temizlemek üzere harekete geçmesi bekleniyordu, nitekim Halep'te kaydedilen ilerlemeye paralel olarak İdlib'te çeşitli yerler havadan ağır ve sistematik şekilde bombalanmaya başlandı. Halep'teki silahlı örgütlerin çağrı metninde, "İdlib’e kimse nakledilemez, çünkü İdlib artık güvenli değil," deniyor. Rusya ve rejimin orayı devamlı bombaladıkları hatırlatılıyor. Hernekadar silahlı örgütler, "İdlib artık daha fazla göçmen alamaz," diyerek sivillerin durumuna işaret ediyor görünseler de, satır arasındaki mesajın doğrudan kendileriyle ilgili olduğu belli. "Oraya gitmeyiz, çünkü bu sefer orada bombalayacaksınız," demek istiyorlar.

Halep'teki silahlı grupların çağrısında son madde, "insanî felaket durumu aşıldıktan sonra taraflar şehrin geleceğine dair masaya oturabilir" yollu bir ifade içeriyor ve şu koşullarda uzak bir temenni niteliği taşıyor.

Velhâsıl, bu ateşkes çağrısıyla silahlı gruplar, sadece Halep'te savaşın tamamen kaybedildiğini teslim etmekle kalmıyor, Rusya ile Suriye'nin İdlib'te başlattığı ezme harekâtına da işaret ediyorlar.

Gazetecilik üzerine yazılar

Üç haftadır P24'teki yazılarımı gazeteciliğin dönemsel gibi gözüken yapısal sorunlarına ayırıyorum. Çeşitli araştırma ve istatistiklerden de faydalanarak yazdığım yazıların sadece meslektaşlarımızı ilgilendirmediğini, genel olarak "medya" sorunlarına merak duyan herkesin bunlarda işine yarar birşeyler bulabileceğini sanıyorum. Şimdilik üç yazı oldu, gerisini getirmeye çalışacağım.

Ana akım medyanın tekliğe ve yokluğa gidişi
Mağdurlar ve "normal insanlar"dan uzakta gazetecilik
Sürat sanıldığından tehlikeli

5 Aralık 2016 Pazartesi

1 Aralık fotoğraf sergisi

1 Aralık günü, azıcık da tesadüf eseri, kendimi bir döviz "büfesi" önünde fotoğraf çekerken buldum. LED ışıklı levhada "US $ = 3.51" göründüğü her kare bir başka anlamlı göründü gözüme. Kimisinde 3.51'in yerlerine mıhladığı, öylece donup kalmış insanlar, kimisinde "tankla olmayanı dolarla yapma" hedefli büyük uluslararası komplonun icracısı karanlık güçlerin elemanları var gibiydi.


Döviz büfelerinin önünde türlü filmler çekilebilir, öyküler, romanlar yazılabilir. 2001 Krizi sırasında Ankara'da sabahın köründe döviz büfesi tabelası önünde toplanmış kalabalığı inceleyerek epey zaman geçirmiştim. Hemen hepsi orta halli insanlardı. O sırada, elinde avucunda ne varsa kaybetme tehlikesiyle yüzyüze kalmış eş dost arkadaşın yardımına koşmaya çabalıyorduk. Krize yolaçanların, krizi önleyemeyenlerin hiçbiri zarar görmemiş, siyasetçiler, büyük patronlar, spekülatörler fakirleşmemişti. Çok aşağılayıcıydı, zulmün bir türüydü.


Şimdi de muhtemelen döviz büfelerinin önünde trajediler cereyan edecek. Ve tepedeki kimse bu trajedilerden payını almayacak. Asıl zararı görecek olanlar, üç-beş dinî motifle, inşallahla maşallahla, şehitlerle, bayrakla, ama bunlardan da önce korkutularak, çaresizlikleri kafalarına kakılarak "tesirsiz hale" getirilecek.


Ve bu ayıp olmayacak. Günah olmayacak. Suç olmayacak. Yüzümüze bakılarak yalanlar söylenecek, tükürükler saçılacak, tükürükler kaşımıza gözümüze isabet edecek. "Milleeet!" diye haykırıldıkça millet sinecek. 3.51, üç bilmemkaç olacak, yeni yeni günler, bereketsiz günler, hapiste eza cefa çektirilen insanların üzerine kararacak, bitmek bilmeyen yeni akşamlara dönüşecek. Akşam oldu mu, LED levhaların ışıltısı daha bir belirginleşecek, daha uzaktan görülür olacak, 3.51'ler veya 55'ler, artık Allah ne verdiyse, daha rahat okunacak.


Yıllar önce Ankara'da o tabelanın önünde sessiz, kıpırtısız, hiç kıpırtısız duran insanların kızları-oğulları, kardeşleri çaresizlik nöbetini devralacak. Acımasız bir para düzeni zalimlerin paçasını tutuşturacak, o arada yine iktidar ve zenginlikten uzak olanları, yoksunları yakacak. Ve benim "3.51" fotoğraf serim, belki bir haftaya kalmadan tarih olacak, eski İstanbul fotoğrafları diye paylaşılacak.

30 Kasım 2016 Çarşamba

El-Bab civarında Suriye ile savaş riski

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın "Suriye'ye Esad'ı devirmeye girdik" sözlerinden sonra bambaşka boyutlar kazanan Fırat Kalkanı Harekâtı'nda kritik bir eşiğe gelindi. Doğu Halep'i silahlı grupların elinden almaya başlayan ve Halep savaşını kısa sürede bitirebilecek gibi gözüken Suriye ordusu, kuzeye, El-Bab'a doğru güç kaydırabilmeye başladı. Üstelik orada YPG ağırlıklı Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile birlikte hareket ettikleri görülüyor. Böylece El-Bab'a, kimilerine göre beş, kimilerine göre üç-dört kilometre yaklaştılar.

Bunun anlamı: Suriye ordusu ile Türkiye ve desteklediği ÖSO kuvvetleri her an doğrudan çatışmaya girebilir. Yani Türkiye, Rusya desteğindeki Suriye ile resmen savaşmaya başlayabilir.

Elbette kesin olarak teyit edemediğim, ancak daha önce bizi yanıltmamış kaynaklardan bir-ikisinde gördükten sonra bu şartlarda güvenebildiğim verilere dayanarak iki harita hazırladım. İlkinde Suriye ordusunun, Efrin Kantonu'nun silahlı güçleriyle anlaşma halinde ve muhtemelen Halep'ten güç kaydırarak sağladığı ilerleme ve genel durum görülüyor.


İkinci harita, El-Bab'ın hemen yakın çevresinde olabileceklere dair fikir verme amacı güdüyor. Duvar'a yazdığım yazı ışığında bakılırsa, muhtemel gelişmelere, özellikle mevcut risklere dair daha çok fikir verebilir.


28 Kasım 2016 Pazartesi

Tahir Elçi için

Eğer olabildiğince özgür ve eşit, olabildiğince iyicil ve diğerkâm yaşamak isteseydik, bize en çok lazım olacak insanlardandı Tahir Elçi. Onun gibilerin varlığı, onuru ve cesareti, azmi ve becerisi, zalimlerin, kötülerin, muktedirlerin en çok nefret ettiği ve korktuğu şeydir. Tahir gibiler zorbaları korkutur, işini kan dökerek görmek isteyenlerin işini bozar. Bu yüzden öldürdüler.



Bu cesur ve yorulmak bilmez avukatın, bu iyi ve değerli insanın öldürülüşünün ilk yılında, Diyarbakır'daki anma gecesi başta, onun anısına düzenlenen çeşitli faaliyetlerde gösterilmek üzere, yâdetme, hatırlama, özlem giderme, özlemin giderilemeyecek oluşunu bir daha idrak etme, hazmetme; tanımayana, Tahir Elçi kimdir, o gidince neler eksik kaldı, ucundan kıyısından azıcık çıtlatma; velhâsıl yoksunluğu tarif etme ve paylaşma maksadıyla bir kısa film hazırladım.

Türkân Elçi, kendi yazdığı metni seslendirdi. Görüntüleri ve sesleri, Sinem Babul ve Rabia Çetin, Tahir Elçi anısına hazırladıkları belgesel için çektiler veya topladılar. Çoğu görüntü, Diyarbakır Barosu arşivinden. İMC TV'den alınan da var. Fırat Alkış, hazırlanan belgesel için bir parça besteledi; ancak bazı kısımlarını kullanabildim. Filmin tasarımı ve kurgusu da haliyle bana ait.

21 Kasım 2016 Pazartesi

İtirazımız var

#BenimdeİtirazımVar

Bu toprakların ortak sahibi olan bizler;
AKP, CHP, HDP, MHP ya da başka partilere oy veren
Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Laz, Arap, Roman, Süryani, Müslüman, Hristiyan, Musevi, Sünni, Alevi,
inançlı, inançsız bütün yurttaşlar,
barış ve huzur içinde yaşayabileceğimiz bir ülke istiyoruz.

Savaş istemiyoruz, şehit istemiyoruz, çocuklarımızın ölmesini, öldürmesini,
birbirlerine silah çekmesini istemiyoruz.
Düşman cephelere bölünmek,
kardeşliğimizi, ortaklığımızı yitirmek istemiyoruz.
Ne darbe, ne vesayet. Ne diktatör, ne terör!
İşimizde gücümüzde, huzur içinde, özgür yaşamak istiyoruz.

9 Kasım 2016 Çarşamba

Trump’a kimler ne kadar oy verdi?

ABD başkanlık seçimleri dünyayı şok eden bir sonuç verdi: Irkçı, cinsiyetçi, terbiyesiz, yalancı, şımarık bir zengin dünyanın en güçlü devletinin başına geçti.

Amerikan basınında yeralan kamuoyu araştırmaları hepimizi yanılttı, ayrıca koskoca ABD devletinin böyle bir adama emanet edilmeyeceğine dair öngörülerimiz, yani “üst akıl”a bol keseden duyduğumuz “güven” boşa çıktı. Şahsen, Donald Trump’ın önünün bir şekilde kesileceğini, sevilmeyen bir siyasetçi olmasına rağmen Hillary Clinton’ın kazanacağını sanıyordum. Eş-dost sohbetlerinde Trump’ın imkânı yok kazanamayacağına dair laflar ettim, bu laflara muhatap kalmışlardan özür dilerim.

İç âlemini pek de iyi bilmediğimiz Amerikan toplumu hakkında, insanlık tarihinden uzay araştırmalarının derinliklerine her konuda söz söyleme yetkisine sahip kılınmış Türk köşeyazarı müessesesi mensupları başta, birçok insan atıp tutuyor. Nâçizâne, önce bir ne olduğunu anlayalım derdindeyim.

Aynı derdi paylaşanlar için, Alman gazetesi Süddeutsche Zeitung’un yayımladığı seçim sonrası kamuoyu araştırmasının sonuçlarını size aktaracağım.

(Aktaracaklarımla birlikte okumanız halinde tabloyu tamamlamaya yarayacak iki yazı:
Mehveş Evin, "Trump: Okumamışın okumuştan, taşranın şehirden intikamı"
Murat Sevinç, "İzmir, Antalya, Beşiktaş ve Kadıköy Clinton’a oy verdi...")

AZINLIKLAR • Trump alenen ırkçı. Fakat azınlıklardan ona oy verenler yok değil. Evet, azınlıklarda Demokratların ezici üstünlüğü var, ama ilgi çekici -veya tuhaf- olan, bu desteğin 2012’den bu yana gerilemiş olması.
2012’de siyahların % 93’ü Demokratlara oy vermiş, şimdi % 88’i. Cumhuriyetçilere oy veren siyah oranı ise 2012’den bu yana % 6’dan % 8’e çıkmış. 2012’de % 71’i Demokratları seçmiş olan Latinoların bu defa % 65’i Clinton’a oy atmış. % 6 daha düşük! Onca hakarete, duvar tehditlerine, aşağılamalara rağmen, Cumhuriyetçilere oy veren Latinoların oranı % 27’den % 29’a çıkmış. Asyalılardaki artış daha fazla: % 26’dan % 29’a. 2012’de Asyalıların % 73’ü Demokratlara oy atmış, şimdiyse % 65’i.

5 Kasım 2016 Cumartesi

Musul cephesinden haberler

Musul harekâtı konusunda Türk medyasında abartılı, çelişkili, birbirini tutmaz ve daha çok temenniye dayanan lakırdılar haber niyetine ardarda diziliyor. 5 Kasım akşamı itibarıyla vaziyete dair fikir verebilecek bazı olguları özetliyorum.

Irak ordusu, özel kuvvetleri, Irak polisi ve sıcak çatışmanın ne kadar yakınında/uzağında kaldıkları tam anlaşılamayan Amerikan özel kuvvetleri esas olarak şehrin doğusuna yükleniyor. Bu kuvvetler şehrin dış mahallelerindeki "İslâm Devleti" örgütü savunmasıyla birkaç yerde çatışıyor. Ve karşılaştıkları zorlu direnişe rağmen yavaş da olsa ilerliyorlar.

4 Kasım 2016 Cuma

4 Kasım şuursuzluk ve acımasızlık bayramı

Aşağıdaki fotoğrafın orijinalini Duvar'ın "HDP protestolarına polis müdahalesi" haberinden alıp kesip biçtim, üzerinde oynadım ve 4 Kasım'ın tasviri, belgesi olsun diye buraya koyuyorum. (Fotoğrafçı belirtilmemişti, bu yüzden adını zikredemedim, bildiren olursa hemen eklerim.)


4 Kasım ileride, akıl ve vicdanla donanmış, aydınlık bir Türkiye'de şuursuzluk, gaddarlık ve acımasızlık bayramı olarak kutlanacaktır muhtemelen. Türkiye'de yaşayan milyonlarca insanın bugününü, kimbilir kaç kuşağın yarınını ziyan ediyorlar, koca ülkeye yazık ediyorlar. Diyecek söz bulamıyorum.

Karımı nasıl dövüyorsam bombayı öyle atarım

Suudi Arabistan Krallığı’nın Birleşmiş Milletler temsilcisi, ülkesindeki rejimi, ülkesinden taşıp başka coğrafyalara da uzanan zihniyeti, “normal” kavramının izafîliğini ve kendi ahlâk âleminde büründüğü sevimliliği, insanın cibiliyetsizliğini, rezilliğini… hep birlikte ortaya koymayı başardı.

Büyükelçi Prens Abdullah el-Suud, on bin insanı öldürdükleri, binlerce insanın açlıktan ölecek hale gelmesine yolaçtıkları sersefil Yemen Harekâtı hakkında gazetecilerin sorularını cevapladı. The Intercept’in muhabiri, büyükelçiye, kullanımı yasaklanmış olan misket bombalarını atmaya son verip vermeyeceklerini sordu. El-Suud, -gülerek!- şöyle cevap verdi: “Bu, ‘Karınızı dövmeye son verecek misiniz?’ gibi bir soru.”

Muhabirler, muhtemelen yaşadıkları şoku atlattıktan sonra büyükelçiyi misket bombaları konusunda biraz daha sıkıştırdılar. El-Suud bunun üzerine de, “Siz siyasî operasyon elemanlarısınız,” dedi. “Ben siyasetçi değilim.”

1 Kasım 2016 Salı

Aydın Abi bi tanedir

Cumhuriyet'e baskın, halihazırdaki iktidar koalisyonunun tuttuğu yolun nerelere uzanabileceğini gösteriyor. Bugünün gaddar güç sahipleri dahil kimsenin sağ salim sonuna ulaşabileceği bir yol değil bu. İşin siyasî boyutunu tartışabilir, öngörülerimizi ortaya sürebiliriz. Ama bir bir zulmün hedefi yapılan insanlarımız için dertlenirken, serinkanlılık gerektiren işlere girişmek kimsenin içinden gelmiyor.

Benim gibi, tanıyanlar, ayrıca, bu işleri Aydın Abi'siz yaparken çok sıkıntı çekeceklerdir. Üzüntü bir yana, onun özgürlüğünden yoksun, zor şartlarda bulunuşuna kafayı takmak bir yana, sıcaklığından, enerjisinden, hak-adalet mücadelesini herhangi bir insanın en sıradan gündelik davranışı suretine büründürmüş oluşunun rahatlatıcı tesirinden yoksun kalmak insanı sarsar. Sağlığıyla ilgili mücadeleler verdi yakın zamanda. Kendini etrafa yük etmeden. En sıkışık zamanda en dar yeri gülümsemesiyle genişletebilir.

19 Ocak anmalarından birinde Halil Ergün, "Ne zaman bir protesto, direniş veya mücadele için biryerlere gitsem," demişti, "hep Aydın'ın sırtını gördüğümde kendimi güvende hissettim. Çünkü onun peşinden gidiyorsam doğru bir yerde olduğumu, haklı bir iş yaptığımı bildim." Aydın Abi, yanlış anlaşılmasın, haykırarak kitleleri peşinden sürükleyen çelik gibi lider karakterinin vücut bulmuş hali değildir. Aydın Abi, Aydın Abi'dir; yanlış yapabilen, abilik taslamayan, bunu aklından bile geçirmediğini her an hissettiğin bir dost adam: Gülüşürsün, espriyi, hınzırlığı, gülmeyi sever; tartışırsın, akıllar fikirler yürütmeyi, tartışmayı sever; beraber yollar bulursun, beraberliği, dayanışmayı, kolektifliği sever; anlaşamadığında anlaşamazsın, sevgisini buna karıştırmaz, neyse odur, kandırmaz. Demokrasi ve çoğulculuk fikrini, ruhunu sindirmiş, benimsemiş, hayat ve mücadele ölçüsü kılmış ender Türkiyeli'lerdendir.

Yakın arkadaşları, dostları, bizler için ne ifade ettiğini kısa yoldan anlatmaya kalktım, o kadar çok şey söylemek gerekti ki, anca "Aydın Abi bi tanedir" diye tweet atabildim. (Onun üzerine de toplumumuzun lağım tabakasından bin türlü küfür-hakaret yağdı.) Burada da bunu tekrarlamak istedim. Cumhuriyet baskınında gözaltına alınan başka ahbaplarıma, tanıdıklarıma da buradan selamlarımı göndereyim. Bilesiniz ki aklımız sizde. Kabul edilemez haksızlıklar telafi edilemez felaketlere dönüşmeden bu cinnet halinin bir an önce yatışmasını ve hepinizin serbest bırakılmasını diliyorum.