15 Mart 2019 Cuma

Osman Kavala’dan 500. Gün Açıklaması

Benim ve aralarında Gezi olaylarıyla ilgili suçlarından beraat etmiş olan Taksim Dayanışması sözcülerinin de olduğu 16 kişi hakkındaki iddianame mahkemeye sunulup kabul edilmiş bulunuyor. İddianamede yöneltilen ağır suçlamalarla sözü edilen olay ve bulgular arasındaki kopukluklar ve zıtlıklar kolayca fark edilebilir nitelikte.

İddianamede, Gezi olaylarının George Soros tarafından planlanmış bir tertip olduğu, onun kaynaklarıyla benim tarafımdan finanse ve organize edildiği kurgusu temel alınmış. Bu iddia, gazete yazılarına ve FETÖ’nün Emniyet’te aktif olduğu dönemde hazırlanmış raporlara, fezlekelere ve ihbarlara dayanıyor. Ancak, iddianamede anlatılan olayların seyri ve aktarılan konuşmalar, bu kurguyla çelişir nitelikte. İddianamede sık sık tekrarlanan kaos ortamı yaratmak için Gezi eylemlerini sürdürmek, derinleştirmek ve yaygınlaştırmak amacıyla sivil toplum kuruluşlarını yönlendirmiş olduğum iddiasına dayanak oluşturabilecek hiçbir konuşma ya da faaliyet yok.

Taksim Dayanışması’nın düzenlediği basın toplantısında da belirtildiği gibi, Gezi olaylarının içerden veya dışardan bir yöneticisi, yönlendiricisi, talimat vereni, tepe örgütü veya finansörünün olması söz konusu değildir.

Bu iddianamede yer alan tüm suçlamaların beraatla sonuçlanacağına inanıyorum. Ancak, böyle bir iddianamenin hazırlanmasını 16 aydır tutuklu olarak bekledim. Mahkeme tarihi de Haziran sonu olarak belirlenmiş olduğundan, tahliye olmadığım takdirde ilk duruşmaya kadar 18 ay cezaevinde kalmış olacağım. Yiğit Aksakoğlu da, 7 ay tutuklu kalmış olacak. Aralarında Ankara Barosu, İzmir Barosu, Diyarbakır Barosu, Van Barosu, Uluslararası Af Örgütü ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın da bulunduğu 17 kurum tarafından yapılan açıklamada vurgulandığı gibi, bu durum ülkemizdeki uzun tutukluluk uygulamalarının tedbir niteliğinden çıkıp cezaya dönüştüğünü gösteriyor. Daha önce aynı eylemlerden dolayı haklarında takipsizlik ve beraat kararı verilmiş olan Taksim Dayanışması sözcülerinin bu davada yeniden yargılanmaları da çarpıcı bir hukuk ihlali.

Gezi olaylarının hükümeti devirmek üzere planlanmış dış kaynaklı bir teşebbüs olduğuna gerçekten inananlara şunu hatırlatmak isterim: haklı ve meşru taleplere dayanan kitlesel protestolar, dünyanın her yerinde, otoriter rejimlerde olduğu gibi demokrasilerde de ortaya çıkabilir ve çıkmıştır. Demokrasinin kurum ve kurallarının çalıştığı, seçimlerin özgür ortamda yapıldığı ülkelerde, bu tür protestolar hükümetlerin devrilmesine değil, tepki çeken kararların ve uygulamaların yeniden gözden geçirilmesine ve düzeltilmesine neden olur. Demokrasilerde karar alma ve uygulama süreçleri demokratik olmayan toplumlara göre daha zor olabilir ve daha uzun sürebilir. Ama sürecin sonunda varılacak sonuç, sürecin zorluğuna ve uzunluğuna katlanmaya değer olduğunu gösteren bir sonuç olacaktır.

Osman Kavala

13 Mart 2019 Çarşamba

İdlib'te yoğun bombardıman başladı

Rusya: HTŞ'nin silah depolarını Türkiye ile koordinasyon içerisinde vurduk

Suriye Savaşı'nın son iki perdesinde, İdlib ve "Fırat'ın doğusu"nda oyun yavaş yavaş kızışıyor. Fırat'ın doğusu daha çok diplomatik ve siyasî manevraların konusu olurken, İdlib'te Suriye ordusunun sabırsızlandığı, şimdiye kadar Rusya'nın durdurduğu geniş çaplı saldırı başlıyor. Bir anda dört koldan girişilecek bir saldırı olmayacağa benziyor. Bir-iki haftadır Suriye topçusunun zaman zaman dövdüğü yerleşim birimleri ve silahlı muhalefet (ağırlıkla Heyet Tahrir el-Şam) mevzileri artık daha yoğun ve sürekli ateş altında.

Suriye jetleri bugün sahnede daha fazla göründüler. Özellikle M5 ve M4 karayollarına yakın muhalif mevziler yoğun şekilde bombalanıyor. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi'ne (SOHR) göre ardarda 12 hava akınına hedef olan, tam 60 roketin atıldığı hedefler var, başka kaynaklara göre 81 karadan karaya füzeyle vurulan, yangın bombalarıyla yakılan yerler var. Bu arada TSK zırhlı araçları, ÖSO'cuların eşliğinde devriye gezmeye başladı ve Rusya+Suriye bombardımanlarına hedef olmaktan korkan halk tarafından belli ki büyük beklentiyle karşılandı. İlişikteki haritada, TSK gözlem noktaları ve Suriye bombardımanının hedef aldığı yerler var. Harita (büyük görmek için üzerine tıklayın), fazlasıyla riskli bir manzaraya işaret ediyor.

[ GÜNCELLEME / 21:30 ]
Rusya savaş uçakları bugün İdlib üzerinde yoğun faaliyet halindeydi. İdlib'te pek çok hedefi vurdular. On kadar ölünün, onlarca yaralının olduğu ileri sürülüyor. İdlib'in doğusundaki bir kamp -muhaliflere göre mülteci kampı- da vuruldu, orada da çok yaralı var, haberlere göre. Üç Rusya savaş uçağı sadece İdlib şehrinin batı kesimindeki dış mahallelere ondan fazla akın yaptı. Yine Rusya jetleri, İdlib şehir merkezinde, hapishanenin bulunduğu bölgeye sekiz akın yaptı. Hapishane binası sıkı hasar görmüş olmalı ki, "onlarca" (seksen kadar) tutuklu ve mahkûm buradan kaçmayı başardı. Kimi koşar adım, kimi hızlıca yürüyerek, ellerinde torbaları, yol kenarından uzaklaştılar, videoları var. Bazı tutuklu ve mahkûmların da hava saldırılarında can verdiği bildiriliyor.

Rusya Savunma Bakanlığı'nın açıklaması işlerin bundan sonraki gidişatını ve Ankara'nın HTŞ başta, silahlı muhalefetle ilişkisini temelden etkileyecek nitelikte. Rusya Savunma Bakanlığı, "HTŞ'nin silah depolarını vurduk ve bunu Türkiye ile koordinasyon içerisinde yaptık," dedi! Bunu iktidar propaganda aygıtından Daily Sabah'ın da aynen böyle aktarması, durumun ciddiyetini artırıyor.

27 Şubat 2019 Çarşamba

Erbakan'ın tebessümü

İnsan haklarına saygılı, demokrat bildiğimiz insanlar bile "Necmettin Erbakan'ın aziz hatırası"nı yâd ediyorlar. Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Saadet Partisi kurucusu ve lideri, başkasının hakkına hukukuna saygılı, bilge bir siyaset adamı muamelesi görüyor. Erbakan bu değil. Haydi, yaşı nedeniyle Erbakan'ı "canlı izlememiş"leri görmezden gelelim. Bugünün gayet aklı başında, vicdanı sağlam bildiğimiz birtakım insanlarının dahi Necmettin Erbakan'dan müstesna bir siyaset şahsiyeti çıkarma çabası umutsuzluğa sevk edici.

Erbakan, 12 Eylül öncesinde yükselen sola, işçi-emekçi hareketlerine karşı rejimin savaş bloku olarak kurulan "Milliyetçi Cephe" hükümetinin devlet bakanı ve başbakan yardımcısıydı. Devletin bilumum gizli ve kirli işlerinden haberdar, dolayısıyla cinayetlerin, katliamların, karar vericisi değilse bile icra makamındakilerin yanıbaşındaydı. Adalet Partisi (Demirel), MHP (Türkeş, "komandolar", vs.) ve Cumhuriyetçi Güven Partisi'yle (CGP - Turhan Feyzioğlu, "devlet") birlikte giriştiği 1975'teki ilk MC deneyinin maksadı, işlevi ve yarattığı toplumsal tahribat ortadayken, 1977'de, Güven Partisi'ni dışarıda bırakarak oluşturulan İkinci MC'de de yeraldı.

6 Şubat 2019 Çarşamba

Geçiş üstünlüğü yayanın olacakmış!

İçişleri Bakanlığından SMS geldi. “Artık geçiş üstünlüğü yayaların,” diyor. Yoksa yeni bir medeniyet hamlesi mi? Fakat böylesi bize uymaz. Türk-İslâmcının bunca senelik iktidarı ve yeryüzünü kendine benzemeyene zindan etme ve en ufak münafık filizin kökünü kurutma gayreti kâr etmemiş. Medeniyet yine yanlış yerde aranıyor. Tamamen Batı taklitçiliği! Biz itibarımızı altımızdaki beygir gücüyle ölçeriz. Öyle nazenin nazenin salınıp, karşıdan karşıya geçecek yaya falan kollamayız. Kavşakta, virajda bekleşen yaya varsa durup da yol vermeyiz! Haydi yiğitler, boşa çıkaralım bu yumuşak, kırıtık hallerini! "Geçiş hakkını kendinde sanan yayayı sekiz otomobil ardarda çiğnedi" haberleri için vatan aşkına, millet aşkına, Allah aşkına basın gaza!

2 Şubat 2019 Cumartesi

Osman Kavala'dan 15. ay mektubu

15 aydır sorgusuz sualsiz hapiste tutulan arkadaşım Osman Kavala cezaevinden yeni bir açık mektup gönderdi. Şöyle:
Ocak ayı sonunda Silivri'de 15. ayım tamamlanmış olacak. Hala iddianamenin hazırlanmasını bekliyorum. Bugüne kadar savcı tarafından sorgulanmadım, tahliye taleplerimiz 19 defa, beni dinlemeye gerek duyulmaksızın reddedildi. Bütün bunlar, tutuklanmamın ve tutukluluğumun uzatılmasının “makul” ve “yerinde” olduğuna inanıldığının, bu kararlardan kuşku duyulmadığının yansıması olarak görülebilir. 16 Kasım 2018 tarihli gözaltılarla ilgili, savcılığın basın açıklamasında yer alan, benim Gezi Olaylarını “finanse ve organize” ettiğimin “tespit edilmiş” olduğu ibareleri de bu durumu teyit eder mahiyette.

Tutukluluğumun ikinci ayında Anayasa Mahkemesi’ne, sekizinci ayında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurduk. AİHM, dosyanın öncelikli olarak değerlendirilmesi talebimizi kabul etti ve Adalet Bakanlığı’ndan tutuklanmamla ilgili savunma talep etti. Savunmanın gönderilme süresinin 10 Ocak 2018’de sona ermesinin ardından, Adalet Bakanlığı’nın AİHM’den ek süre aldığını öğrendik.

Bu süreç içinde, benim Silivri’de iddianame bekleyerek 15 ay geçirmemin yargısız infaz niteliği taşıdığı düşünülebilir. Bununla birlikte, AİHM'den ek süre istenmesi, tutuklama ve tutuklamanın uzatılması kararlarının Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) normlarına uygunluğu konusunda birtakım tereddütler olduğunu düşündürüyor. Bana yöneltilen “Anayasal düzeni değiştirmek” ve “hükümeti devirmek” suçlamaları, savcılığın basın açıklamasında ifade edildiği kadar net ve kesin bulgulara dayansaydı, herhalde bugüne kadar iddianame hazırlanmış ve AİHM'e de savunma gönderilmiş olurdu.

Adalet Bakanı yargıdaki ciddi sorunlardan söz ederken ve “temel hak ve özgürlüklere orantısız müdahalelerin, bazı haklı eleştirilere neden olabildiğini, yine bu tür müdahalelerin, yargısal tasarrufların meşruiyetine ve yargıya olan toplumsal desteğe de zarar verdiğini” ifade ederken, sanırım aklında benim tutuklanmama benzeyen vakalar da vardı. Adalet Bakanlığı’nca hazırlanan ve önümüzdeki günlerde açıklanması beklenen Yargı Reformu Strateji Belgesi, özgürlüğün en temel insan hakkı olduğunu teyit ederek masumiyet karinesine saygı göstermenin hayati önemde olduğunu vurgularsa, yargısal tasarrufların Anayasa ve AİHS normlarına uygun hale gelmelerinin yolunun açılabileceğini düşünüyorum. Aksi takdirde sağlam gerekçelere dayanmayan suçlamalar ve tutuklamalar, benim gibi başkalarının da bireysel hak ve özgürlüklerini kısıtlamaya devam edecek.

Osman Kavala

11 Ocak 2019 Cuma

İdlib / HTŞ "mücahitlere" çağrı yaptı:
Ankara'nın savaşına katılmayın

Heyet Tahrir el-Şam'ın (HTŞ) "İdlib" diye anılan cihatçı bölgesinin büyük bölümünü ele geçirmesine varan gelişmelere dair derleyebildiğim olgu-bilgiyi Duvar’daki yazımda ve ardından blog'a koyduğum ek yazıda aktarmıştım. Bir-iki önemli noktayı eklemem gerekiyor.

İlki, "İdlib" diye andığımız, yalnız bu vilayeti değil Halep'in batısı, Hama'nın kuzeyi ve azıcık da Lazkiye'den parçalar içeren cihatçı bölgesinin ne kadarının HTŞ'nin denetimine geçtiğine ilişkin. Yazımda bunu "bölgenin üçte ikisi" olarak belirtmiştim, bu arada ortaya çıktı ki, HTŞ'nin eline geçen buun çok daha fazlası. Eski El-Kaide şubesi olan El-Nusra çekirdekli örgüt şu anda bölgenin yüzde seksenine hakim. Bu, yaklaşık dokuz bin (8.937) kilometrekare büyüklüğünde olan ve Suriye'nin yaklaşık yüzde beşine (% 4.8) denk düşen bölgenin 7.200 kilometrekaresi demek.

İkinci olarak, sözkonusu hakimiyetin yalnız sahadaki askerî vaziyete ilişkin olmadığını eklemeliyim. Ahrar el-Şam başta olmak üzere, HTŞ'nin rakibi-hasmı olan öbür örgütlerin İdlib bölgesinde kurdukları yerel yönetim ve idarî örgütlenme de çözülüyor. İdarenin HTŞ'nin "Selamet Hükümeti"ne geçmesiyle birlikte "Özgür İdlib Polisi" teşkilatının dağıtılacağı duyuruldu. HTŞ'ye rakip-hasım örgütlerin bir kısmı da bizzat örgütsel varlıklarını korumakta zorlanıyor.

Üçüncü olarak, Türkiye'yi doğrudan ilgilendiren bir gelişme: HTŞ'nin yetkili ağızlarından Ebu el-Yakazan el-Masri, Fırat'ın doğusunda başlayabilecek TSK-YPG çatışmasının "İslâm'ı ilgilendirmediğini" bildirdi! El-Masri, "Seküler bir orduyla seküler-ateist partinin çatışmasından bize ne!" dedi mealen. HTŞ yetkilisine göre bu çatışma, "Türk ve Kürt milliyetçileri arasında uzun zamandır süren savaşın devamı". Bu mesajın içerdiği daha somut ve işlevli kısım ise, HTŞ yetkilisinin "Müslümanları" bu savaşa katılmaktan geri durmaya çağırması. Yani HTŞ, Suriye topraklarındaki öbür "mücahitlere" Ankara'nın buyruğundan çıkma çağrısı yaptı.

Dördüncü olarak, Suriye ordusu doğudan top atışları yapıyor, Rusya jetleri de güneydeki el-Letamine'yi bombaladı. Suriye ordusu güneybatı ve batı sınırına yoğun yığınak yapıyor.

10 Ocak 2019 Perşembe

İdlib / Duvar’daki yazıma ek bilgiler

İdlib’te çok kritik gelişmeler yaşanıyor. Duvar’daki yazımda derleyebildiğim olgu ve bilgileri olabildiğince ayrıntılı aktardım. Yazının yayımlanmasından sonra edindiğim bilgileri buraya ekliyorum. Meraklı okur için.

• Türkiye’nin yönettiği “Ulusal Kurtuluş Ordusu” bünyesindeki “Ulusal Kurtuluş Cephesi”ni oluşturan örgütlerden Ceyş el-Ahrar, Şukur el-Şam, Ceyş el-Nasır ve İkinci Ordu grupları, HTŞ’ye karşı savaşmayacakları anlamına gelen “tarafsızlık” duyuruları yaptılar. Bu, HTŞ’nin birçok yerde kayda değer direnişle karşılaşmadan ilerlemesini sürdürebileceği anlamına geliyor.

• Gece 20:00 sularından itibaren, HTŞ konvoylarının Maaret el-Numan’a yollandığına dair haberler duyuldu. Bunun neden beklenen bir gelişme olduğu ve bu küçük şehrin anlamı-önemi konusu için Duvar’daki yazıma bakabilirsiniz.

• İdlib’in güney ve güneybatısında kısa sürede muazzam egemenlik alanı kazanan HTŞ, kuzeyde, Türkiye'nin doğrudan denetimindeki Afrin’de de taarruzda. Deyr Balut ve Hezeviye köylerinde (Cinderes) ve Afrin sınırındaki TSK gözlem noktalarının birinin dibinde (Selva) TC destekli gruplarla, “Ulusal Ordu”yla çatıştı, haberlere göre, Simyan Tepesi’ndeki muharebenin ardından, Afrin’deki Ezidi köyü Besûfani’ye girdi.

• İdlib’in doğu sınırına (el-Mşeyrfi) Rusya destekli 5. Ordu yığınak yaptı: 250 asker, 57 mm’lik toplarla donatılmış 15 araç, 37 mm’liklerle donatılmış 10 araç, çeşitli makineli tüfekler ve anti-tank silahları taşıyan 30 pikap.

• HTŞ’nin İdlib’i ele geçirmesinin siyasî boyutu konusunda düşünmeye yardımcı olması amacıyla, örgütün hedefleri-ilkeleri: Şeriatın hakimiyeti, demokrasi ve sekülerizmin reddi. / “Kriminal rejime” (Şam) teslimiyet ve onun yeniden tesisine varacak siyasî sürecin reddi. / Müşavereye dayalı bir İslâmî hukuk sisteminin kurulması. / Etkin aktörlerle dengeli ilişkilerin kurulması. / “Muhacirlerin” (yabancı savaşçılar) vaziyetinin siyasî pazarlık konusu yapılmaması.

5 Aralık 2018 Çarşamba

İdlib'te çok yönlü çatışmalar

Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) ile Ankara’nın gözdesi Ahrar el-Şam arasındaki çatışmalar ikinci gününü doldurdu. Hama’nın kuzeyi ile İdlib’in batısındaki kırsal bölgede, Cisr el-Şuğur yakınında iki örgüt ağır silahlarla çarpışıyor. Syria Direct’e göre, HTŞ beş köyü ele geçirmeyi başardı. Örgütlerin Rusya-Türkiye arasındaki anlaşmayla öngörülen tampon bölgenin olabildiğince fazlasında denetim sağlamaya çatıştıkları anlaşılıyor. Sivil kayıplara ve yörede paniğe yolaçan çatışmalar, örgütlerin Suriye ordusu mevzileriyle aralarına güvenli bir mesafe koyarak uzaklaşmak gibi bir niyetleri olmadığını gösteriyor. Ağır silahlardan arındırılmış tampon bölge planı yürümeyecek gibi. Bu durumda, genel olarak İdlib’te çatışmasızlığın güvenceye alınması yolunda engeller artmaya başladı, diyebiliriz.

İdlib’in güneydoğusunda, Maaret el-Numan’a yaklaşık 10 km mesafedeki Cercenez köyü de, birkaç gündür Suriye ordusunun top ateşi altında. Halkın dörtte üçünün göçtüğü söyleniyor. Ankara’nın yönettiği Ulusal Kurtuluş Cephesi, son günlerde çeşitli mevzilerde Suriye ordu birliklerinin İranlı milislerle güçlendirildiğini ileri sürdü. UKC sözcüsü Naci Mustafa, kuvvetlerine “hazırlıklı olun” emri verdiklerini bildirdi.

1 Aralık 2018 Cumartesi

Refik gitti

Refik gitti. "Ondan kötülük gördüm" diyecek kimse çıkar mı? Çıkmaz bence. Spot yakıp kendine çevirmişliği var mıdır; başkalarının gözlerini kamaştırarak? Yoktur. Aklına gelmezdi spot yakıp kendine çevirmek. Gürültüsü kendinden önce gelen adamlardan mıydı? Asla. Gürültüsü yoktu. Üstüne ışık vurdursa, gürültü çıkarsa hakkı mıydı? Eh, böyle bir benbenben devrinde elbette hakkı olabilirdi. Yapmadı usta. Yapmadı. Beraber çok yer dolaştık. Cumhuriyet için, '90'ların ortalarında. "Küçülen Şehirler" diye bir röportaj için. Ben kullandım, o yanımda oturdu. Artvin, Kars, Kastamonu, Sinop, Kırklareli... Ben çektim, o yazdı. Çok güzel vakit geçirdik. Daha uyumlu yol arkadaşı tanımadım. Çok güldük beraber. Çok konuştuk. Tanıştık. Sonra az görüşebildik. Sevgimiz azalmadı. Birbirimizin farkında olduk. Onu hep sevdim, varlığını hatırladıkça içim ısındı. Şairliği ayrı; o konuda başkaları konuşsun. O çırağın o soruyu sorarkenki halini çok gördüm ben onda; bunu diyeyim, bitsin. Dostluk ve iyi insanlık bu kadar öne çıktı mı şairlik şu bu arkada kalıyor. Çok üzgünüm. Çok.

5 Kasım 2018 Pazartesi

Osman Kavala bir yıldır neden tutsak?

18 Ekim 2017’de Gaziantep dönüşünde Atatürk Havaalanı’nda gözaltına alınan ve 14 gün sonra, 1 Kasım 2017’de tutuklanan Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı ve iş insanı Osman Kavala’nın sanatçı, akademisyen, aktivist ve siyasetçi dostları, tutukluluğun birinci yılında Silivri’de bir araya geldi.

Ortak açıklamlarında Osman Kavala’ya Özgürlük taleplerini yenileyen sanatçı, akademisyen, aktivist ve siyasetçilerden oluşan dayanışma grubunda Ali Uçansu, Asena Günal, Aybike Haydaroğlu, Ayşe Gül Altınay, Ayşegül Devecioğlu, Banu Cennetoğlu, Biray Kolluoğlu, Burak Delier, Bülent Aydın, Celalettin Can, Cem Erciyes, Çiğdem Mater, Deniz Yükseker, Emine Uşaklıgil, Esra Mungan, Fatih Özgüven, Fatma Gök, Gençay Gürsoy, Gül Kozacıoğlu, Gül Pulhan, Güliz Sağlam, Gürol Irzık, Hakan Altınay, Hüseyin Karabey, İlhan Sayın, İz Öztat, Jaklin Çelik, Jale Parla, Mehmet Ertan, Melek Ulagay, Murat Akagündüz, Murat Utku, Nadir Öperli, Nadire Mater, Necdet İpekyüz, Nilgün Mirze, Osman Bozkurt, Osman Savaşkan, Oya Baydar, Özcan Yurdalan, Refik Akyüz, Selin Söl, Semih Sökmen, Seren Yüce, Sevilay Demirci, Sezgin Tanrıkulu, Sibel Irzık, Şemsa Özar, Şemsa Özer, Tatyos Bebek, Timuçin Gürer,Yetvart Tovmasyan, Yamaç Okur, Yiğit Ekmekçi ve Zeycan Alkış yer aldı.

Ortak açıklama sanatçı İz Öztat tarafından okundu.

Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı ve iş insanı Osman Kavala’nın haksız tutukluluğunun birinci yılında, burada Silivri Cezaevi’nin önünde, “Neden?” diye sormak üzere buluştuk. Osman Kavala, neden bir yıldır, tutukluluğunun gerekçesini dahi bilmeden, savunmanın bütün araçlarından yoksun bırakılarak, hukuk dışı bir şekilde cezaevinde tutuluyor? Avukatlar tutukluluğa tam 10 kez itiraz ettiler, 10’u da reddedildi. Dosyada gizlilik kararı olduğu için neyle suçlandığını öğrenemiyoruz. Kuvvetli kanıtlar var deniyor, ne oldukları belli değil. Üstelik dosyaya bakan savcı dahi Kavala’nın ifadesini almadı.

Onun bu şekilde özgürlüğünden yoksun bırakılması, işkenceden farksızdır!

Anayasanın ve Türkiye’nin kurucuları arasında yer aldığı Avrupa Konseyi’ne bağlı bir kurum olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin benimsediği hukuk ilkeleri doğrultusunda, Osman Kavala’nın bir an önce serbest bırakılması, neyle suçlandığının açıklanması ve eğer gerekiyorsa, yargı önüne çıkarılması gerekir.

Onu tanıyanlara fantastik gelecek suçlamalarla içeride tutulan Osman Kavala, birinci yıl mektubunda “hayatımdan aylar eksiliyor. Bir an önce özgürlüğüme, aileme, dostlarıma kavuşmak istiyorum” diyor. Biz de hukuk açısından utanç verici bu durumun sona ermesini ve ailesi, dostları ve çalışma arkadaşları olarak ona kavuşmayı diliyoruz.

Osman Kavala derhal serbest bırakılsın!

25 Eylül 2018 Salı

Modriç'e ödül: Aşırı iyimser bir yorum

FIFA'nın dünyanın en iyi futbolcusu olarak bu yıl Hırvat orta saha beyni Luka Modriç'i seçmesi, dünyada başka her şey feci halde olmasaydı, başlıbaşına, insanlık adına umut yaratabilecek bir adım sayılabilirdi.

Sayamıyoruz. Sebebi mâlûm, futbol âlemi mâlûm, FIFA mâlûm. Yine de Messi veya Ronaldo gibi göz alıcı yıldızlar yerine, futbol oyununu "derinden" seyreden ve sevenler dışında kimsenin pek yüz vermeyeceği, ufak tefek orta sahacının onurlandırılması bu devirde ilginç ve aykırı bir tercih.

Devir, Ronaldo'nun parıl parıl parlayan kaslarının devri. Burada teşhis kolay. Messi ayrı konu. Onu tek başına bir makama yerleştirmek, tam da Messi'yi bu kadar büyük futbolcu yapan özelliğin, büyük hünerini takım oyuncusu olarak kullanmayı öğrenebilmiş ve sindirmiş oluşunun inkârı. "Etrafında" Barcelona ağı olmaksızın Messi Messi değil, hepimizin bildiği üzre. Ronaldo, döneme daha çok yakışıyor. Asla kötü niyetli futbolcu değil, bir tek bu özelliği azıcık "eski" kalıyor olabilir. Döneme yakışması daha çok şundan: Takım oyunu oynamaya kalkıştığında kuvveti, kabiliyeti, mahareti azalıyor; yarıya iniyor neredeyse. En kurt teknik direktörün bile yapabildiği, eğer Ronaldo varsa, topun ona "açılması"nın ötesine geçmiyor aslında. Bu işten bol para kazandıkları için, dünyanın en basit verkaçında bile uzun taktik hazırlıklar keşfetmeye hazır futbol medyası erbâbına bakmayın.

Her neyse, futbolla sadece taraftarlık dışında derdi olan varsa, FIFA'nın Modriç kararına sevinmiş olmalı. Modriç, Ken Loach'un "Looking for Eric" filminde Cantona'ya söylettiği şeyin ete kemiğe bürünmesi olarak tanımlayabileceğimiz futbolculardan. Filmi görmeyenlerden özür dileyerek, sürprizi kaçıracak şeyi burada aktarmak zorundayım. Kahramanımız, postacı Eric Bishop, beklenmedik şekilde hayatına giren Eric Cantona'dan, futbol oynadığı dönemden kendisinde en çok iz bırakmış, en müthiş anısını öğrenmek ister ve durmadan tahminlerde bulunur. Tahminleri hep Cantona'nın attığı muhteşem gollere dairdir. Sonunda Cantona'nın seçip aktardığı anıysa, bir gol değildir. "Bir gol değil," der Cantona, "bir pas." Pası görürüz. Hakikaten muhteşemdir. Modriç gibiler, meslek hayatı tribünleri ayağa kaldıran göz alıcı tekil eylemlerden değil, paslardan örülü futbolcular. Evet, konumları gereği. Ama zaten hoşumuza giden de bu konum:)

Modriç'in mevkiinde oynayan futbolcular, oyunu idare edenler, "on numara"lar, kimi zaman bu konumlarından ötürü fazla mağrur, takım arkadaşlarına tepeden bakan, sevimsiz tipler olabiliyorlar. İşin kötüsü, bunu maç seyircisi de hissedebiliyor. Ama herkesi idare edip, yalnız kendi takımının değil doğrudan maçın ritmini, karakterini de belirleyebilen, buna karşılık, tek şımarıklığını, bencilliğini görmediğimiz, karşı takımdan gördüğü saygıyı da hissedebildiğimiz, bu arada, hemen her oyunda herkesten fazla koşmak, her yere yetişmek zorunda olan orta sahacı, futbolun en muazzam güzelliği; nâçizâne bana göre. Xavi'yi, Pirlo'yu seyretmek, zaman zaman basitçe futbol seyretmekten fazla, daha zengin bir eğlence olabilirdi. Modriç de bu sınıftan.

Modriç'e verilen ödül, yardımlaşarak oynanmak zorunda olan bir oyunun bu özelliğinin vurgulanması kabul edilebilir; benim gibi, orta sahacılardan yana şiddetle taraf olanlarca. Belki başkaları da Ronaldo ile Modriç'i yanyana koyup üstüne düşünebilir.

"Yine de bişeydir" diyerek bitireyim.

23 Eylül 2018 Pazar

İdlib'te anlaşmanın geri planına dair iddialar

Middle East Eye’da Ece Gökçesedef’in İdlib’teki Türkiye-Rusya anlaşmasının geri planına ışık tutan bir yazısı yayımlandı. Yazıdaki bilgiler, “anlaşma sürecinde görev almış Türk yetkililer” ve “sahadaki Türk güvenlik kaynakları”na dayanıyor. İngilizce’cilere yazının tamamını okumalarını tavsiye ederim. Öne çıkan bazı bilgileri burada kısaca aktarmayı yararlı gördüm. Hepsi, adlarının gizli kalmasını isteyen sözkonusu kaynakların Gökçesedef'e aktardığı iddialar:

• Silahtan arındırılmış bölgedeki gruplar, ağır silahlarını TSK’ya değil, İdlib’teki öbür birimlerine devredecek. Yani ağır silahlar örgütlerinde elinde kalacak.
• Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) elemanlarının yüzde doksanı Suriyeli. Türkiye ve Rusya, bunların “Suriye hükümetinin sorumluluğundaki polisiye vakalar” olarak değerlendirilmesi üzerinde anlaşmış. TSK ile uyumlu çalışmayı kabul etmeyecek silahlı muhalifler, bu durumda, Suriye polisine teslim edilecek.
• M5 ve M4 karayollarında güvenli gidiş geliş Türkiye’nin garantisinde. Hâlihazırda M5 karayolunun bir bölümünü HTŞ denetliyor. Kontrol noktaları var. Ankara’nın bunları kaldırma ve yolları trafiğe tamamen açma işini halletmesi bekleniyor.
• Ankara ile Şam arasında bir şekilde doğrudan temas kanalı oluşturulmaya çalışılıyor.
• Silahlı muhalifler Suriye ordusu karşısında çekilmeyi kabullense ve İdlib’e Şam hakim olsa bile, Ankara elindeki on iki gözlem noktasını bırakmaya niyetli değil; siyasî süreç başladığında, "şu ana kadar elde edileni koruyabilmek için" bunları koz olarak kullanmayı hedefliyor.

Bunlar sürece dair değerlendirme ve öngörüleri etkileyebilecek, değiştirebilecek iddialar.