3 Kasım 2019 Pazar

Osman Kavala'dan ikinci yıl mesajı

Keyfî tutukluluğunun ikinci yılında Osman Kavala'nın kaleme aldığı metin:

Silivri’de ikametimin ikinci yılı tamamlandı. Eşimin, ailemin ve tüm dostların desteğiyle bu eziyet dönemini en az hasarla geçirmeye gayret ediyorum.
 
Buradayken komşularımın, tanıdıklarımın tahliye edilmeleri karamsarlığımı hafifletiyor. Karşı komşum sevgili Eren Erdem’in tahliye olmasına çok sevindim. Bizim mahkemede üç celse gerçekleşti. Yapılan savunmalarda suçlamaların delile dayanmadığı, suçlananların şiddete yönelik hiçbir faaliyette bulunmadıkları, aralarında da örgütsel bir bağ bulunmadığı bence yeteri kadar açıklık kazandı.

Savunma avukatları, kurgusu, hukuk dışı yapılan telefon dinlemeleri ve ihbar mektuplarıyla, bu iddianamenin Gülencilikle suçlanan polis ve savcıların çalışmasına dayandığını ortaya koydular.

Bu iddianame adalete hizmet işlevini yerine getirmekten uzak; Gezi Protestolarına katılanları itibarsızlaştırmaya ve benim tutukluluğumu devam ettirmeye yarıyor. Bu iddianamenin savunulmasının yargıyı yanıltma yöntemlerine ve bunları üreten anlayışa onay verilmesi anlamına geldiğini düşünüyorum.

İddianamede temel deliller olarak kullanılan, ama delil niteliği taşımayan, hukuksuz biçimde elde edilmiş telefon konuşmalarıyla benim ve diğer suçlananların cezaya çarptırılmasının mümkün olmayacağını hakimlerin de gördüklerine eminim. Ancak, olsa olsa kısa tutuklamalar için geçerli olabilecek, tutuklama için kesin delil gerekmez akıl yürütmesi sonucu tutukluluğum uzatılmakta, yargılama sürecine paralel bir infaz gerçekleşmekte.

TBMM’de kabul edilen yargı reformu paketinin hazırlanış nedenlerinin en önemlisi yargısal tasarrufun meşruiyetine zarar veren temel hak ve özgürlüklere yapılan orantısız müdahaleler olarak açıklanmıştı. Kanaatimce tutuklama sürelerine sınır konması, bu vahim durumu gidermeye yetmeyecek, zira temel hak ve özgürlüklere yapılan müdahalelerin meşruiyet zemininden uzaklaşmasının asıl nedeni tutuklama sürelerinin uzaması değil; tutuklama sürelerinin uzaması sorunun nedeni değil sonucu.

Sorunun kaynağında somut delil ortaya konmadan ağır suçlamaların yapılmasını, tutuklama ve mahkumiyet kararları verilmesini meşru gören bir tavır, hukuku araçsallaştıran bir anlayış bulunuyor.

Gerçek bir yargı reformu için kişi özgürlüğünün en temel insan hakkı olduğunun kabul edilmesi gerekir. Bu olursa, hiç kimsenin, hiçbir siyasetçinin ya da kamu görevlisinin, bu kutsal hakka keyfi olarak müdahale etme yetkisine sahip olmadığı anlaşılacaktır.

10 Ekim 2019 Perşembe

Osman'ın avukatları durumun vahametini anlattı

Gezi Parkı olaylarına ilişkin 8 Ekim 2019 Salı günü İstanbul 30’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava duruşmasında Osman Kavala'nın tutukluluğunun devamına karar verildi. Kararın açıklanması sonrasında bugün Kavala’nın avukatları tarafından bilgilendirme ve değerlendirme toplantısı düzenlendi. Toplantıya Av. Köksal Bayraktar, Av. Deniz Tolga Aytöre ve Av. İlkan Koyuncu katıldı.

Av. Köksal Bayraktar, mahkeme başkanının üçüncü kez değiştiğini ifade ederek şunları söyledi:

"Duruşmalardan önceki süreç farklı bir başkan tarafından yürütülüyordu. Silivri’de yapılan ilk duruşmada başkanın değiştiğini gördük. İkinci duruşmaya başkanlık yapan hakim Kavala için ara kararına tahliye edilmesi yönünde karar bildirmişti. Fakat üye iki hakim tahliyeye karşı çıktığı için Osman Kavala tahliye edilmedi. Daha sonra bu hakim de değişti ve bu kez üçüncü mahkeme başkanıyla karşılaştık.

7 Ekim 2019 Pazartesi

DAİŞ için yeni fırsat

DAİŞ’in (IŞİD) doğuşu ve yükselişini, yayılmasını, zaferlerini, dayandığı manevî-toplumsal tabanı, pratikte kurduğu ilişkileri, gördüğü desteği azıcık bilen, “süreci izleyen” herkes şu anda (Suriye'de ABD'nin, sınırdan çekilip Fırat'ın doğusunu Türkiye askerî harekâtına açma kararı ertesinde) dehşet içinde. Meselenin yalnız DAİŞ'le ilgili kısmına dair bir-iki şey söyleyeceğim; büyük ölçüde kayda geçsin diye. Dolayısıyla, militarist seferberlik eşliğinde yürütülecek kanlı seferin Türk ve Kürt halklarının gelecek kuşaklarının omuzlarına -mevcutlara ek olarak- nasıl korkunç yük bindireceğine, yani esas konuya burada girmiyorum.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “biraz abartılıyor” dediği DAİŞ’çi sayılarının abartılmamış hali bile bölgeye uzun yıllar kan kusturacak kadar. Çoğu derme çatma hapishane ve kamplardaki on binlerce DAİŞ’çiye ek olarak, yeraltında 20-30 bin militan olduğu tahmin ediliyor. Bunlar son zamanlarda sayısı giderek artan eylemler yapıyorlar ve kimi yörelerde yerel aşiretlerden-halktan -bazen gönüllü bazen zorunlu- destek bulabiliyorlar. DAİŞ'in yerel halktan destek bulması çoğu zaman konjonktürle de ilgili: yani başarı, desteğin yayılmasını getiriyor. SDG’nin elindeki 60-70 bin DAİŞ’çi “ailesi”nin başında, birkaç yüz muhafız var. Olası TC harekâtında savaşmak için güçlerini kaydırırlarsa -başka çareleri mi var?-, zaten kontrolu zor kamp ve hapishanelerden kitlesel firar olabilir -ki, bu DAİŞ’in uzmanlık sahalarından sayılır. Daha önce Irak'ta düzenledikleri kitlesel firar eylemlerinin örgütün tarihinde özel yeri var. Ayrıca, Ebubekir el-Bağdadi‘nin "firar edin" talimatı içeren son sesli mesajı üzerine DAİŞ'çilerin tutulduğu birçok kampta çeşitli girişimler görüldü. Örgüt bu işi çok daha ciddî tertiplemeye kalkışabilir. Olası operasyon zaten kanlı ve kaotik ortam yaratacak. SDG-YPG güçleri ile TSK ve Ankara'nın getireceği Suriyeli cihatçı güçleri arasındaki çatışmalara belki yerel Arap-Kürt kavgaları eklenecek. Bu esnada DAİŞ’in yine birtakım yörelerde denetimi ele geçirdiğini görebiliriz.

Ankara-Washington, daha doğrusu iki devletin başkanları arasındaki son telefon anlaşmasından sonra, DAİŞ'li tutuklular meselesinin nasıl halledileceğine dair telaffuz edilenler, kafamızı açmak yerine daha çok karıştırdı. ABD Başkanı Donald Trump, "biz onlarla savaştık, yüzde yüz yendik, tutukluları geldikleri ülkeler kabul etmiyor, bize de pahalıya geliyor, hem onlar sizin mahalleden, ne halt ederseniz edin" demeye getirdi. Erdoğan ise, "onları oradan nasıl derdest ederiz, ona bakıyoruz" gibi bir söz söyledi. 60 bin kadar tutuklunun bulunduğu kamp, "güvenli bölge" adı altında elkonacak bölgenin çok uzağında! "Derdest etmek" için oraya gitmeniz veya topraklarına girip savaşacağınız YPG ile anlaşma yapmanız, onların bu tutukluları getirmesini sağlamanız lazım. Akıl kârı mı? DAİŞ'lilerin sorumluluğunu üstlenmek hem bu bakımlardan hem de zaten genel olarak, nasıl mümkün olabilir?

Ankara muhtemelen, DAİŞ’in ilk yükseliş zamanlarındaki gibi bir “karşılıklı anlayış” ve işbirliği havasının egemen olacağını öngörüyor ve bu yeniden toparlanma aşamasında örgütün TSK ile karşı karşıya gelmeyi göze alamayacak oluşuna bel bağlıyordur. Ayrıca DAİŞ'in Türkiye topraklarındaki eylemlerinde, adalet ve demokrasi için meydanlara çıkanlar, solcular, mitinge veya düğüne gelmiş Kürtler, lüks eğlence yerinde yılbaşı kutlayan küffar tayfası can veriyor, iktidar koalisyonu destekçilerinin burnu kanamıyor; DAİŞ'in yeniden yayılması, etkinleşmesi tehlikesi belki bu yüzden de Ankara'daki muktedirleri o kadar rahatsız etmiyordur.

Sonuç olarak, DAİŞ meselelerine yakın herkesin endişesi aynı: dünya DAİŞ'in yeniden yükselişini izlemeye ve sonuçlarına katlanmaya hazırlanmalı. ABD Başkanı, "bize ne" diyor, "onların hepsi çok uzakta". Yanlış sayılmaz. Fakat bönce. El-Kaide de Afganistan'ın dağlarındaydı, New York'u kalbinden vurabildi. Sebebi coğrafî uzaklık da ideolojik-pratik yakınlık da olsa, DAİŞ gibi bir örgütün yeniden yükselişinden zarar görmeyeceğini sanmak akıllı mantıklı hiçbir devlet yöneticisinin yapacağı iş değil. Fakat işte, bize de bu akıl mantık uzak; "coğrafî" bakımdan.

2 Ağustos 2019 Cuma

Nursultan toplantısı - Absürd durumlar

Kazakistan'ın başkenti Nursultan'da (eski Astana) yeni (on üçüncü) Rusya-İran-Türkiye "yüksek düzeyli" toplantısı. Bu defa Irak ile Lübnan da gözlemci statüsünde Suriye (özel olarak İdlib) konulu toplantıdaydı.

"Alınan kararlar" başlığı altında sıralanacak hayatî, beklenmedik şeyler yok. Dışişleri'nin açıkladığı sonuç metninde daha çok temenniler yeralıyor, diyebiliriz. Müstakbel Anayasa komitesine dair ifadeler ilk bakışta göründüğünden önemli olabilir. Bazı noktalarsa tek kelimeyle absürd bir müsamere manzarası yaratıyor.

1. Üç devlet, "Soçi Mutabakatı"na bağlılıklarını teyit ettiler. Yani İdlib'te cihatçı bölgesiyle Suriye ordusu mevzileri arasında 20 km'lik askerden-ağır silahtan arındırılmış bölge hedefi geçerli. Ötesi de: İdlib'te "gerginliği azaltma bölgesi statüsünün muhafazası" da öngörüldü. Dolayısıyla Suriye ordusunun bölgeyi bütünüyle ele geçirmeye yönelik harekâtına üçlü toplantıdan onay çıkmamış, aksine, TC gözlem noktalarının varlığı ve cihatçı gruplar üzerindeki Ankara himayesinin devamı yeniden tanınmış oldu. Peki bunun fiilen geçerliliği var mı?

23 Temmuz 2019 Salı

İdlib'i merak eden varsa...

Türkiye Cumhuriyeti'ne ait olmadığı halde behemahal olacağı varsayılan ve plaka numarası tartışılan başka ülke topraklarından biri, eskisi gibi iştahla, ihtirasla mevzu edilmiyor. Sebebi belli: büyük kısmını oluşturan eyaletin adıyla anıp kabaca "İdlib" dediğimiz, esasında Halep'in batı, Hama ve Lazkiye'nin kuzey bölgelerini de kapsayan Suriye toprakları, Rusya ve Suriye uçakları ve helikopterleri tarafından yerle bir ediliyor, Ankara'dan da herhangi bir itiraz yükselmiyor.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne (SOHR) göre, iki günde hayatını kaybedenlerin sayısı, Suriye askerleri ve milisleriyle birlikte yüzü geçti. En çok can kaybı, silahlı cihatçılarla Suriye ordusu arasındaki sözde askersiz-silahsız kuşakta meydana geliyor. Bu kuşağın silahlı güçler ve ağır silahlardan arındırılması konusunda varılan ama yüzde biri bile uygulanamayan Soçi anlaşmasına atfen kuşak, SOHR’un haberlerinde “Putin-Erdoğan bölgesi” diye adlandırılıyor, haberler, “Putin-Erdoğan bölgesinde dün de şu kadar kişi öldürüldü” diye veriliyor.

Bu defa uzun uzun bilgi aktarmayacağım, yalnız son yirmi dört saat içerisinde bombalanan yerleri (mor daireler) gösteren bir harita sunuyorum. Üstüne bir şey söylemek de anlamlı olmayacaktır. Her zamanki gibi, üstüne tıklayarak haritayı büyük görebilirsiniz.

17 Mayıs 2019 Cuma

Lur Kaghak (Sessiz Şehir)

Vomank grubu için bir klip yaptık. Gençer Yurttaş (Instagram'daki fotoğraflarını tavsiye ederim) ile birlikte çektik, grup üyeleri de çekim ekibi gibi çalıştı. Birlikte güzel vakit geçirdik, çekim arasında terasta mangal bile yaptık. Ortaya çıkandan da hep birlikte memnun kaldık. Yani bunca felaketin ortasında güzel bir çalışma zamanı geçirdik, içine beraber eğlenmeyi de katabildik ve güzel olduğunu düşündüğümüz bir klip ortaya çıkardık.



Parça, Vomank'ın "Panalik" albümünden: Lur Kaghak. Türkçesi: Sessiz Şehir. Parçanın sözleri şöyle:
Yalnız ve sessiz gece yarısında
Sorularla, uykusuz, tatsız,
Geri dönmeni bekliyorum,
Çabuk gel...

Binlerce sorunumuz var kavga etmek için,
Binlerce yara verdik birbirimize,
Keşke aniden gelseydin
Ve unutsaydık hepsini...

Yalnız ve sessiz gece yarısında,
Hikayemize inanarak,
Geri dönmeni bekliyorum,
Çabuk gel...

Binlerce sorunumuz var tartışacağımız,
Sonsuz yaralar; onaracağımız,
Keşke aniden gelseydin
Ve unutsaydık hepsini...

Birer birer sayalım yıldızları,
Yarın doğmasın güneş,
Yalnız biziz, yalnız biz
Bu sessiz şehrin sahipleri...

Yalnız ve sessiz gece yarısında,
Kediler bile uykuda,
Sokak lambaları da sönecek
Çabuk gel...

Sorunlarımız var hala çözeceğimiz,
Ve öpüşmek için nedenlerimiz,
Keşke aniden gelseydin
Ve başlasaydı herşey...

Birer birer sayalım yıldızları...
Vomank (Kimileri) hakkında bilgi ve grubun başka marifetleri ve parçaları için sitelerine göz atabilirsiniz.

8 Mayıs 2019 Çarşamba

İdlib Harekâtı sonunda tam gaz başladı

Değerli okurlar, kendi siyasî depremimizden ötürü ilgilenmezsiniz diye Suriye-İdlib’teki gelişmeleri aktarmakla uğraşmıyorum. Orayı izleyen başkaları da, gördüğüm kadarıyla, muhtemelen aynı nedenle, böyle yapıyor. Halbuki bir dönemin en can alıcı konusu olan “İdlib operasyonu” (Rusya-Suriye-İran ve milislerin ortak harekâtı) başladı ve var hızıyla sürüyor. Şu ana kadar olana dair çok kaba ve kısa izlenim aktarayım. Kayda değer fizikî gelişme olur ve güvenilir bilgiler edinebilirsek yeni harita da yaparım. (Yayımladığım son harita için şuraya bakabilirsiniz. Yaklaşık iki ay öncesine ait, ama şu andaki haberleri izlerken yine de yararı olur.)

Görünen o ki, silahlı muhalif örgütler İdlib’in güneyini beklenenden kısa sürede kaybedecek. Genel olarak "İdlib" diye adlandırdığımız, Halep vilayetinin batısı, Hama vilayetinin kuzeyi ve Lazkiye vilayetinin kuzeyinden parçaları da kapsayan bölgenin doğu ve kuzeydoğusundan hava akınları, güney ve güneybatıdan hem hava bombardımanları hem kara harekâtı sürdürülüyor. Suriye ordusu ve milisler, güney ve güneybatıdan, mevzi kazanarak ilerliyor ve silahlı muhalifler açısından stratejik çeşitli yerleşim birimleri arasındaki bağlantıları kesiyor. Toprak denetimi ufaktan el değiştirmeye başladı. İlk elde, hem cihatçıların önemli karargâh ve mevzilerinden olan hem M5 karayolu üzerinde bulunan Han Şeyhun'un alınmasının hedeflendiği anlaşılıyor. Uçaklar ayrıca hem uluslararası karayolundaki (M5) kontrol noktalarını hem de batıda, Lazkiye sınırında, Cisr el-Şuğur yakınındaki cihatçı mevzilerini vuruyor.

TSK gözlem noktalarından ikisi doğrudan bombardıman ve çatışmanın göbeğinde. Zaten Suriye ordusu ve milisler ikisinin arasından ilerliyor. Üçüncüsü de çatışmanın ortasında kalmak üzere. “Silahtan arındırılmış bölge” vs. öngören Ankara-Moskova anlaşması fiilen bitti. Şu ana kadar 120 bin kişi yollara düştü, göç büyüyecek. Bazı işaretler, Türkiye'de İdlib'ten yeni bir mülteci akınına ilişkin hazırlıklar yapıldığı izlenimi uyandırıyor.

11 Nisan 2019 Perşembe

"Haysiyet" kitabı

Edebiyat Evi-Kıraathane, yeni bir kitap serisine başladı, serinin ilk kitabında Gaye (Boralıoğlu) ile "haysiyet" üzerine sohbetimiz yeralıyor.

[ GÜNCELLEME / 10 MAYIS: Kitap piyasada. ]

Kıraathane Kitapları'nın sunuş metni, Kitap Stüdyosu'na dair şu tanımı içeriyor:

"Kitap Stüdyosu'nda birbirine birşeyler anlatma, birbirini dinleme, birbiriyle konuşarak düşünme alışkanlığına sahip dostlarımızı konuk ediyor ve onlardan, hayatlarında, eserlerinde, duruşlarında önemli yeri olduğunu bildiğimiz bir konu üzerine konuşmalarını, bu konudaki fikirlerini konuşarak derinleştirmelerini istiyoruz. Onları kendi aralarında bir diyaloga davet ediyoruz yani. Birbirlerine ne söyleyeceklerinin, sözü nereye vardıracaklarının merakıyla, aralarındaki diyalogun daha geniş bir toplumsal konuşmanın başlamasına vesile olmasını dileyerek."

Bu doğrultuda, Yasemin Çongar'ın önerisiyle, haysiyet üzerine konuşmaya hazırlandık, Edebiyat Evi'nin "Kitap Stüdyosu" odasında iki defa biraraya geldik. Çayımız, kahvemiz, ikram edilen tuzlular-kurabiyeler eşliğinde uzun uzun söyleştik. Konuşma metni döküldükten sonra üzerinde oynadık, ekledik-çıkardık, düzeltmeler yaptık. Arada tekrar biraraya geldik, Skype görüşmeleri de yaptık. Ve ortaya "haysiyet" kavramını ya doğrudan ele aldığımız ya da etrafında dolaşıp ilgili ne varsa dokunmaya çalıştığımız bir kitap çıktı.

Kitap Stüdyosu'nun bu girişimini çok hayırlı bulduğumu ifade etmek isterim. Biz -ya da bizden sonra, serinin daha sonraki kitapları için buluşup konuşacak ikililer- konu ettiğimiz kavramı yeterince derinlikli ve çok boyutlu ele alamamış olsak bile, tartışmanın yayılacağı okurlar mutlaka düşünme-tartışma sürecini genişletecek, derinleştireceklerdir. "Haysiyet" kavramı, hatırlamamız, üstüne basa basa ortaya sürmemiz, konu etmemiz, başlıbaşına iş edinmemiz gereken değerlerin başında geliyor. Düşünce, tartışma sürecimizin ve ortaya çıkan metnin bu kavramın hayatımızda kaplaması gereken yere oturmasına katkıda bulunması dileğiyle...

15 Mart 2019 Cuma

Osman Kavala’dan 500. Gün Açıklaması

Benim ve aralarında Gezi olaylarıyla ilgili suçlarından beraat etmiş olan Taksim Dayanışması sözcülerinin de olduğu 16 kişi hakkındaki iddianame mahkemeye sunulup kabul edilmiş bulunuyor. İddianamede yöneltilen ağır suçlamalarla sözü edilen olay ve bulgular arasındaki kopukluklar ve zıtlıklar kolayca fark edilebilir nitelikte.

İddianamede, Gezi olaylarının George Soros tarafından planlanmış bir tertip olduğu, onun kaynaklarıyla benim tarafımdan finanse ve organize edildiği kurgusu temel alınmış. Bu iddia, gazete yazılarına ve FETÖ’nün Emniyet’te aktif olduğu dönemde hazırlanmış raporlara, fezlekelere ve ihbarlara dayanıyor. Ancak, iddianamede anlatılan olayların seyri ve aktarılan konuşmalar, bu kurguyla çelişir nitelikte. İddianamede sık sık tekrarlanan kaos ortamı yaratmak için Gezi eylemlerini sürdürmek, derinleştirmek ve yaygınlaştırmak amacıyla sivil toplum kuruluşlarını yönlendirmiş olduğum iddiasına dayanak oluşturabilecek hiçbir konuşma ya da faaliyet yok.

Taksim Dayanışması’nın düzenlediği basın toplantısında da belirtildiği gibi, Gezi olaylarının içerden veya dışardan bir yöneticisi, yönlendiricisi, talimat vereni, tepe örgütü veya finansörünün olması söz konusu değildir.

Bu iddianamede yer alan tüm suçlamaların beraatla sonuçlanacağına inanıyorum. Ancak, böyle bir iddianamenin hazırlanmasını 16 aydır tutuklu olarak bekledim. Mahkeme tarihi de Haziran sonu olarak belirlenmiş olduğundan, tahliye olmadığım takdirde ilk duruşmaya kadar 18 ay cezaevinde kalmış olacağım. Yiğit Aksakoğlu da, 7 ay tutuklu kalmış olacak. Aralarında Ankara Barosu, İzmir Barosu, Diyarbakır Barosu, Van Barosu, Uluslararası Af Örgütü ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın da bulunduğu 17 kurum tarafından yapılan açıklamada vurgulandığı gibi, bu durum ülkemizdeki uzun tutukluluk uygulamalarının tedbir niteliğinden çıkıp cezaya dönüştüğünü gösteriyor. Daha önce aynı eylemlerden dolayı haklarında takipsizlik ve beraat kararı verilmiş olan Taksim Dayanışması sözcülerinin bu davada yeniden yargılanmaları da çarpıcı bir hukuk ihlali.

Gezi olaylarının hükümeti devirmek üzere planlanmış dış kaynaklı bir teşebbüs olduğuna gerçekten inananlara şunu hatırlatmak isterim: haklı ve meşru taleplere dayanan kitlesel protestolar, dünyanın her yerinde, otoriter rejimlerde olduğu gibi demokrasilerde de ortaya çıkabilir ve çıkmıştır. Demokrasinin kurum ve kurallarının çalıştığı, seçimlerin özgür ortamda yapıldığı ülkelerde, bu tür protestolar hükümetlerin devrilmesine değil, tepki çeken kararların ve uygulamaların yeniden gözden geçirilmesine ve düzeltilmesine neden olur. Demokrasilerde karar alma ve uygulama süreçleri demokratik olmayan toplumlara göre daha zor olabilir ve daha uzun sürebilir. Ama sürecin sonunda varılacak sonuç, sürecin zorluğuna ve uzunluğuna katlanmaya değer olduğunu gösteren bir sonuç olacaktır.

Osman Kavala

13 Mart 2019 Çarşamba

İdlib'te yoğun bombardıman başladı

Rusya: HTŞ'nin silah depolarını Türkiye ile koordinasyon içerisinde vurduk

Suriye Savaşı'nın son iki perdesinde, İdlib ve "Fırat'ın doğusu"nda oyun yavaş yavaş kızışıyor. Fırat'ın doğusu daha çok diplomatik ve siyasî manevraların konusu olurken, İdlib'te Suriye ordusunun sabırsızlandığı, şimdiye kadar Rusya'nın durdurduğu geniş çaplı saldırı başlıyor. Bir anda dört koldan girişilecek bir saldırı olmayacağa benziyor. Bir-iki haftadır Suriye topçusunun zaman zaman dövdüğü yerleşim birimleri ve silahlı muhalefet (ağırlıkla Heyet Tahrir el-Şam) mevzileri artık daha yoğun ve sürekli ateş altında.

Suriye jetleri bugün sahnede daha fazla göründüler. Özellikle M5 ve M4 karayollarına yakın muhalif mevziler yoğun şekilde bombalanıyor. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi'ne (SOHR) göre ardarda 12 hava akınına hedef olan, tam 60 roketin atıldığı hedefler var, başka kaynaklara göre 81 karadan karaya füzeyle vurulan, yangın bombalarıyla yakılan yerler var. Bu arada TSK zırhlı araçları, ÖSO'cuların eşliğinde devriye gezmeye başladı ve Rusya+Suriye bombardımanlarına hedef olmaktan korkan halk tarafından belli ki büyük beklentiyle karşılandı. İlişikteki haritada, TSK gözlem noktaları ve Suriye bombardımanının hedef aldığı yerler var. Harita (büyük görmek için üzerine tıklayın), fazlasıyla riskli bir manzaraya işaret ediyor.

[ GÜNCELLEME / 21:30 ]
Rusya savaş uçakları bugün İdlib üzerinde yoğun faaliyet halindeydi. İdlib'te pek çok hedefi vurdular. On kadar ölünün, onlarca yaralının olduğu ileri sürülüyor. İdlib'in doğusundaki bir kamp -muhaliflere göre mülteci kampı- da vuruldu, orada da çok yaralı var, haberlere göre. Üç Rusya savaş uçağı sadece İdlib şehrinin batı kesimindeki dış mahallelere ondan fazla akın yaptı. Yine Rusya jetleri, İdlib şehir merkezinde, hapishanenin bulunduğu bölgeye sekiz akın yaptı. Hapishane binası sıkı hasar görmüş olmalı ki, "onlarca" (seksen kadar) tutuklu ve mahkûm buradan kaçmayı başardı. Kimi koşar adım, kimi hızlıca yürüyerek, ellerinde torbaları, yol kenarından uzaklaştılar, videoları var. Bazı tutuklu ve mahkûmların da hava saldırılarında can verdiği bildiriliyor.

Rusya Savunma Bakanlığı'nın açıklaması işlerin bundan sonraki gidişatını ve Ankara'nın HTŞ başta, silahlı muhalefetle ilişkisini temelden etkileyecek nitelikte. Rusya Savunma Bakanlığı, "HTŞ'nin silah depolarını vurduk ve bunu Türkiye ile koordinasyon içerisinde yaptık," dedi! Bunu iktidar propaganda aygıtından Daily Sabah'ın da aynen böyle aktarması, durumun ciddiyetini artırıyor.

27 Şubat 2019 Çarşamba

Erbakan'ın tebessümü

İnsan haklarına saygılı, demokrat bildiğimiz insanlar bile "Necmettin Erbakan'ın aziz hatırası"nı yâd ediyorlar. Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Saadet Partisi kurucusu ve lideri, başkasının hakkına hukukuna saygılı, bilge bir siyaset adamı muamelesi görüyor. Erbakan bu değil. Haydi, yaşı nedeniyle Erbakan'ı "canlı izlememiş"leri görmezden gelelim. Bugünün gayet aklı başında, vicdanı sağlam bildiğimiz birtakım insanlarının dahi Necmettin Erbakan'dan müstesna bir siyaset şahsiyeti çıkarma çabası umutsuzluğa sevk edici.

Erbakan, 12 Eylül öncesinde yükselen sola, işçi-emekçi hareketlerine karşı rejimin savaş bloku olarak kurulan "Milliyetçi Cephe" hükümetinin devlet bakanı ve başbakan yardımcısıydı. Devletin bilumum gizli ve kirli işlerinden haberdar, dolayısıyla cinayetlerin, katliamların, karar vericisi değilse bile icra makamındakilerin yanıbaşındaydı. Adalet Partisi (Demirel), MHP (Türkeş, "komandolar", vs.) ve Cumhuriyetçi Güven Partisi'yle (CGP - Turhan Feyzioğlu, "devlet") birlikte giriştiği 1975'teki ilk MC deneyinin maksadı, işlevi ve yarattığı toplumsal tahribat ortadayken, 1977'de, Güven Partisi'ni dışarıda bırakarak oluşturulan İkinci MC'de de yeraldı.

6 Şubat 2019 Çarşamba

Geçiş üstünlüğü yayanın olacakmış!

İçişleri Bakanlığından SMS geldi. “Artık geçiş üstünlüğü yayaların,” diyor. Yoksa yeni bir medeniyet hamlesi mi? Fakat böylesi bize uymaz. Türk-İslâmcının bunca senelik iktidarı ve yeryüzünü kendine benzemeyene zindan etme ve en ufak münafık filizin kökünü kurutma gayreti kâr etmemiş. Medeniyet yine yanlış yerde aranıyor. Tamamen Batı taklitçiliği! Biz itibarımızı altımızdaki beygir gücüyle ölçeriz. Öyle nazenin nazenin salınıp, karşıdan karşıya geçecek yaya falan kollamayız. Kavşakta, virajda bekleşen yaya varsa durup da yol vermeyiz! Haydi yiğitler, boşa çıkaralım bu yumuşak, kırıtık hallerini! "Geçiş hakkını kendinde sanan yayayı sekiz otomobil ardarda çiğnedi" haberleri için vatan aşkına, millet aşkına, Allah aşkına basın gaza!