21 Eylül 2017 günü, Türkiye baskılar-yasaklar tarihi ölçüleriyle bile hayli çapsız, düşüncesizce ve beklenmedik görünen bir icraatla karşılaştık: Beyoğlu Kaymakamlığı, evet, içişleri bakanlığı, vali değil, artık her şeye karar veren tek ağız da değil, kaymakamlık, Musa Anter ve Özgür Basın Şehitleri Yarışması Ödül Töreni’ni yasakladı. Gerekçe… yok. Evet, yok. “Yasaklanmıştır” dediler.
Kürt meselesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kürt meselesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Eylül 2017 Perşembe
19 Nisan 2017 Çarşamba
Kayyım atanan yerlerde Kürt oyları
Belediyelerinden seçilmiş insanların sürüldüğü, kiminin hapse atıldığı, yerlerine kayyım atanan 72 belediyenin 55’inde hayır çıktı.
Diyarbakır’da (bütün şehir) % 67,6,
Sur’da % 64,9,
Kayapınar’da % 69,1,
Van/Özalp’te % 78,6,
Başkale’de % 81,4,
Saray’da % 71,6,
Mardin/Nusaybin’de % 78,9,
Hakkâri’de % 72,6,
Şırnak/Cizre’de % 80,8,
Uludere’de % 70,6,
Batman’da % 67,9,
Ağrı/Diyadin’de % 68,1,
Doğubeyazıt’ta % 76,2,
Erzurum/Karayazı’da % 60,
Iğdır/Tuzluca’da % 61,9,
Muş/Bulanık’ta % 72,1,
Varto’da % 86,
Malazgirt’te % 71,5,
Dersim’de % 85,8,
Mersin/Akdeniz Belediyesi’nde % 76,3,
Kars/Digor’da % 71,2 oranlarındaki hayır oyları göze çarpıyor.
Kayyım atanan yerlerin 17’sinde evet çıktı:
Diyarbakır/Hani’de % 56,1’le,
Van/Gürpınar’da % 53,4’le,
Bahçesaray’da % 68’le,
Mardin/Artuklu’da % 58,2’yle,
Ömerli’de % 60,9’la,
Savur’da % 50,4’le,
Batman/Gercüş’te % 61,6’yla,
Siirt/Baykan’da % 53’le,
Ağrı/Tutak’ta % 56,5’le,
Erzurum/Hınıs’ta % 51,3’le,
Urfa/Viranşehir’de % 58,2’yle,
Bozova’da % 65,6’yla,
Bitlis’te % 60’la,
Mutki’de % 86,4’le (bu rekor!),
Hizan’da % 67,4’le,
Güroymak’ta % 56’yla,
Elazığ Karakoçan’da % 57,8’le.
Kürt illerinde, yakın zamanda yaşananlar, tehditler, birçok yerde sandıkların çevresinde polisin, jandarmanın, özel harekâtçıların, korucuların bulunması, rahat oy kullanamayıp geri dönen yurttaşların olmasının yanısıra oy verme ve sayım işlemleri sırasında tuhaf işler döndüğü yolunda güçlü şüpheler var. Tek bir hayır oyunun bile çıkmadığı, evet’lerin blok halinde bulunduğu sandıklar, meşhur mühürsüz zarflar gani. Kapısında sivil bir adamın kaleşnikofla beklediği "evet'çi" sandık fotoğrafı bile gördük.
Son iki yılda yaşanan maddî-manevî yıkım sürecine rağmen, özellikle kayyım atanmış yerlerde Kürtlerin boşvermedikleri, koyvermedikleri görülüyor. Gidip hayır oylarını atmışlar.
Buna rağmen, Türkiye’nin batısındaki muhaliflerin bir kısmına yaranamadılar. Referandumun hemen ertesi günü, “Erdoğan Kürtler sayesinde kazandı” muhabbetleri başladı. Artık epeyce sinir bozan ve pek tedavi edilebilir de gözükmeyen bu pişkin ve küstahça tavır hakkında uzun boylu konuşacak laf yok. İzan ve utanma arlanma duygusu sonradan kazanılamıyor demek ki.
Diyarbakır’da (bütün şehir) % 67,6,
Sur’da % 64,9,
Kayapınar’da % 69,1,
Van/Özalp’te % 78,6,
Başkale’de % 81,4,
Saray’da % 71,6,
Mardin/Nusaybin’de % 78,9,
Hakkâri’de % 72,6,
Şırnak/Cizre’de % 80,8,
Uludere’de % 70,6,
Batman’da % 67,9,
Ağrı/Diyadin’de % 68,1,
Doğubeyazıt’ta % 76,2,
Erzurum/Karayazı’da % 60,
Iğdır/Tuzluca’da % 61,9,
Muş/Bulanık’ta % 72,1,
Varto’da % 86,
Malazgirt’te % 71,5,
Dersim’de % 85,8,
Mersin/Akdeniz Belediyesi’nde % 76,3,
Kars/Digor’da % 71,2 oranlarındaki hayır oyları göze çarpıyor.
Kayyım atanan yerlerin 17’sinde evet çıktı:
Diyarbakır/Hani’de % 56,1’le,
Van/Gürpınar’da % 53,4’le,
Bahçesaray’da % 68’le,
Mardin/Artuklu’da % 58,2’yle,
Ömerli’de % 60,9’la,
Savur’da % 50,4’le,
Batman/Gercüş’te % 61,6’yla,
Siirt/Baykan’da % 53’le,
Ağrı/Tutak’ta % 56,5’le,
Erzurum/Hınıs’ta % 51,3’le,
Urfa/Viranşehir’de % 58,2’yle,
Bozova’da % 65,6’yla,
Bitlis’te % 60’la,
Mutki’de % 86,4’le (bu rekor!),
Hizan’da % 67,4’le,
Güroymak’ta % 56’yla,
Elazığ Karakoçan’da % 57,8’le.
Kürt illerinde, yakın zamanda yaşananlar, tehditler, birçok yerde sandıkların çevresinde polisin, jandarmanın, özel harekâtçıların, korucuların bulunması, rahat oy kullanamayıp geri dönen yurttaşların olmasının yanısıra oy verme ve sayım işlemleri sırasında tuhaf işler döndüğü yolunda güçlü şüpheler var. Tek bir hayır oyunun bile çıkmadığı, evet’lerin blok halinde bulunduğu sandıklar, meşhur mühürsüz zarflar gani. Kapısında sivil bir adamın kaleşnikofla beklediği "evet'çi" sandık fotoğrafı bile gördük.
Son iki yılda yaşanan maddî-manevî yıkım sürecine rağmen, özellikle kayyım atanmış yerlerde Kürtlerin boşvermedikleri, koyvermedikleri görülüyor. Gidip hayır oylarını atmışlar.
Buna rağmen, Türkiye’nin batısındaki muhaliflerin bir kısmına yaranamadılar. Referandumun hemen ertesi günü, “Erdoğan Kürtler sayesinde kazandı” muhabbetleri başladı. Artık epeyce sinir bozan ve pek tedavi edilebilir de gözükmeyen bu pişkin ve küstahça tavır hakkında uzun boylu konuşacak laf yok. İzan ve utanma arlanma duygusu sonradan kazanılamıyor demek ki.
4 Kasım 2016 Cuma
4 Kasım şuursuzluk ve acımasızlık bayramı
Aşağıdaki fotoğrafın orijinalini Duvar'ın "HDP protestolarına polis müdahalesi" haberinden alıp kesip biçtim, üzerinde oynadım ve 4 Kasım'ın tasviri, belgesi olsun diye buraya koyuyorum. (Fotoğrafçı belirtilmemişti, bu yüzden adını zikredemedim, bildiren olursa hemen eklerim.)
4 Kasım ileride, akıl ve vicdanla donanmış, aydınlık bir Türkiye'de şuursuzluk, gaddarlık ve acımasızlık bayramı olarak kutlanacaktır muhtemelen. Türkiye'de yaşayan milyonlarca insanın bugününü, kimbilir kaç kuşağın yarınını ziyan ediyorlar, koca ülkeye yazık ediyorlar. Diyecek söz bulamıyorum.
4 Kasım ileride, akıl ve vicdanla donanmış, aydınlık bir Türkiye'de şuursuzluk, gaddarlık ve acımasızlık bayramı olarak kutlanacaktır muhtemelen. Türkiye'de yaşayan milyonlarca insanın bugününü, kimbilir kaç kuşağın yarınını ziyan ediyorlar, koca ülkeye yazık ediyorlar. Diyecek söz bulamıyorum.
2 Ekim 2016 Pazar
Hülâsa: O iyi insandır, siz kötüsünüz
Baktığı yerden bakamazsınız, gördüğünü göremezsiniz.
Yazdığının tek satırını yazamazsınız.
Anlıyoruz öfkenizi.
Lâkin sizsiniz bu hale getiren kendinizi.
Ne giderilemez eksiklik bu sizinki.
İçinizde iyilik olaydı belki dua ederdiniz. Artık o da tutmaz.
Kürt diye içeri attığınız adam Türkçe'yi en iyi yazanlardan biri.
İçinizde iyilik olsa, çatlayıp patlamak yerine sevinirdiniz.
Hepsi bir yana, temiz insandır, iyi insandır o adam.
Siz olamazsınız.
Kelebek görseniz eziyor, çiçek görseniz bozuyorsunuz.
Size âlemin hain kötü adamlığı düştü.
Mutsuz etmeyi öğrendiniz; yakmayı yıkmayı.
Bari tövbe etmeyi bilseydiniz.
Murat Özyaşar’ın, kendi kuşağının öykücüleri arasında çok geçmeden ayırt edileceğini öykülerini ilk okuduğumda da düşünmüştüm. Doğu’nun içinden çıkıp edebiyatın kılcaldamarlarına yürüme cesareti vardı onda. İçinden çıktığı kültürün kendini kısıtlayabilecek bütün yaşamsal sıkıntılarından yazınsal yazının derinliğine dalarak kurtulabileceğini çok erken görmüştü.
"... berber razi'nin camı buğulanmış, gidip oraya harf harf dökülesim var..."
bi' aydır şu cümle üzerinde dönüp dönüp düşüyorum, sonra düştüğüm yerde binlerce parçaya ayrılıp sağa sola dağılıyorum. bu ne zulüm bi'şeydir, bu nası bi' çıldırmışlıktır?
su gibi akıyor diye tanımlanır hani bazı kitaplar; bu akmıyor, su gibi duruldukça duruluyor.
Murat ile Sibel üç hafta kadar önce Mavi Lorin'i aramıza katmışlardı.
Murat Özyaşar’ın ilk öykü kitabı “Ayna Çarpması”nı okuduğumda uzun zaman yolunu gözleyeceğim bir yazarla karşılaştığımı içten içe sezmiştim. Gerçekten de aradan geçen yedi yıl boyunca bekledim. Nihayet yedi yılın sonunda “Sarı Kahkaha” çıkageldi. Kitabı okuduğumda Murat Özyaşar’ın hangi yolları aştığını, yazısına neler eklediğini görünce şaşırmadım ama büyük bir sevinç duydum. Yolunu gözlemeye devam edeceğim için...
O sarı kahkahalar...
Her şeyi yaptırıyor anlatıcılarına! Askerlik anısı da anlattırıyor, taşra sıkıntısını da, ölen babasına Türk edebiyatının gördüğü en iyi ağıtlardan birini de yakıyor, varoluşsal dertlerine değiniyor! İster minimal biçimde, ister klasik üslupla olsun hepsinin hakkını veriyor, kimi zaman şiir de yazıyor cümlelerinin arasında!
Murat Özyaşar ismi, yayımladığı ilk öykü toplamı Ayna Çarpması'ndan beri akıllarda.
Akıllarda çünkü Özyaşar, daha bu ilk öykü kitabında "kendine ait bir oda" ayırmıştı edebiyat dünyasından. Yazarın, Ayna Çarpması kitabı yayımlandıktan sonra Haldun Taner ve Yunus Nadi gibi iki nitelikli edebiyat ödülüne değer bulunması da bu odanın Özyaşar'a ayrıldığının önemli göstergeleri aslında. Ona ayrılan bu oda ise oldukça korunaklı ve kendine has döşenmiş ziyaret edilesi bir âlemdi adeta. Geriye, Özyaşar tarafından bu odayı her yazdığıyla biraz daha genişletmek, daha kendinden bir evren haline getirmek kalmıştı ancak bunun için uzunca bir zaman beklemek gerekti. Çünkü Özyaşar, verimlerini hemen ortaya çıkarmak konusunda biraz çekingen davranan bir kalem açıkçası. Her ne kadar daha ilk öykü kitabıyla dikkatleri üzerine çekip kendi dönemindeki öykücüler arasında farklı bir yerde durduğunu hemen belli etse de, ikinci öykü kitabını okumak için yedi yıl beklemek gerekti.
Yazdığının tek satırını yazamazsınız.
Anlıyoruz öfkenizi.
Lâkin sizsiniz bu hale getiren kendinizi.
Ne giderilemez eksiklik bu sizinki.
İçinizde iyilik olaydı belki dua ederdiniz. Artık o da tutmaz.
Kürt diye içeri attığınız adam Türkçe'yi en iyi yazanlardan biri.
İçinizde iyilik olsa, çatlayıp patlamak yerine sevinirdiniz.
Hepsi bir yana, temiz insandır, iyi insandır o adam.
Siz olamazsınız.
Kelebek görseniz eziyor, çiçek görseniz bozuyorsunuz.
Size âlemin hain kötü adamlığı düştü.
Mutsuz etmeyi öğrendiniz; yakmayı yıkmayı.
Bari tövbe etmeyi bilseydiniz.
* * *
Murat Özyaşar’ın, kendi kuşağının öykücüleri arasında çok geçmeden ayırt edileceğini öykülerini ilk okuduğumda da düşünmüştüm. Doğu’nun içinden çıkıp edebiyatın kılcaldamarlarına yürüme cesareti vardı onda. İçinden çıktığı kültürün kendini kısıtlayabilecek bütün yaşamsal sıkıntılarından yazınsal yazının derinliğine dalarak kurtulabileceğini çok erken görmüştü.
"... berber razi'nin camı buğulanmış, gidip oraya harf harf dökülesim var..."
bi' aydır şu cümle üzerinde dönüp dönüp düşüyorum, sonra düştüğüm yerde binlerce parçaya ayrılıp sağa sola dağılıyorum. bu ne zulüm bi'şeydir, bu nası bi' çıldırmışlıktır?
su gibi akıyor diye tanımlanır hani bazı kitaplar; bu akmıyor, su gibi duruldukça duruluyor.
Murat ile Sibel üç hafta kadar önce Mavi Lorin'i aramıza katmışlardı.
Murat Özyaşar’ın ilk öykü kitabı “Ayna Çarpması”nı okuduğumda uzun zaman yolunu gözleyeceğim bir yazarla karşılaştığımı içten içe sezmiştim. Gerçekten de aradan geçen yedi yıl boyunca bekledim. Nihayet yedi yılın sonunda “Sarı Kahkaha” çıkageldi. Kitabı okuduğumda Murat Özyaşar’ın hangi yolları aştığını, yazısına neler eklediğini görünce şaşırmadım ama büyük bir sevinç duydum. Yolunu gözlemeye devam edeceğim için...
O sarı kahkahalar...
Her şeyi yaptırıyor anlatıcılarına! Askerlik anısı da anlattırıyor, taşra sıkıntısını da, ölen babasına Türk edebiyatının gördüğü en iyi ağıtlardan birini de yakıyor, varoluşsal dertlerine değiniyor! İster minimal biçimde, ister klasik üslupla olsun hepsinin hakkını veriyor, kimi zaman şiir de yazıyor cümlelerinin arasında!
Murat Özyaşar ismi, yayımladığı ilk öykü toplamı Ayna Çarpması'ndan beri akıllarda.
Akıllarda çünkü Özyaşar, daha bu ilk öykü kitabında "kendine ait bir oda" ayırmıştı edebiyat dünyasından. Yazarın, Ayna Çarpması kitabı yayımlandıktan sonra Haldun Taner ve Yunus Nadi gibi iki nitelikli edebiyat ödülüne değer bulunması da bu odanın Özyaşar'a ayrıldığının önemli göstergeleri aslında. Ona ayrılan bu oda ise oldukça korunaklı ve kendine has döşenmiş ziyaret edilesi bir âlemdi adeta. Geriye, Özyaşar tarafından bu odayı her yazdığıyla biraz daha genişletmek, daha kendinden bir evren haline getirmek kalmıştı ancak bunun için uzunca bir zaman beklemek gerekti. Çünkü Özyaşar, verimlerini hemen ortaya çıkarmak konusunda biraz çekingen davranan bir kalem açıkçası. Her ne kadar daha ilk öykü kitabıyla dikkatleri üzerine çekip kendi dönemindeki öykücüler arasında farklı bir yerde durduğunu hemen belli etse de, ikinci öykü kitabını okumak için yedi yıl beklemek gerekti.
19 Ağustos 2016 Cuma
Devletin fabrika ayarları
Özgür Gündem gazetesinin binası, gazete hakkında kapatılma kararının verildiği 16 Ağustos günü polisçe basıldı. Baskında, gazete çalışanları ve oradan yayın yapmaya çalışan İMC TV elemanları yaka paça gözaltına alındı. 18 Ağustos günü savcılık ifadeleri alındıktan sonra neyse ki serbest bırakılan 22 meslektaşımız, devlet görevlisi gibi davranmayan, siyasî güdülerle, hınçla üzerlerine çullanan devlet görevlilerinin hışmına maruz kaldı.
İMC muhabiri Gülfem Karataş, binadan yayın yaparken itile kakıla gözaltına alınanlardan. İfadesinden bir bölüm sosyal medyada paylaşıldı. Ben de halihazırda özel olarak polisin, genel olarak devletin vaziyetine dair belge niteliği taşıdığı için buraya almayı münasip gördüm:
“Ülkücü bıyığına benzer bir bıyığı olan mavi tişörtlü, uzun boylu ve siyah saçlı bir polis, ’S.. seni burada a.. k.. çocuğu’ sözleriyle tecavüzle tehdit etti. Ardından kırmızı tişörtlü bir polis bana merdivenlerden indiğimiz sırada sırtıma zincirle vurduğu için yaralandım. Bu sırada gözlüğüm kırıldı. Ayrıca burada beni ters kelepçelediler. Yedi saat kelepçeyle bekletildim. Bu yüzden el bileklerim hâlâ yaralı vaziyettedir. Polis aracına bindirildiğimde yine yüzüme vurularak darbedildim. Bunların hepsini doktor raporunda bulabilirsiniz. Bize ‘vatan haini, Ermeni dölü, Yahudi dölü’ gibi sözler söylendi. Üç hilal bilekliği olan bir polis bunu bize göstererek, ‘Bunun anlamını biliyor musunuz, or..lar, kahpeler’ diyerek hakaret etti.”
Bunları okuyunca aklımdan çok şey geçti. Hepsinin özeti, yukarıdaki başlık.
İMC muhabiri Gülfem Karataş, binadan yayın yaparken itile kakıla gözaltına alınanlardan. İfadesinden bir bölüm sosyal medyada paylaşıldı. Ben de halihazırda özel olarak polisin, genel olarak devletin vaziyetine dair belge niteliği taşıdığı için buraya almayı münasip gördüm:
“Ülkücü bıyığına benzer bir bıyığı olan mavi tişörtlü, uzun boylu ve siyah saçlı bir polis, ’S.. seni burada a.. k.. çocuğu’ sözleriyle tecavüzle tehdit etti. Ardından kırmızı tişörtlü bir polis bana merdivenlerden indiğimiz sırada sırtıma zincirle vurduğu için yaralandım. Bu sırada gözlüğüm kırıldı. Ayrıca burada beni ters kelepçelediler. Yedi saat kelepçeyle bekletildim. Bu yüzden el bileklerim hâlâ yaralı vaziyettedir. Polis aracına bindirildiğimde yine yüzüme vurularak darbedildim. Bunların hepsini doktor raporunda bulabilirsiniz. Bize ‘vatan haini, Ermeni dölü, Yahudi dölü’ gibi sözler söylendi. Üç hilal bilekliği olan bir polis bunu bize göstererek, ‘Bunun anlamını biliyor musunuz, or..lar, kahpeler’ diyerek hakaret etti.”
Bunları okuyunca aklımdan çok şey geçti. Hepsinin özeti, yukarıdaki başlık.
30 Mayıs 2016 Pazartesi
Yine Roboski, yine cehalet
Şırnak'ın Uludere ilçesine bağlı Roboski (Ortasu) köyünde ikinci bir felaket yaşandı. Kaçağa giden Roboskili köylüler bu defa top ateşine tutuldu, 18 yaşındaki bir genç, Vedat Encü hayatını kaybetti. 30 Mayıs saat 02:10 itibarıyla, köylülere top atışının sebepleri hakkında aydınlatıcı bilgi elimizde yok. İlk anda söylenenler, çatışma olduğuna, Silahlı Kuvvetler'in kimi vurduğunu bilmeden vurduğuna dair ortaya atılanlar, söylenenin aksini düşündürüyor daha çok. Yaralılar var, durumu ağır olanlar var. İzlemeye çalışıyorum, başka birçok kişi gibi.
Ve dehşetle görüyorum ki, toplumsal vicdanda onca iz bırakmış olması gereken o katliam hakkında, gencecik yaşlarında paramparça edilerek öldürülen insanlar hakkında, olayın cereyan ettiği yerdeki yaşama koşulları hakkında hâlâ sefil bir cehalet hüküm sürüyor ve olduğu gibi, yeni olaya dair düşüncelere yansıyor.
2011 Aralık'ındaki Roboski Katliamı üzerine yaptığım filmi Vimeo'da şu açıklamayla sunmuştum:
Ve dehşetle görüyorum ki, toplumsal vicdanda onca iz bırakmış olması gereken o katliam hakkında, gencecik yaşlarında paramparça edilerek öldürülen insanlar hakkında, olayın cereyan ettiği yerdeki yaşama koşulları hakkında hâlâ sefil bir cehalet hüküm sürüyor ve olduğu gibi, yeni olaya dair düşüncelere yansıyor.
2011 Aralık'ındaki Roboski Katliamı üzerine yaptığım filmi Vimeo'da şu açıklamayla sunmuştum:
28 Aralık 2011'de, Şırnak'ın Uludere ilçesine bağlı Roboski (Ortasu) köyünde otuz dört köylü, Türk Hava Kuvvetleri'ne bağlı jetler tarafından bombalanarak öldürüldü. Türk basını, devlet ne diyecek diye on küsur saat bekledi. Bu sırada köylüler yakınlarının parçalanmış cesetlerini taşıyorlardı. Üç gün sonra, sokak ve salon eğlenceleriyle yılbaşı kutlandı - hiçbir şey olmamış gibi. Gelmiş geçmiş en vicdansızca yılbaşı kutlaması herhalde buydu. Devlet, olayı soruşturup sorumluları yargılamadı; olay hakkında tatmin edici bir açıklama bile yapmadı. Mazlumder ile İnsan Hakları Derneği, olayın hemen ertesinde "Roboski Platformu" adı altında kampanya başlattı. "34 yalnız bir sayı değildir" görüşünden yola çıkan kampanya sırasında, ölenlerin kısacık -çoğu henüz yirmi yaşında bile değildi- hayat hikâyeleri yazıldı, dağıtıldı. İki derneğin desteğiyle çekilen bu filmde, "o gece"nin kısa bir öyküsü ile birlikte, esas olarak, otuz dört insanın hikâyesi yeralıyor.Bir daha sunayım. Bizim yapabileceğimiz bundan ibaret. Öğrenmek, aktarmak.
20 Mayıs 2016 Cuma
Var mısınız "müstehcen" tarifine?
Son yılların en müstehcen fotoğrafı Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde çekildi. "Millet"ten ne anlaşıldığını, anlaşılan şeyin bir ülkede yaşayan, vergi veren, soluk alan insanlardan pek farklı bir şey olduğunu gösterdi bu kare. İçinde pek çok küçük şey vardı ama büyük olan herhangi bir şey yoktu. Meclis, zaten iptal edilmişti, şimdi imha ediliyor; karede bu gözüküyordu. Olayın Türkiye'de geçtiği ise doğruydu. P24'teki yazımı bu sefer bu fotoğrafa ayırdım: "Ne gülüyorsunuz?"
27 Nisan 2016 Çarşamba
Amedspor'a saldırı - Kalleşliğin lekesi farklı
Amedspor yöneticilerinin Ankara’da uğradığı kalleşçe saldırının görüntüleri zihnimde dönüp duruyor. Bu ülkede çok zulüm, vahşet, çok şiddet gördük, ama alçaklığın, kalleşliğin tesiri bir başka oluyor. Onlar senden asla böyle bir şey beklemiyorlar. Kulüp yöneticisisin, güvenlikçisin. Senin konuğun, bu adamlar. O tribünde bir avuç olduklarını biliyorsun. Mazallah biri kalkıp sırf kendini savunmaya çabalamak yerine sana karşılık verse, mazallah birinizi devirse, ikisini üçünü öldüreceksiniz oracıkta. Ve iktidar sahibi kimsenin size söz söylemeyeceğini, sitem bile etmeyeceğini biliyorsunuz, arkanızda lince, kana susamış koca bir güruh var, alkışlanırsınız, sırtınız bile sıvazlanır, biliyorsunuz; ve bu durumda o insanlara saldırıp ilkel sardırganlık güdülerinizi tatmin ediyor, insan ezmekten, o an için güçsüz, savunmasız olanın tepesine binmekten duyduğunuz canavarca hazzı tadıyorsunuz.
22 Mart 2016 Salı
Sur'un "yasaksız" tarafı
Haber Nöbeti için 6. ekip olarak Diyarbakır'da bulunduğumuz bir haftalık dönem, Sur'daki çatışmaların son günlerine denk geldi. Sur'un "yasaksız" kısmında önce İMC televizyonundan arkadaşlarla dolaştık. Tam biz iki GBT taraması ve bir kimlik karşılaştırma işleminden sonra oraya girmişken operasyonun bittiği ilan edildi. Esnaf erkenden dükkânını kapatıyordu, bazılarıyla azıcık sohbet edebildik, o kadar.
Birkaç gün sonra, Sur deyince, Amed-Diyarbakır deyince akla ilk gelen isimlerden biriyle, yazar Şeyhmus Diken'le, yine "yasaksız" kısımda dolaştık. Kırk kişiyle selamlaşıldı, elli kişiden "hele gelin çay için" daveti alındı. Bunlardan bir kısmının dükkânı, evi -ya da kilisesi; çünkü bunlardan biri Keldanî kilisesinin yönetim kurulu başkanıydı- çatışma bölgesinde bulunuyordu, yerinde durup durmadığı, yıkılıp yıkılmadığı belli değildi. Şeyhmus ile birlikte önce artık oraların en eskisi sayılan saatçi Celal Usta'ya uğradık, kopmak üzere olan saat kayışımı tamir ettirdik. Böylece sırf işleviyle tanımlı, gayet manasız bir gündelik nesnenin ne yazık ki bolca acıya bulanmış bolca hatıra ile yüklenişine sebep olduk.

Sonra tarihi sırtında taşıyan adamlardan biriyle, Ali Haydar Canlı ile tanıştım. Peynirci dükkânındaydık. Ve Ali Haydar Bey Şeyhmus'a gösterdiği eski fotoğraflar eşliğinde, Medine Valisi Cemil Paşa'nın buraya dönerken yanında getirdiği hizmetlilerinden Nakip Bey'den, Cemil Paşazade Nejat Cemil Bey'in belediye başkanlığı döneminden sözediyordu. Kendisi de aynı dönemde encümen üyesiydi. Suça bulaşmış çocukları alıp sinemada yer göstericilik -Ali Haydar Bey "teşrifatçılık" dedi- falan yaptırarak bir şekilde kurtarmaya çalışan belediye başkanının bu yüzden eleştirildiğini hatırlatıp, eleştirenleri ayıplıyordu Ali Haydar Bey. Şeyhmus, "Benim İsyan Sürgünleri kitabımda var o..." derken, sesler söndü. İlk geldiğim Cumartesi günü birkaç saat boyunca dinlediğim tank, top, makineli ve keskin nişancı tüfeği sesleri aldı yerlerini. Şeyhmus ile Ali Haydar Bey'in fotoğraflarını çekmeye koyuldum ki, bildiğimi yapayım, kötülerin âlemine kaymayayım, iyilerinkinde kalabileyim.

Şeyhmus'la Hasanpaşa Hanı'na uğradık. Yeni açılmıştı. Çatışmalar başlamadan önce kahvaltı fiyatları aşağı yukarı Beyoğlu kafeleriyle eşitlenen bu han, artık sıradan Diyarbakırlı'nın her dakika oturup kalktığı bir yer olmaktan çıkmıştı. Şimdi eski süsüne ve lüksüne kavuşmak için çok çabalaması gerekecekti. Son bastırma ve imha harekâtı sırasında polis ve jandarma özel harekâtçıları, âdetâ şehvetle duvarlara yazılar yazdılar. Hasanpaşa Hanı'nın girişine de, "Dur! Kolay olmayacak!" der gibi, bir "Rabia" amblemi yerleştirilmişti. Üstelik hazır şablonla! Bir devletin değil bir partinin yapabileceği iş.

Hasanpaşa Hanı'nda en çok ilgimi çeken köşeler, her dönemde, halı-kilim-yastık üzerine işlenmiş portreler satan dükkânlar olmuştur. Şu anda bu portreler koleksiyonunun ulaştığı boyut gerçekten şaşırtıcı olmanın falan çok ötesinde artık: Şeyh Said ile Celal Talabani'nin arasında Musa Anter, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya, Mahsum Korkmaz ile Mesud Barzani'nin arasında Yılmaz Güney, sonra Kemal Pir, Ahmed Arif ile Hz. Ali birbirlerine bakıyor, Selahattin Demirtaş, Said Nursi'nin yanında. Che Guevara, Bese Hozat ve Ahmet Kaya'nın bulunduğu sırayı şimdilik geçiyorum.

Mahir ile İbo'yu konuk sayarsak, bir tür Kürt tarihi. Acaba? En azından bu haliyle tamam sayılır mı? Çünkü "Hafız Akdemir Sokağı"nı ve başındaki tabelayı eklemeden Kürt tarihi nasıl yazılabilir? Özgür Gündem muhabiri Hafız Akdemir, gazetenin kapısına "Kaleminiz kırılacak, sıra sizde. Hizbul-kontra" diye bir not bırakıldıktan kısa süre sonra o sokakta öldürülmüştü. 27 yaşındaydı.

Sur sokaklarındaki durgunluk, huzurlu bir yavaşlık, sessizlik değildi. Sükûnet gerilim yüklüydü. Öfkenin ağzını burnunu tıkamışsın, bodruma kilitlemişsin gibiydi. Bodrum, Cizre'deki bodrumlar... Sur'da "operasyon bitti" haberi, yürek çarpıntısını almış yerine altına sokmuş, boğmuş, gaipten gelen uğursuz bir büyük sese dönüştürmüştü. İnsanlar bekliyordu. Beklediklerini görmek istiyorlar mıydı? Ne göreceklerini bilmiyorlardı. Yasak kalktığında Sur'un "yasaklı" mahalleleri yerinde duruyor olacak mıydı? Kaç cenaze çıkacaktı oradan? Kaçının parçaları, molozlarla birlikte götürülüp hafriyat alanlarına dökülmüştü? Sorular basitti, can yakıcıydı, maneviyatı tahrip eden cinstendi, bu yüzden herkes içinden soruyordu, sessizlik bu yüzdendi. Öfke, yüzü serinletmeyen, çocukların saçlarını uçuşturmayan, saklı ve hain bir esinti gibi dolanıyordu sokakları. Çocuklar koşturuyor, oynuyor, düşüyor kalkıyorlardı; ama çocukların bunları yaptığı yerlerin onca uzaktan duyulan mâlûm sesleri duyulmuyordu.

Gecesine Amed'den ayrılacağım Pazar günü sabahı, Sur'da bazı yasaklı sokaklar açıldı. Haber Nöbeti ekibinde birlikte çalıştığım Reyan Tuvi ile soluğu orada aldık. O günden de anlatacaklarım ve bazı fotoğraflar var. Bunu ayrı bir yazıda yapacağım. Bu Sur gezisine ait fotoğrafları büyük görmek isterseniz, buraya tıklayabilirsiniz, her fotoğrafa da tıklayıp birlikte yeraldıkları albüm sayfasına ulaşabilirsiniz (keşke öyle yapsanız, çünkü bu boyutta pek çok ayrıntı kaybolup gidiyor).
Birkaç gün sonra, Sur deyince, Amed-Diyarbakır deyince akla ilk gelen isimlerden biriyle, yazar Şeyhmus Diken'le, yine "yasaksız" kısımda dolaştık. Kırk kişiyle selamlaşıldı, elli kişiden "hele gelin çay için" daveti alındı. Bunlardan bir kısmının dükkânı, evi -ya da kilisesi; çünkü bunlardan biri Keldanî kilisesinin yönetim kurulu başkanıydı- çatışma bölgesinde bulunuyordu, yerinde durup durmadığı, yıkılıp yıkılmadığı belli değildi. Şeyhmus ile birlikte önce artık oraların en eskisi sayılan saatçi Celal Usta'ya uğradık, kopmak üzere olan saat kayışımı tamir ettirdik. Böylece sırf işleviyle tanımlı, gayet manasız bir gündelik nesnenin ne yazık ki bolca acıya bulanmış bolca hatıra ile yüklenişine sebep olduk.

Sonra tarihi sırtında taşıyan adamlardan biriyle, Ali Haydar Canlı ile tanıştım. Peynirci dükkânındaydık. Ve Ali Haydar Bey Şeyhmus'a gösterdiği eski fotoğraflar eşliğinde, Medine Valisi Cemil Paşa'nın buraya dönerken yanında getirdiği hizmetlilerinden Nakip Bey'den, Cemil Paşazade Nejat Cemil Bey'in belediye başkanlığı döneminden sözediyordu. Kendisi de aynı dönemde encümen üyesiydi. Suça bulaşmış çocukları alıp sinemada yer göstericilik -Ali Haydar Bey "teşrifatçılık" dedi- falan yaptırarak bir şekilde kurtarmaya çalışan belediye başkanının bu yüzden eleştirildiğini hatırlatıp, eleştirenleri ayıplıyordu Ali Haydar Bey. Şeyhmus, "Benim İsyan Sürgünleri kitabımda var o..." derken, sesler söndü. İlk geldiğim Cumartesi günü birkaç saat boyunca dinlediğim tank, top, makineli ve keskin nişancı tüfeği sesleri aldı yerlerini. Şeyhmus ile Ali Haydar Bey'in fotoğraflarını çekmeye koyuldum ki, bildiğimi yapayım, kötülerin âlemine kaymayayım, iyilerinkinde kalabileyim.

Şeyhmus'la Hasanpaşa Hanı'na uğradık. Yeni açılmıştı. Çatışmalar başlamadan önce kahvaltı fiyatları aşağı yukarı Beyoğlu kafeleriyle eşitlenen bu han, artık sıradan Diyarbakırlı'nın her dakika oturup kalktığı bir yer olmaktan çıkmıştı. Şimdi eski süsüne ve lüksüne kavuşmak için çok çabalaması gerekecekti. Son bastırma ve imha harekâtı sırasında polis ve jandarma özel harekâtçıları, âdetâ şehvetle duvarlara yazılar yazdılar. Hasanpaşa Hanı'nın girişine de, "Dur! Kolay olmayacak!" der gibi, bir "Rabia" amblemi yerleştirilmişti. Üstelik hazır şablonla! Bir devletin değil bir partinin yapabileceği iş.

Hasanpaşa Hanı'nda en çok ilgimi çeken köşeler, her dönemde, halı-kilim-yastık üzerine işlenmiş portreler satan dükkânlar olmuştur. Şu anda bu portreler koleksiyonunun ulaştığı boyut gerçekten şaşırtıcı olmanın falan çok ötesinde artık: Şeyh Said ile Celal Talabani'nin arasında Musa Anter, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya, Mahsum Korkmaz ile Mesud Barzani'nin arasında Yılmaz Güney, sonra Kemal Pir, Ahmed Arif ile Hz. Ali birbirlerine bakıyor, Selahattin Demirtaş, Said Nursi'nin yanında. Che Guevara, Bese Hozat ve Ahmet Kaya'nın bulunduğu sırayı şimdilik geçiyorum.

Mahir ile İbo'yu konuk sayarsak, bir tür Kürt tarihi. Acaba? En azından bu haliyle tamam sayılır mı? Çünkü "Hafız Akdemir Sokağı"nı ve başındaki tabelayı eklemeden Kürt tarihi nasıl yazılabilir? Özgür Gündem muhabiri Hafız Akdemir, gazetenin kapısına "Kaleminiz kırılacak, sıra sizde. Hizbul-kontra" diye bir not bırakıldıktan kısa süre sonra o sokakta öldürülmüştü. 27 yaşındaydı.

Sur sokaklarındaki durgunluk, huzurlu bir yavaşlık, sessizlik değildi. Sükûnet gerilim yüklüydü. Öfkenin ağzını burnunu tıkamışsın, bodruma kilitlemişsin gibiydi. Bodrum, Cizre'deki bodrumlar... Sur'da "operasyon bitti" haberi, yürek çarpıntısını almış yerine altına sokmuş, boğmuş, gaipten gelen uğursuz bir büyük sese dönüştürmüştü. İnsanlar bekliyordu. Beklediklerini görmek istiyorlar mıydı? Ne göreceklerini bilmiyorlardı. Yasak kalktığında Sur'un "yasaklı" mahalleleri yerinde duruyor olacak mıydı? Kaç cenaze çıkacaktı oradan? Kaçının parçaları, molozlarla birlikte götürülüp hafriyat alanlarına dökülmüştü? Sorular basitti, can yakıcıydı, maneviyatı tahrip eden cinstendi, bu yüzden herkes içinden soruyordu, sessizlik bu yüzdendi. Öfke, yüzü serinletmeyen, çocukların saçlarını uçuşturmayan, saklı ve hain bir esinti gibi dolanıyordu sokakları. Çocuklar koşturuyor, oynuyor, düşüyor kalkıyorlardı; ama çocukların bunları yaptığı yerlerin onca uzaktan duyulan mâlûm sesleri duyulmuyordu.

Gecesine Amed'den ayrılacağım Pazar günü sabahı, Sur'da bazı yasaklı sokaklar açıldı. Haber Nöbeti ekibinde birlikte çalıştığım Reyan Tuvi ile soluğu orada aldık. O günden de anlatacaklarım ve bazı fotoğraflar var. Bunu ayrı bir yazıda yapacağım. Bu Sur gezisine ait fotoğrafları büyük görmek isterseniz, buraya tıklayabilirsiniz, her fotoğrafa da tıklayıp birlikte yeraldıkları albüm sayfasına ulaşabilirsiniz (keşke öyle yapsanız, çünkü bu boyutta pek çok ayrıntı kaybolup gidiyor).
Sizinkiler yapmış, aman saklayın!
Radikal, 22.03.2016
İktidarın yüzsüz-terbiyesiz propaganda aygıtı, âdetâ bu izlenimi pekiştirmek için çabalıyor. Aygıtın elemanları, insan sağlığına zararlı seviyeye ulaşmış dalkavukluğu her gün bir derece daha artırma zorlaması sonucu şuurlarını hepten yitirmiş, ettikleri lafın nereye varacağını, yarın başlara ne dertler açacağını fark etmiyor olabilirler. Belki de Ankara’nın esas donatıp silahlandırdığı, neredeyse yönettiği, belki içlerine elemanlar sokup sahada da yönlendirdiği örgütlerin başkaları olduğunu bildiklerinden, İD’e sahip çıkar konuma düşmekte önemli sakınca görmüyorlar. Silahları Sultan Murad Tugayı’na filan yolladığımızı kolayca kanıtlar, İD ile işbirliği davasından yırtarız, diye mi düşünüyorlar? Olabilir. Bunların neyi niye yaptığını bilemiyoruz. Yüz binlerce insanın doldurduğu koca Diyarbakır Newroz alanının fotoğraflarının yeryüzünü dolaşmasına dakikalar kala, alanın henüz boşkenki fotoğrafını yaymaktan insan nasıl medet umabilir, anlayamadığımız gibi. Facebook’u ve bütün okurlarını kandırmaya kalkışıp, foyası ortaya çıktığında “beni sansürlediler” diye ağlaşan Yeni Şafak’çıların nasıl zerre kadar utanmadığını anlayamadığımız gibi.
İD ile samimi pozlarda yakalanmaktan propaganda aygıtındaki vazifelilerin korkmayışını şuursuzluk ve ar damarı çatlamışlıkla izah ettik diyelim; Türkiye Cumhuriyeti’nin en üst düzeydeki yetkililerinin tutumları hakkında neyi nasıl düşüneceğiz?
20 Mart 2016 Pazar
“Bir daha yapmazlar” duygusunun sonu
Radikal., 17 Mart 2016
“Haber Nöbeti” için gittiğimiz Diyarbakır ve Cizre’den derlediklerimizi aktaracağımı vaat etmiştim. Aktarmayı istediğim kritik ayrıntıların pek çoğunu, beraber dolaştığımız gazeteci arkadaşlarımızdan Ali Akel yazdı, yazısını Medyascope’tan okuyabilirsiniz. Yine aynı ekipteki meslektaşlarımızdan Eyüp Tatlıpınar izlenimlerini T24’te toparladı, oradan da eksikleri tamamlayabilirsiniz. Ve bir günlüğüne bize katılan Cengiz Çandar’ın aktardıklarını Radikal’den okuyabilirsiniz. Onları okuyacağınıza güvenerek, ben birkaç şey ekleyecek, bazı noktaları vurgulayacağım.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne yaptığımız ziyarette Eşbaşkan Fırat Anlı, Kürtlerin “haklarını demokratik yollardan mücadele ederek kazanabileceğine dair umudun” artık “pek naif” bulunduğunu söylemişti. Cizre’de, hâlâ yaşananların etkisindeki HDP milletvekili Faysal Sarıyıldız da özellikle gençlere barıştan, kardeşlikten sözettiğinde aldığı tepkilere işaret etmişti.
Derdi ne pahasına olursa olsun iktidar korumak veya elde ettiği imtiyazları savunmak olmayan, sahiden memleketin hayrını düşünen yetkili birileri kaldıysa, sanırım en çok dikkate almaları gereken olgu bu. Son vahşetin çoğunlukça inanılan, paylaşılan bir barış ve çözüm umudunun peşinden gelişi, -Anlı’nın kelimeleriyle- “bir daha yapmazlar duygusu”nun temelli terk edilişine yolaçmış.
18 Mart 2016 Cuma
Cizre fotoğrafları
"Haber Nöbeti"nin altıncı ekibi olarak Diyarbakır'dayken, günlük bir Cizre yolculuğu yapabildik. Oradaki gazeteci arkadaşlarımızla tanıştık, yıkıntılar arasında birlikte dolaştık, insanlarla konuştuk ve fotoğraf çektik. Olabildiğince, gördüklerimizi aktarma amacına yönelik fotoğraflar çekmeye çalıştım. Nihayet seçip hazırlayabildim, yayımlıyorum.
Cizre fotoğraflarım topluca şurada: Cizre Albümü. Yukarıda gördüğünüz, yaşananlar ve manzara hakkında fikir verecektir. Orada korkunç koşullarda işini yapmaya çalışan meslektaşlarımıza bu vesileyle bir defa daha iyi dileklerimi ve dayanışma duygularımı yolluyorum.
Cizre fotoğraflarım topluca şurada: Cizre Albümü. Yukarıda gördüğünüz, yaşananlar ve manzara hakkında fikir verecektir. Orada korkunç koşullarda işini yapmaya çalışan meslektaşlarımıza bu vesileyle bir defa daha iyi dileklerimi ve dayanışma duygularımı yolluyorum.
16 Mart 2016 Çarşamba
Başkanlık gelirse savaşla gelecek
Radikal, 15 Mart 2016
Olan bitene kafa yoran bölge insanlarının düşünce ve öngörülerini ayrıntılı olarak paylaşmanın, sizi kendi izlenim ve çıkarsamalarıma mahkûm bırakmaktan daha iyi olduğunu düşünüyorum. Bunu yapmama fırsat olur, umarım. Zira Pazar günü, sekiz gün boyunca peyderpey yüklenen bin türlü ağırlığın altında ezilmiş halde, güya hiçbir şey düşünmeyip maç seyrederek uçak saati beklerken “Ankara’da patlama” haberiyle sarsıldık.
Dönüp size aktaracaklarım arasında en önemli başlıklardan biri şuydu: Böyle giderse şöyle olacak! Herkes savaşın büyüyeceğinden, derinleşeceğinden, yayılacağından endişeli, diyecektim. Oldu bile. Şimdi devlet muhtemelen Yüksekova, Şırnak ve Nusaybin’de yine korkunç işler yapacak, artık yine Ankara’da mı neredeyse buna daha büyük karşılık gelecek - korkarım.
Otuz kere kapatırsan olur!?
Radikal, 10 Mart 2016
Yüksek binaların üst kat pencerelerinden hayat hep daha kolay görünür. Minik minik yaratıklar kayar gibi yürürler, araçlar sessizce ilerler, kimsenin önünde herhangi bir engel yok gibidir; her şey doğal akışı içindedir sanki. Bağlar’ın Bayramoğlu semtinde, herkesin adres tarifinin bir yerine mutlaka oturttuğu alışveriş merkezinin yan sokağında, on birinci katın penceresinden bakınca, Diyarbakır’ın tek sorunu çok katlı çirkin binalarmış gibi görünüyor. Sur buraya uzak. Ses çıkarmasa bile duyuyor, duman salmasa bile görüyorsunuz. İçinizde.
Lise bahçesinde iki basket, bir voleybol sahası var. Şaşırtıcı, ama basket sahalarının potaları yerinde, voleybol sahasının filesi sağlam. İlk bakışımdan bu yana bir-iki saat geçti, çocuklar maçı bırakmadı. Belki yerlerini yenileri aldı. Lise bahçesinde çocuklar. Çıkışta azıcık haytalık edip evlerine dönecekler. Anababaları? Kardeşleri? Onlar nerede? Hep birlikteler mi? Kaç ana hapiste, kaç baba toprağın altında? Ya ağabeyler, ablalar?
Okul bahçesinin çevresi rengârenk. Büyüklerin ellerinden tutmuş, okula geiyorlar. Doldurmuşlar kaldırımı boydan boya, rengârenk akıyorlar. Lisenin arkasına dolanıyorlar. Minik minikler, kıpır kıpırlar; büyükler bir adım atarken onlar ileri iki geri üç adım atıp, yerlerinde zıplayabiliyor, dönebiliyor, hiçbir şey olmamış gibi sakin sakin yürümeye devam edebiliyorlar. Çocuklar oynar zıplar. Çocuklar karanlık bodrumlarda aç susuz ateş altında kalmaz. Çocuklar analarından koparılıp Çocuk Esirgeme yurtlarına verilmez. Ülkelere, toplumlara böyle bakılır: çocuklarına ne yapıyorlar, ona bakılır. Nerede bu çocukların ağabeyleri ablaları? Neredeyseler neden oradalar?
Niye’ler, keşke’ler, Haber Nöbeti
Radikal, 08 Mart 2016
Hepimizin hayatını Engizisyon zindanına, Kürtlerinkini cehenneme çeviren şu korkunç ortama dair temel birkaç soruyu döne döne sormaya çabalıyorum. Başka insanların da sorduğunu biliyorum. Çünkü karşılaşınca birbirimize soruyoruz.
Bizim yerimize, uçuruma gidişi önlemek için birşeyler yapabilecek birileri -meselâ ülke seçmeninin dörtte birinin oyunu alan CHP’nin yöneticileri, meselâ devlet, hattâ belki AKP içinde halen kafayı yememiş birileri- bu soruları sorsa acaba durum hiç mi değişmez?
Sorulacakların başında, basitliği ve ilkelliğiyle korkutucu şu soru geliyor: Amaç nedir? Cenazeleri sürüklemek, günlerce -hattâ artık haftalarca- sokak ortalarında bırakmak, insanları yakmak, kömür etmek, kimliği tesbit edilemeyen ölüler diyarı yaratmak, evleri yakmak, hayatları yıkmakla ulaşılacak hedef nedir? Yarın ne olacak? Kürtler Kürt olmaktan vaz mı geçecek? HDP milletvekillerini Meclis’ten atmaya kalkmak nasıl bir çılgınlıktır? Yarın ne olacak? Kiminle konuşulacak, görüşülecek? Kimseyle mi konuşulmayacak? Kürtlere küsülecek mi? “Küstüm, öldünüz” mü denecek? Suriye Kürtlerine bu düşmanlık nereye varacak? Tepelerine top mermisi yağdırdıkça Cumhuriyet mi yücelecek? Yarın ne olacak?
Korkuyu Beklerken
Radikal, 03 Mart 2016
Oğuz Atay’ın muhteşem hikâyesi, hernekadar gizli saklı engin siyasî-toplumsal göndermeler barındırsa da, doğrudan siyasî bir metin sayılmaz. “Korkuyu Beklerken”, burada özetlenebilecek cinsten bir hikâye değil, bu yüzden buna kalkışmayacağım bile. Konu etme sebebim, esas olarak adı. Memleketin gidişatına bakmaktan geri duramayan, gözlerini nereye çıkacağı belirsiz o uğursuz yoldan alamayan herkesin hayatını tarif ediyor.
Bugün bizim baktığımız yol, dumana boğulmuş, sonu gözükmüyor ama belli ki çıkmaz; veya bir uçurum kenarında son buluyor. İki yanında yanmış yıkılmış evler ve hayatlar ile dağıtılmış mezarlar sıra sıra.
Faşizmden, bizzat baskıyla karşılaşacak olmaktan duyulan bir korku değil, beklediğimiz. Göz göre göre, halklarıyla, kurumlarıyla, kültürüyle, geleceğiyle koca bir toplumun mahva sürüklenişine katılıyoruz. Ve bu arada korkunç vahşet sahnelerine tanık oluyoruz. Tabiî eğer bizzat bunların mağduru, kurbanı değilsek. Bu korku başka bir korku. İnsan olanın iliklerinde hissetmesi gereken bir korku.
Şu üç soruyla uğraşsak?
Radikal, 01 MART 2016
Millî eğitim sistemimiz ve toplumsal-ailevî yetiştirme-şekillendirme (yoğurma) mekanizmamız, büyük çoğunluğumuzu yalnız ırkçı yapmakla kalmadı. Akıl-mantık bakımından bizi büyük zaafiyet içerisinde bıraktı. Soykırımla yüzleşmeme ve etnik temizliğe devam etme tutumunun örtüsü ve dayanağı olan inkârcılık, damarlarımıza bir cins doğuştan şirretlik şırınga etti.
Hem bütün olarak, toplum olarak hepimize hem nümune seçilip ortalama insanımıza bakıldığında kolayca tesbit edilebileceği üzre, herhangi bir meseleyi mâkûl zeminde ele alma imkân ve kabiliyetinden yoksunuz, bir çeşit eksikliyiz, hastayız.
Bu kötü gerçek, hayata, dünyaya bakarken bize âdetâ kılavuzluk eden köklü ve yaygın önyargılarımızla birleşince pek feci hallere yolaçıyor. Büyük suçlar işlerken doğru ve haklı olduğunu sanmak gibi bir çelişkinin bile çok ötesinde yaşıyoruz biz. Doğru ve haklı olmayı gereksiz, geçersiz kılmış durumdayız. Yaptığımız ahlâkî midir, insanî midir, yoksa insan olan için kabul edilemez midir, hattâ kendi iddialarımıza, inandığımızı, bağlandığımızı, onlara göre yaşadığımızı iddia ettiğimiz ilâhî veya dünyevî ilkelere uygun mudur, başkalarına ve kendimize yalan mı söylemekteyiz… sorularımız bunlar değil. (Dindar olmayanlarımız için bundan büyük zavallılık, dindar olduğunu ileri sürenler için bundan büyük zül var mıdır?)
Şunlar bizim sorularımız: Elimizde ne kadar güç var, karşımızdakinde ne kadar var?
12 Mart 2016 Cumartesi
Cizre izlenimleri - Üç kısa belgesel
Cizre'deki, bu ülkenin zulüm tarihini bilen veya bizzat yaşamış olanların dahi aklının hafsalasının kolay kolay alabileceği bir durum değil. Onda birini görsek hissedeceklerimizin adı sanı var, bildiğimiz şeyler; ama bu kadarını tarife, tasvire tecrübe dağarcığımız yetmiyor.
Cizre'de nasıl bir şey yaşandığını bize anlatan, çok iyi yapılmış üç kısa-belgesel var. İlk ikisi Fatih Pınar'ın, üçüncüsü Kazım Kızıl'ın. Bu filmler, zorlu koşullarda, tasarım ve güzelleştirme için bol zaman yokken yapılmış olmalarına rağmen çok başarılı ürünler. Dünyada giderek yayılan kısa-belgesel türünün bu güzel örnekleri için Pınar ile Kızıl'a teşekkürler.
Kısa-belgesel, "haber filmi"nden veya televizyonların belgesel dediği şeyden farklı, daha derin, daha kapsamlı, estetiği, simgeselliği bulunan, "belgesel sinema" alanına ait bir tür.
Bu filmleri mutlaka izlemenizi öneririm. Öncelikle, Cizre'de olan biteni sahiden kavramaya yaklaşmanız için. Eğer belgesel sinema veya gazetecilik alanlarında iş yapıyorsanız da de izlenim derleme-aktarma işinin sınırları genişlettiklerinden, derinliğini artırdıklarından, ufkunuzu açacaklardır.
Fatih Pınar'ın "Birinci Bodrum / Cizre. 2 Mart 2016"sı şurada, yine Pınar'ın "14 Aralık 2015 günü ilan edilen sokağa çıkma yasağının ardından Cizre"si şurada. Kazım Kızıl'ın "Cizreliler: Biz yine güzeliz, hep de güzel kalacağız!”ı şurada.
10 Mart Perşembe günü ben de Cizre'deydim. İzlenimlerimi kısa süre sonra yayımlayacağım.
Cizre'de nasıl bir şey yaşandığını bize anlatan, çok iyi yapılmış üç kısa-belgesel var. İlk ikisi Fatih Pınar'ın, üçüncüsü Kazım Kızıl'ın. Bu filmler, zorlu koşullarda, tasarım ve güzelleştirme için bol zaman yokken yapılmış olmalarına rağmen çok başarılı ürünler. Dünyada giderek yayılan kısa-belgesel türünün bu güzel örnekleri için Pınar ile Kızıl'a teşekkürler.
Kısa-belgesel, "haber filmi"nden veya televizyonların belgesel dediği şeyden farklı, daha derin, daha kapsamlı, estetiği, simgeselliği bulunan, "belgesel sinema" alanına ait bir tür.
Bu filmleri mutlaka izlemenizi öneririm. Öncelikle, Cizre'de olan biteni sahiden kavramaya yaklaşmanız için. Eğer belgesel sinema veya gazetecilik alanlarında iş yapıyorsanız da de izlenim derleme-aktarma işinin sınırları genişlettiklerinden, derinliğini artırdıklarından, ufkunuzu açacaklardır.
Fatih Pınar'ın "Birinci Bodrum / Cizre. 2 Mart 2016"sı şurada, yine Pınar'ın "14 Aralık 2015 günü ilan edilen sokağa çıkma yasağının ardından Cizre"si şurada. Kazım Kızıl'ın "Cizreliler: Biz yine güzeliz, hep de güzel kalacağız!”ı şurada.
10 Mart Perşembe günü ben de Cizre'deydim. İzlenimlerimi kısa süre sonra yayımlayacağım.
26 Şubat 2016 Cuma
İlâhî işaret gibi bir son kare
26 Şubat 2016 Cuma günü saat 15:19 itibarıyla İMC televizyonunun Türksat uydusu üzerindeki yayını kesildi. İMC ekranının karartılması için son talimat, Türksat'ın "pazarlama bölümünden" geldi! Ama hayır, Türkiye'de basın-yayın özgürlüğü, bir şirketin pazarlama müdürünün iki dudağı arasından çıkacak lafa bağlı değil. Bir savcının gönderdiği yazıya bağlı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bu defa devletin bu şekilde korunacağını düşündü belli ki. Evet, bir televizyon kanalının yayını bir savcılık yazısıyla bitirildi.
TV yayınlarını denetleme, kanalları uyarma, cezalar verme gibi işlevleri olan RTÜK olayı hepimiz gibi kenardan izledi. [ EK / İMC yönetiminin açıklaması burada. ]
En sıkı ateistin bile bir ulu tanrının ilâhî işaretlerle hayatımıza yön verdiğinden şüphelendiği anlar vardır. İMC'nin yayını kesilirken ekranda kalan son kare, işte böyle bir ilâhî işaret gibiydi. Gazetecilik suçundan üç ay cezaevinde yattıktan sonra bu sabaha karşı serbest bırakılan Can Dündar ile Erdem Gül, hapisteki otuz iki gazeteciden sözediyorlar.
[ EK / 20:25 / İMC'ye yapılan muamelenin nasıl bir şark kurnazlığı ile küçük adamlık karışımı olduğunu, Ali Topuz'un yasal masal olmayan süreci pek güzel özetleyen yazısından okuyup öğrenin, bilin lütfen: "Türksat'ın ifşaatı". Türksat, "...terör örgütünün eylem ve faaliyetlerini övücü yayınlar yaptığı yargı organı tarafından tespit edilen İMC..." diyor. Yani "yargı tesbit etti" demek, "savcı emretti" demek oluyor. ]
İMC'nin yayınının karartılması üzerine, Türkiye'de basın ve ifade özgürlüğünün süründüğü yer konusu geçildikten sonra, söylenecek üç önemli şey var.
TV yayınlarını denetleme, kanalları uyarma, cezalar verme gibi işlevleri olan RTÜK olayı hepimiz gibi kenardan izledi. [ EK / İMC yönetiminin açıklaması burada. ]
En sıkı ateistin bile bir ulu tanrının ilâhî işaretlerle hayatımıza yön verdiğinden şüphelendiği anlar vardır. İMC'nin yayını kesilirken ekranda kalan son kare, işte böyle bir ilâhî işaret gibiydi. Gazetecilik suçundan üç ay cezaevinde yattıktan sonra bu sabaha karşı serbest bırakılan Can Dündar ile Erdem Gül, hapisteki otuz iki gazeteciden sözediyorlar.
[ EK / 20:25 / İMC'ye yapılan muamelenin nasıl bir şark kurnazlığı ile küçük adamlık karışımı olduğunu, Ali Topuz'un yasal masal olmayan süreci pek güzel özetleyen yazısından okuyup öğrenin, bilin lütfen: "Türksat'ın ifşaatı". Türksat, "...terör örgütünün eylem ve faaliyetlerini övücü yayınlar yaptığı yargı organı tarafından tespit edilen İMC..." diyor. Yani "yargı tesbit etti" demek, "savcı emretti" demek oluyor. ]
İMC'nin yayınının karartılması üzerine, Türkiye'de basın ve ifade özgürlüğünün süründüğü yer konusu geçildikten sonra, söylenecek üç önemli şey var.
Ne kötülüğünü gördünüz Nusra’nın?
Radikal, 25.02.2016
Cumhurbaşkanı yine muhtarları toplamış, şöyle demiş:
“El Nusra DAİŞ’e karşı savaşıyor ama ona da kötü diyorlar. Ona neden kötü diyorsunuz? Çünkü olay farklı. Nusra’nın konumu farklı olduğu için kötü terörist oluyor.”
Sözleri NTV’nin sitesinden aldım, gözlerine inanamayıp da bakmak isteyen olursa tıklasın.
Çünkü bizzat bakmak isteyen olabilir. Kendi gözleriyle görmek isteyen olabilir. Çünkü gözlerine inanmayan, onlara inansa da gördüğüne inanamayan olabilir. Çünkü inanamayan olmalı. Çünkü Türkiye’nin cumhurbaştanı, “Nusra’ya neden kötü diyorsunuz!” diye hesap soruyor. Nusra’nın “konumu farklı”ymış.
Biz bu memlekette hiçbir meseleyi, zemini neyse onun üzerinde, çerçevesi neyse onun içerisinde, gerekiyorsa geçmişiyle irtibatlandırıp, gerekiyorsa iç bağlantılarını deşip, kısaca, akıl-mantığın icap ettirdiği usûllerle ele almayız, mâlûm.
Hattâ hiç ele almayız. Öyle yerde bırakırız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






