ABD polisi, Las Vegas katliamının ardındaki motifi anlayabilmek için umudunu katilin sevgilisinden alacağı bilgiye bağladı. Avusturalya vatandaşı Filipinli Marilou Danley, katliam sırasında Filipinler’deydi, fakat salı gecesi ABD’ye döndü. "Gönderildi" veya "teslim edildi" demek daha doğru.
Katliamcı Stephen Paddock’ın katliamdan birhaç hafta önce 100 bin dolara yakın bir parayı Filipinler’e gönderdiği anlaşılmıştı. Bunu sevgilisine göndermiş olabileceği varsayılıyor. Ayrıca Paddock’ın, uzun süredir hazırlandığı belli olan bu katliamdan ötürü suçlanmasın, zarar görmesin diye sevgilisini bu sırada ülkesine gitmeye yönlendirmiş olabileceği düşünülüyor. Paranın da, yine, kadına bir yaşam güvencesi sağlamak için aktarılmış olabileceğine ihtimal veriliyor. Şimdi Marilou Danley döndü ve polise bildiklerini, tahmin ettiklerini anlatacak. Ancak katliamcıyı bu feci işe yönelten sebepleri o da aydınlatamayabilir.
Stephen Paddock, 64 yaşında, emekli bir muhasebeci. Bir ara seyyar postacılık yapmış. Çeşitli memuriyetlerde de bulunmuş. Büyük kumar oynuyor. Parası bol.
4 Ekim 2017 Çarşamba
2 Ekim 2017 Pazartesi
Türk siyasetçisi ne söyler?
AKP’li bir belediye başkanı daha istifa etti. Haberin bu “daha”da cisimleşen siyasî kısmını geçiyorum. İstifa eden Düzce belediye başkanının kimi kıymetli yönleri üzerinde de durmayacağım, bunlar için Evrensel’in veya Diken’in haberlerine bakabilirsiniz.
Bendeniz, müstâfî başkan Mehmet Keleş’in istifa mektubunu didiklemeyi tercih edeceğim. Böyle didiklemeler, “kendimizi tanıyalım” dersinde çok işe yarıyor. Yapacağım basit: başkanın veda mektubundan bazı kelimeleri çıkaracak, geride kalanları, sırasını bozmadan ardarda aktaracağım. Buyurun:
“…sonsuz sevgi ve saygılarım… Uzun yıllardan beri … en güzel hizmetleri …çalıştım. Yaptığım hizmetler … Ne yazık ki, …hizmet etmek için gece gündüz … gönül verdiğim partim… yıpratmak … yalan, dedikodu ve iftiralar… çirkin kampanya… partim ve kutsal davamız… büyük bir heyecan ve istek… şahsım, ailem, Düzcemiz, partimiz ve davamız… çirkin iftira ve karalama kampanyaları… hem hukuk önünde, hem de mahşer gününde hesaplaşacağım… canımdan aziz bildiğim ve gönülden bağlı olduğum yüce davam ve partim… bağlılığım… her zamankinden daha üst seviyede artarak… Saygıdeğer dava kardeşlerim, mesai arkadaşlarım, sevgili Düzce halkı… sonsuz sevgi ve saygılarım…”
Böylece, başkanın 150 kelimelik veda mektubunun 89 kelimesini, yani yaklaşık % 60’ını aktarmış oldum.
Diyeceksiniz ki, istifaya yolaçan sebepler herhalde öbür % 40’ta kaldı. Hayır. Orada kalanlar, şu yukarıdakileri tam cümle haline getiren unsurlar. Buraya aktardıklarım ise, Türk siyaseti. Türk siyasetçisinin hem kılıfı hem muhtevası; özü belki. Paramızla altına 650 bin liralık araba çeken adamın kendine saray yaptırmış biri liderliğindeki yüce davasının kısa anlatımı.
Niye mi istifa etmiş? Nereden bileyim allahaşkınıza…
Bendeniz, müstâfî başkan Mehmet Keleş’in istifa mektubunu didiklemeyi tercih edeceğim. Böyle didiklemeler, “kendimizi tanıyalım” dersinde çok işe yarıyor. Yapacağım basit: başkanın veda mektubundan bazı kelimeleri çıkaracak, geride kalanları, sırasını bozmadan ardarda aktaracağım. Buyurun:
“…sonsuz sevgi ve saygılarım… Uzun yıllardan beri … en güzel hizmetleri …çalıştım. Yaptığım hizmetler … Ne yazık ki, …hizmet etmek için gece gündüz … gönül verdiğim partim… yıpratmak … yalan, dedikodu ve iftiralar… çirkin kampanya… partim ve kutsal davamız… büyük bir heyecan ve istek… şahsım, ailem, Düzcemiz, partimiz ve davamız… çirkin iftira ve karalama kampanyaları… hem hukuk önünde, hem de mahşer gününde hesaplaşacağım… canımdan aziz bildiğim ve gönülden bağlı olduğum yüce davam ve partim… bağlılığım… her zamankinden daha üst seviyede artarak… Saygıdeğer dava kardeşlerim, mesai arkadaşlarım, sevgili Düzce halkı… sonsuz sevgi ve saygılarım…”
Böylece, başkanın 150 kelimelik veda mektubunun 89 kelimesini, yani yaklaşık % 60’ını aktarmış oldum.
Diyeceksiniz ki, istifaya yolaçan sebepler herhalde öbür % 40’ta kaldı. Hayır. Orada kalanlar, şu yukarıdakileri tam cümle haline getiren unsurlar. Buraya aktardıklarım ise, Türk siyaseti. Türk siyasetçisinin hem kılıfı hem muhtevası; özü belki. Paramızla altına 650 bin liralık araba çeken adamın kendine saray yaptırmış biri liderliğindeki yüce davasının kısa anlatımı.
Niye mi istifa etmiş? Nereden bileyim allahaşkınıza…
30 Eylül 2017 Cumartesi
"Din yorgunluğu" değil, başka şey
AKP kurucularından, Yeni Şafak yazarı Ayşe Böhürler, "bizim camianın içinde yetişmiş" diye takdim etmeye özen gösterdiği bir sosyoloğun "çocuklarımızı din yorgunu yaptık" tesbitini aktardı ve üzerine düşüncelerini yazdı. Orada sorduğu bir sorunun cevabına açılan kapı bizzat yazısında var, kendisine göstermek istedim.
Sözkonusu "din yorgunluğu" tesbiti, Doç. Dr. Ömer Miraç'a ait. Dr. Miraç, "yaklaşık dokuz yıldır, özellikle zor denilen gençlerle çalışan bir araştırmacı", Böhürler'in kendisini tanıtırken verdiği bilgiye göre. Böhürler, Miraç'ın “verdiği örnekleri dinlerken; üst akıl, büyük resim gibi tanımlara takılıp elimizden akıp gidenleri görmemişiz duygusuna kapıldığını” belirtiyor. Yazar, sosyoloğu dinlerken, diyor, "kendimize odaklanmaktan gençlere ne kadar da gözlerimizi kapattığımızı, bizce olması gerekenlerden ibaret bir kalıba onları oturtmaya çalışarak ne kadar yorulduğumuzu ve de yorduğumuzu fark ettim."
Şöyle sürdürüyor: "Bu yazıya sebep sadece dinlediklerim değil elbette! Dindar kesim olarak bizim çocuklarımızda oluşturduğumuz ruh haline olan tanıklığım da doğrusu bu yargıyı pekiştiriyor. Bir haftadır bu kavram zihnimde dönüp duruyor. Ne yaptık da bunu başardık anlamaya çalışıyorum."
Cevaba açılan kapıysa şurada: "Bu kavramı öyle olaya başka mahalleden bakan, dışarıdan birinden duysam bakışım farklı olurdu elbette."
Niye, Ayşe Hanım? "Başka mahalleden" biri doğru bir tesbit mi yapamaz? Yoksa başka mahallelinin hakkınızdaki tesbiti doğru olsa bile siz bunu aktaramaz mısınız? Neden? Dışlanma korkusundan mı? Yoksa aktarsanız da kimse kulak mı vermez? Niye?
Nasıl bir baskı ortamıdır mahallenizde hepinizi tehdit eden ki, "Belki de bugün hepimize hâkim olan 'İslâmî serüven kırılıyor' duygusu"ndan bahseder etmez, sanki bütün yazı boyunca gençler için yaratılmış sorunlu durumu anlatan siz değilmişsiniz gibi, şunu eklemeden edemiyorsunuz: "Elbette bu kırılmadan umutsuzluğa düşmemek gerekiyor. Ömer Miraç da bu kanaati taşıyor, 'Yerinize dimağı açık çok güzel gençler geliyor' diyor." Madem çok güzel gençler geliyor, demek din veyahut başka şeyin yorgunu falan değiller. Yazınızda anlattığınız durum yok. Üzülmeyin o halde.
Gençlere -ve kendinize- yaptığınız esas kötülük bu. Onları akıl-mantıktan, herkes için geçerli hakikat duygusundan, kavramından uzaklaştırmak. Atgözlüklü taraftarlar haline getirmeye çalışmak. Herkes için geçerli hak-adaletten uzaklaşmakla da alâkası var elbette. Nâçizâne önerim, iktidar ihtirası içerisinde ilk terk ettiğiniz aracı yeniden elinize alın, başka mahallelerden gelen seslere azıcık kulak verin.
Sözkonusu "din yorgunluğu" tesbiti, Doç. Dr. Ömer Miraç'a ait. Dr. Miraç, "yaklaşık dokuz yıldır, özellikle zor denilen gençlerle çalışan bir araştırmacı", Böhürler'in kendisini tanıtırken verdiği bilgiye göre. Böhürler, Miraç'ın “verdiği örnekleri dinlerken; üst akıl, büyük resim gibi tanımlara takılıp elimizden akıp gidenleri görmemişiz duygusuna kapıldığını” belirtiyor. Yazar, sosyoloğu dinlerken, diyor, "kendimize odaklanmaktan gençlere ne kadar da gözlerimizi kapattığımızı, bizce olması gerekenlerden ibaret bir kalıba onları oturtmaya çalışarak ne kadar yorulduğumuzu ve de yorduğumuzu fark ettim."
Şöyle sürdürüyor: "Bu yazıya sebep sadece dinlediklerim değil elbette! Dindar kesim olarak bizim çocuklarımızda oluşturduğumuz ruh haline olan tanıklığım da doğrusu bu yargıyı pekiştiriyor. Bir haftadır bu kavram zihnimde dönüp duruyor. Ne yaptık da bunu başardık anlamaya çalışıyorum."
Cevaba açılan kapıysa şurada: "Bu kavramı öyle olaya başka mahalleden bakan, dışarıdan birinden duysam bakışım farklı olurdu elbette."
Niye, Ayşe Hanım? "Başka mahalleden" biri doğru bir tesbit mi yapamaz? Yoksa başka mahallelinin hakkınızdaki tesbiti doğru olsa bile siz bunu aktaramaz mısınız? Neden? Dışlanma korkusundan mı? Yoksa aktarsanız da kimse kulak mı vermez? Niye?
Nasıl bir baskı ortamıdır mahallenizde hepinizi tehdit eden ki, "Belki de bugün hepimize hâkim olan 'İslâmî serüven kırılıyor' duygusu"ndan bahseder etmez, sanki bütün yazı boyunca gençler için yaratılmış sorunlu durumu anlatan siz değilmişsiniz gibi, şunu eklemeden edemiyorsunuz: "Elbette bu kırılmadan umutsuzluğa düşmemek gerekiyor. Ömer Miraç da bu kanaati taşıyor, 'Yerinize dimağı açık çok güzel gençler geliyor' diyor." Madem çok güzel gençler geliyor, demek din veyahut başka şeyin yorgunu falan değiller. Yazınızda anlattığınız durum yok. Üzülmeyin o halde.
Gençlere -ve kendinize- yaptığınız esas kötülük bu. Onları akıl-mantıktan, herkes için geçerli hakikat duygusundan, kavramından uzaklaştırmak. Atgözlüklü taraftarlar haline getirmeye çalışmak. Herkes için geçerli hak-adaletten uzaklaşmakla da alâkası var elbette. Nâçizâne önerim, iktidar ihtirası içerisinde ilk terk ettiğiniz aracı yeniden elinize alın, başka mahallelerden gelen seslere azıcık kulak verin.
21 Eylül 2017 Perşembe
Kaymakamlık bana ödül verdi
21 Eylül 2017 günü, Türkiye baskılar-yasaklar tarihi ölçüleriyle bile hayli çapsız, düşüncesizce ve beklenmedik görünen bir icraatla karşılaştık: Beyoğlu Kaymakamlığı, evet, içişleri bakanlığı, vali değil, artık her şeye karar veren tek ağız da değil, kaymakamlık, Musa Anter ve Özgür Basın Şehitleri Yarışması Ödül Töreni’ni yasakladı. Gerekçe… yok. Evet, yok. “Yasaklanmıştır” dediler.
18 Ağustos 2017 Cuma
Almanya'daki Türkleri "tehdit" haline getirmek!
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Almanya'daki Türk seçmenlere "bize saygısızlık yapan partilere oy vermeyin" çağrısı yapması, hiç şüphesiz, Almanya siyasetçileri tarafından, ülkelerinin içişlerine müdahale olarak tanımlanacak. Erdoğan'ın bu müdahalesi, çelişkileri, anlaşmazlıkları bambaşka bir düzeye taşıyacak. Türkiye, bugüne kadarki gibi, “anlaşmazlık halinde olunan devlet” değil “tehdit” olarak tarif edilecek. Her şey bir yana, oradaki Türkleri Almanya devleti için “millî güvenlik tehdidi” konumuna sokacak bir hamle bu. Almanya ve başka devletlerin buna verecekleri karşılığın cinsi de farklı olacak. Niye başka devletler de işe karışsın? Zira Hollanda krizi sırasında atılan “oradaki Türkler Hollanda ordusundan kalabalık” manşetleri ilk elde hatırlanacak.
10 Ağustos 2017 Perşembe
Eski Barça'lı Marquez'e uyuşturucu suçlaması
Barcelona'nın eski stoperi Meksikalı Rafael Marquez, uyuşturucu çetesiyle bağlantı suçlamasıyla karşı karşıya. ABD Hazine Bakanlığı, futbolcuyu uyuşturucu trafiğiyle ilişkili kişiler listesine aldı. Halen ülkesinde Atlas takımında oynayan ve millî takım kaptanı da olan 38 yaşındaki Marquez’i daha çok Barça'da oynadığı yedi yılda (2003-2010) izlemiş, pisliği olmayan bir futbolcu olarak tanımış, yumuşak, akıllı, istikrarlı topçuluğunu sevmiştik. Marquez, Meksika futbol tarihinin en başarılı isimlerinden. Marquez, Raúl Flores Hernández'in reisliğindeki "Flores Çetesi" adına hisse alma vs. para aklamamsı işler yapmakla suçlanıyor. Çeteyle ilişkili bazı şirket ve kuruluşlar onun üzerine yapılmış, vs.. Ben bunları yazarken tutuklanıp tutuklanmayacağı henüz belli değildi.
8 Ağustos 2017 Salı
Önce savaş, sonra insanlık!
Cumhuriyet’te Duygu Güvenç’in Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı Enver Gergeş ile yaptığı uzun bir görüşme yayımlandı. Okumanızı tavsiye ederim. Konuşan elbette ele alınan, soru sorulan konular bakımından bir “taraf” ve diplomat, kendini ona göre ifade ediyor, yani her söylediğini doğru saymamız gerekmiyor, gerektiğinde gerçeği eğip bükebildiğini görüyoruz, ama o arada epeyce bilgi ve izlenim ediniyoruz.
Ben burada konuşmadan Türkiye ile ilgili bir kısmı konu edeceğim. Uzun boylu yorum yapmak veya kurcalamak niyetinde değilim; aktaracağım, yetecek.
“Esad’a karşı Suriye devrimi halkın devrimi olarak başladı,” diye anlatıyor BAE dışişleri bakanı. “Biz de grubun bir parçasıydık ve neler olup bittiği konusunda çok endişeliydik. Bilinçli olarak radikalleştirildi. O dönemde birçok dostumuzu uyardık; BAE, ‘dikkatli olun çünkü biz bu devrimi radikalleştiriyoruz’ diyen ilk ülkelerden biriydi.”
Güvenç haliyle araya giriyor, “Ama BAE de muhaliflerin yanındaydı 2011’de,” diye hatırlatıyor.
Bakan, “Evet,” diye cevap veriyor, “öyleydik. Destekliyorduk ve Suriyelilerin isteklerini desteklemeye devam ediyoruz, ama biz birkaç yıl önce uyarmaya başladık; iki üç problem var diyerek. Birinci sorun; biz çok önce bu konuda siyasi çözüme ihtiyaç var, dedik. İkincisi, biz, Nusra ve benzer diğer örgütlerin muhalif grupların büyük bölümünü oluşturmasından çok endişeliydik, çünkü problem, ahlâkî… zemindeki üstünlüğünü kaybetmektir. Eğer DAEŞ’li insanları görüyorsanız bugün rejimi nasıl eleştirebilirsiniz? …ikisi… birbirinden beter. Ve biz çok önceden uyardık. Yanıtın ne olduğunu biliyor musunuz? Sizin ülkenizden ve Katar’dan gelen yanıt, ‘bunlar sahadaki en iyi savaşçılar, önce savaşı kazanmamıza izin verin, bunun için daha sonra endişeleniriz’ oldu. Davutoğlu dönemi, 2013-2014 yıllarında…”
BAE’li bakanı erdem ve doğru söz timsali saymak durumunda değiliz. Ancak burada çizilen manzara, Suriye’ye ilişkin TC dış politikasını izleyen, gözleyen herkes için pek tanıdık ve gerçeğe uygun bir tasvir olarak gözüküyor.
Güvenç’in “Türkiye’nin Katar ile Suriye’deki işbirliğini nasıl görüyorsunuz?” sorusuna da şöyle cevap veriyor Gergeş: “Her kriz kendi dinamiklerini yaratıyor ve bunları kontrol edemiyorsunuz. Davutoğlu ile uzun süre önce yaptığım bir tartışmayı anımsıyorum. Dedim ki: ‘sizce Türkiye Suriye hükümetin[e ilişkin] siyasî pozisyonunda, manevra alanı kalmayacak kadar ilerlemedi mi?’ O bana karşı çıktı. Ama gerçekten de geçmişe baktığımda... Türkler hep, Suriye muhalefetinde hep M[üslüman] K[ardeşler]’in şansını zorluyordu. Ve bence bu doğru bir politika değildi. Suriye muhalefetini radikalleştirmediğimiz bir tutuma ulaşmalıydık. Başından itibaren siyasi bir süreç üzerinde ısrarcı olmalıydık.”
Bunları aktarıyorum, çünkü hem okurlarımı bu kapsamlı söyleşiden haberdar etmek istiyorum hem de… hem de… aktarıyorum işte, burada da dursun bunlar. Günün biri için. Veya ne olup bittiğini merak edecek olanlar için.
Ben burada konuşmadan Türkiye ile ilgili bir kısmı konu edeceğim. Uzun boylu yorum yapmak veya kurcalamak niyetinde değilim; aktaracağım, yetecek.
“Esad’a karşı Suriye devrimi halkın devrimi olarak başladı,” diye anlatıyor BAE dışişleri bakanı. “Biz de grubun bir parçasıydık ve neler olup bittiği konusunda çok endişeliydik. Bilinçli olarak radikalleştirildi. O dönemde birçok dostumuzu uyardık; BAE, ‘dikkatli olun çünkü biz bu devrimi radikalleştiriyoruz’ diyen ilk ülkelerden biriydi.”
Güvenç haliyle araya giriyor, “Ama BAE de muhaliflerin yanındaydı 2011’de,” diye hatırlatıyor.
Bakan, “Evet,” diye cevap veriyor, “öyleydik. Destekliyorduk ve Suriyelilerin isteklerini desteklemeye devam ediyoruz, ama biz birkaç yıl önce uyarmaya başladık; iki üç problem var diyerek. Birinci sorun; biz çok önce bu konuda siyasi çözüme ihtiyaç var, dedik. İkincisi, biz, Nusra ve benzer diğer örgütlerin muhalif grupların büyük bölümünü oluşturmasından çok endişeliydik, çünkü problem, ahlâkî… zemindeki üstünlüğünü kaybetmektir. Eğer DAEŞ’li insanları görüyorsanız bugün rejimi nasıl eleştirebilirsiniz? …ikisi… birbirinden beter. Ve biz çok önceden uyardık. Yanıtın ne olduğunu biliyor musunuz? Sizin ülkenizden ve Katar’dan gelen yanıt, ‘bunlar sahadaki en iyi savaşçılar, önce savaşı kazanmamıza izin verin, bunun için daha sonra endişeleniriz’ oldu. Davutoğlu dönemi, 2013-2014 yıllarında…”
BAE’li bakanı erdem ve doğru söz timsali saymak durumunda değiliz. Ancak burada çizilen manzara, Suriye’ye ilişkin TC dış politikasını izleyen, gözleyen herkes için pek tanıdık ve gerçeğe uygun bir tasvir olarak gözüküyor.
Güvenç’in “Türkiye’nin Katar ile Suriye’deki işbirliğini nasıl görüyorsunuz?” sorusuna da şöyle cevap veriyor Gergeş: “Her kriz kendi dinamiklerini yaratıyor ve bunları kontrol edemiyorsunuz. Davutoğlu ile uzun süre önce yaptığım bir tartışmayı anımsıyorum. Dedim ki: ‘sizce Türkiye Suriye hükümetin[e ilişkin] siyasî pozisyonunda, manevra alanı kalmayacak kadar ilerlemedi mi?’ O bana karşı çıktı. Ama gerçekten de geçmişe baktığımda... Türkler hep, Suriye muhalefetinde hep M[üslüman] K[ardeşler]’in şansını zorluyordu. Ve bence bu doğru bir politika değildi. Suriye muhalefetini radikalleştirmediğimiz bir tutuma ulaşmalıydık. Başından itibaren siyasi bir süreç üzerinde ısrarcı olmalıydık.”
Bunları aktarıyorum, çünkü hem okurlarımı bu kapsamlı söyleşiden haberdar etmek istiyorum hem de… hem de… aktarıyorum işte, burada da dursun bunlar. Günün biri için. Veya ne olup bittiğini merak edecek olanlar için.
30 Temmuz 2017 Pazar
El-Kaide'nin paraşütçü birlikleri!?
ABD’nin DAİŞ’le Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk, "Şu soruyu sormamız gerekiyor," dedi. "El Kaide lideri Ayman el Zevahiri’nin yardımcısı İdlib’e niçin ve nasıl gidebiliyor? Bu neden oluyor? Oraya nasıl ulaşabiliyorlar? Paraşütçü askerler değiller."
McGurk, Washington'da, Ortadoğu Enstitüsü’nün düzenlediği “Trump Yönetimi’nin Terörle Mücadele Politikasının Değerlendirmesi” başlıklı panelde konuştu ve, aktardığım üzre, El-Kaide'nin İdlib'deki hakimiyetinden Ankara'yı sorumlu tuttu. Çünkü El-Kaide'ciler "paraşütçü olmadıklarına" göre, İdlib'e karadan geçmiş olmalılar ve bu vilayetin kara sınırı yalnız Türkiye ile!
McGurk, Washington'da, Ortadoğu Enstitüsü’nün düzenlediği “Trump Yönetimi’nin Terörle Mücadele Politikasının Değerlendirmesi” başlıklı panelde konuştu ve, aktardığım üzre, El-Kaide'nin İdlib'deki hakimiyetinden Ankara'yı sorumlu tuttu. Çünkü El-Kaide'ciler "paraşütçü olmadıklarına" göre, İdlib'e karadan geçmiş olmalılar ve bu vilayetin kara sınırı yalnız Türkiye ile!
25 Temmuz 2017 Salı
Esad'a meşruiyet avantajı, Ankara'ya dert
Associated Press'in (AP) bugünkü İdlib haberi, "El-Kaide bağlantılı bir cihatçı grup"un "Suriye'deki isyandan ülkenin kuzeybatısında her ne kalmışsa onu" süpürüp attığını duyurarak başlıyor. Nusra çekirdekli Heyet Tahrir el-Şam'ın, Türkiye destekli Ahrar el-Şam ve çevresinde toplanan bilumum örgütleri vilayetin güneyine postalamasından sözediyor.
İdlib'te eli kulağında olan bu gelişmeyi, ötesiyle berisiyle, bu haftaki P24 yazımda anlatmaya çalıştım. Meselenin, o yazıda olguların ötesine fazla geçmediğim için üzerinde durmadığım, oysa önümüzdeki günler açısından çok önem taşıyan bir boyutu, giderek daha fazla konu ediliyor. Nitekim AP, "cihatçıların [İdlib] şehri ve vilayetinde otoritelerini pekiştirmeleri"yle birlikte, "Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın, isyancı vilayete uzun süredir beklenen saldırıyı başlatmak için işine yarayacak bir bahaneye kavuştuğu"nu vurguluyor: Esad, "kendisine karşı kalkışılan ayaklanmanın büyük ölçüde İslâmcılar ve teröristler tarafından yönetildiği"ni ileri sürebilecek. Bildiğiniz üzre, bu, zaten ayaklanmanın başından beri Esad'ın resmî tezi.
AP'ye konuşan muhalif bir eski albay, El-Kaide'nin egemen olduğu bölgeye Esad'ın uluslararası düzeyde onay alarak girebileceğini söylemiş.
Hernekadar Suriye muktedirini ilk defa uluslararası kamuoyu ile aynı çizgiye getirse de mesele elbette Esad'ın saldırıya geçmek için meşruiyet ve onaya kavuşmasından ibaret değil. Bu saldırının kapsamı hakkında düşünmeye başladığımızda işler büyüyor.
İdlib'te eli kulağında olan bu gelişmeyi, ötesiyle berisiyle, bu haftaki P24 yazımda anlatmaya çalıştım. Meselenin, o yazıda olguların ötesine fazla geçmediğim için üzerinde durmadığım, oysa önümüzdeki günler açısından çok önem taşıyan bir boyutu, giderek daha fazla konu ediliyor. Nitekim AP, "cihatçıların [İdlib] şehri ve vilayetinde otoritelerini pekiştirmeleri"yle birlikte, "Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın, isyancı vilayete uzun süredir beklenen saldırıyı başlatmak için işine yarayacak bir bahaneye kavuştuğu"nu vurguluyor: Esad, "kendisine karşı kalkışılan ayaklanmanın büyük ölçüde İslâmcılar ve teröristler tarafından yönetildiği"ni ileri sürebilecek. Bildiğiniz üzre, bu, zaten ayaklanmanın başından beri Esad'ın resmî tezi.
AP'ye konuşan muhalif bir eski albay, El-Kaide'nin egemen olduğu bölgeye Esad'ın uluslararası düzeyde onay alarak girebileceğini söylemiş.
Hernekadar Suriye muktedirini ilk defa uluslararası kamuoyu ile aynı çizgiye getirse de mesele elbette Esad'ın saldırıya geçmek için meşruiyet ve onaya kavuşmasından ibaret değil. Bu saldırının kapsamı hakkında düşünmeye başladığımızda işler büyüyor.
4 Temmuz 2017 Salı
Rakka surlarında gedik
Rakka'da "eski şehir"i çevreleyen sur iki yerinden aşıldı ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçıları içeri girdi. 2,5 kilometrelik suru DAİŞ bir savunma hattı olarak kullanıyordu ve surlardaki gedikleri mayınlamışlar, surun pek çok yerini patlayıcılarla, tuzaklarla donatmışlardı. Bu yüzden koalisyon uçakları surlarda "kendi gediklerini" açıyorlar. Uluslararası koalisyonun merkez komutanlığı, tarihî surun olabildiğince büyük kısmını koruyabilmek için de bu yöntemi tercih ettiklerini açıkladı.
SDG'nin surlardan girmesi, Rakka şehir savaşında dönüm noktası olacak ve bundan sonrası daha da kanlı geçecek.
Operation Inherent Resolve
Bu vesileyle, şu komutanlığın adını Türkçe'de nasıl yazacağımıza dair birkaç söz. İsim ilk konduğunda gazeteciler arasında doğru dürüst bir tartışma geçmiş miydi, açıkçası hatırlamıyorum. Olduysa, biri hatırlatırsa özür dileyip aktarırım.
İngilizce orijinal adı Combined Joint Task Force - Operation Inherent Resolve, kısaltması CJTF-OIR olan "şey" şimdiye kadar çok çeşitli ve birbiriyle alâkasız kelime bileşimleriyle çevirilip kullanıldı. Özellikle harekâtın adı, Türkçe okuyup yazan insanlara tarih boyunca en çok mesele çıkarmış terimlerden biri olarak kayıtlara geçti. "Operation Inherent Resolve" için şimdiye dek, "Öz Kararlılık Harekâtı", "İç Çözüm Harekâtı", "Azimli Kararlılık Harekâtı", "Kökten Kararlılık Operasyonu", "Öz Çözüm Operasyonu", "Kararlı Çözüm Operasyonu", "İçsel Çözüm Operasyonu", "Doğal Kararlılık Harekâtı" karşılıkları kullanıldı. "Kökten Çözüm Harekâtı", ne kadar doğru olurdu, bilemiyorum, ama hem anlamlı hem münasip karşılık olabilirmiş. Lâkin TC Dışişleri Bakanlığı "Özgün Kararlılık Harekâtı"nı kullandığı için bunu tercih etmek daha akla yakın. Aksi halde tartışmanın harekâtın bitiminden sonraki onyıla uzanması muhtemel.
SDG'nin surlardan girmesi, Rakka şehir savaşında dönüm noktası olacak ve bundan sonrası daha da kanlı geçecek.
Operation Inherent Resolve
Bu vesileyle, şu komutanlığın adını Türkçe'de nasıl yazacağımıza dair birkaç söz. İsim ilk konduğunda gazeteciler arasında doğru dürüst bir tartışma geçmiş miydi, açıkçası hatırlamıyorum. Olduysa, biri hatırlatırsa özür dileyip aktarırım.
İngilizce orijinal adı Combined Joint Task Force - Operation Inherent Resolve, kısaltması CJTF-OIR olan "şey" şimdiye kadar çok çeşitli ve birbiriyle alâkasız kelime bileşimleriyle çevirilip kullanıldı. Özellikle harekâtın adı, Türkçe okuyup yazan insanlara tarih boyunca en çok mesele çıkarmış terimlerden biri olarak kayıtlara geçti. "Operation Inherent Resolve" için şimdiye dek, "Öz Kararlılık Harekâtı", "İç Çözüm Harekâtı", "Azimli Kararlılık Harekâtı", "Kökten Kararlılık Operasyonu", "Öz Çözüm Operasyonu", "Kararlı Çözüm Operasyonu", "İçsel Çözüm Operasyonu", "Doğal Kararlılık Harekâtı" karşılıkları kullanıldı. "Kökten Çözüm Harekâtı", ne kadar doğru olurdu, bilemiyorum, ama hem anlamlı hem münasip karşılık olabilirmiş. Lâkin TC Dışişleri Bakanlığı "Özgün Kararlılık Harekâtı"nı kullandığı için bunu tercih etmek daha akla yakın. Aksi halde tartışmanın harekâtın bitiminden sonraki onyıla uzanması muhtemel.
3 Temmuz 2017 Pazartesi
İdlib'e geçiş için Efrin savaşı zorunlu mu?
Dış politika ve uluslararası ilişkiler konusunda bilgisi, tecrübesi ve taraftarlıktan uzak, sağduyulu yaklaşımı nedeniyle en çok kulak verilmesi gereken isimlerden Ünal Çeviköz, 3 Temmuz tarihli yazısında, daha başlıktan belirttiği üzre, "Suriye problemi ve Türkiye'nin önündeki tehlikeler"i ele aldı.
Çeviköz'ün yazısında dile getirdiği en önemli tesbitlerden biri, "Türkiye'nin de sonunda yumuşak güç yerine askeri gücün daha etkili olacağı sonucuna vardığını düşünenlerin" sayıca arttığı. Tecrübeli diplomat, nazikçe, "böyle düşünenlerin sayısı arttı" demeyi tercih ediyor.
Bu yazı, tarihe geçmeye aday bir de vecize barındırıyor. "Ancak," demiş Çeviköz, "Türkiye'nin savaşma arzusu bir türlü dinmek bilmiyor." Vecizenin vecizeliği bir yana, son yıllarda dış politikaya yön veren temel saiki pek güzel özetleyen bir söz.
Yazıyı parça parça aktarmayacağım, okumanızı tavsiye ederim. Sadece takıldığım bir noktayı dile getireceğim, belki Çeviköz veya bir başka uzman bizi aydınlatabilir. Ünal Bey, Astana'da varılan anlaşmaya göre Türkiye'nin Rusya ile birlikte İdlib'te oluşturulması umulan çatışmasızlık bölgesinden sorumlu olacağını hatırlattıktan sonra, "Türkiye'nin o bölgeye göndermek isteyeceği askerî unsurların Afrin bölgesinden geçmeleri gerekiyor," diyor. Daha sonra böyle bir geçişin çatışmasız gerçekleşmesinin koşullarına dair sorular soruyor. Bir koridor ihtimali üzerinde duruyor.
Ancak Türkiye'nin İdlib bölgesi ile, Efrin'den geçişe muhtaç olmaksızın, sürekli ve kendisi açısından garantili irtibatta bulunduğu, yaklaşık 100 kilometrelik sınırı (haritada kırmızı çizgiyle kabaca işaretli) var. Bu sınır çeşitli amaçlarla yıllardır kullanılıyor. Bu yüzden, Çeviköz'ün neden İdlib'e geçiş için Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ille Efrin'den geçmesini zorunlu gördüğünü anlayamadım. Fırat Kalkanı bölgesinden (sağda, yukarı doğru, "TSK-ÖSO" yazılı mat yeşil alan), hem Kürt güçleri (sarı) hem Suriye ordusunun (gülkurusu) etki alanından geçmeye kalkmak da, Türkiye'den Efrin'e dalıp bin türlü müşkülata hem yolaçmak hem mâruz kalmak da, İdlib sınırından doğrudan geçmekten çok daha meşakkatli görünüyor.
Bunları düşünürken aklıma bir soru takıldı: Acaba İdlib'te Türk birliklerinin gelişine razı olmayacağını ilan eden El-Kaide kökenli Heyet Tahrir el-Şam'ın (HTŞ) denetimindeki bölgeler yüzünden mi böyle bir mesele var? Haritada açık yeşil İdlib üzerindeki koyu yeşil bölgeler HTŞ denetiminde. 100 kilometreden uzun ortak sınırın yaklaşık yüzde kırkı böyle. En güneyde, Cisr el-Şuğur yöresinde ise Uygurların, Türkistan İslâmî Partisi'ne bağlı militanların ağırlığı var. Bunların bir kısmı El-Kaide'ci, bir kısmı değil.
Ünal Çeviköz gibi bir sahici uzman değil de Suriye ile ilgili her şeye tribünden, taraftar grubunun arasından bakan birileri yazsa önemsemeye değmezdi, ama şu durumda böyle bir soru isabetlidir: İdlib'e geçiş neden bu yüz kilometreyi aşkın sınırdan değil de ille Efrin'i taciz ederek yapılmak zorunda?
Yoksa hep beraber şunu mu sormalıyız: El-Kaide'ci de olsalar "mücahitlerle" savaşmaktansa "DEAŞ'tan daha tehlikeli" diye takdim edilmiş Kürt "teröristler"le savaşmak mı tercih ediliyor? Ne de olsa Yeni Osmanlı'nın Ortadoğu'yu fethetmesi pek mümkün görünmüyor, buna karşılık "Yeni Türkiye"nin dönüp dolaşıp Kürtlere vurması, savaş ve şahadet menkıbeleri üretimi açısından daha bildik, daha basit yol.
Çeviköz'ün yazısında dile getirdiği en önemli tesbitlerden biri, "Türkiye'nin de sonunda yumuşak güç yerine askeri gücün daha etkili olacağı sonucuna vardığını düşünenlerin" sayıca arttığı. Tecrübeli diplomat, nazikçe, "böyle düşünenlerin sayısı arttı" demeyi tercih ediyor.
Bu yazı, tarihe geçmeye aday bir de vecize barındırıyor. "Ancak," demiş Çeviköz, "Türkiye'nin savaşma arzusu bir türlü dinmek bilmiyor." Vecizenin vecizeliği bir yana, son yıllarda dış politikaya yön veren temel saiki pek güzel özetleyen bir söz.
Yazıyı parça parça aktarmayacağım, okumanızı tavsiye ederim. Sadece takıldığım bir noktayı dile getireceğim, belki Çeviköz veya bir başka uzman bizi aydınlatabilir. Ünal Bey, Astana'da varılan anlaşmaya göre Türkiye'nin Rusya ile birlikte İdlib'te oluşturulması umulan çatışmasızlık bölgesinden sorumlu olacağını hatırlattıktan sonra, "Türkiye'nin o bölgeye göndermek isteyeceği askerî unsurların Afrin bölgesinden geçmeleri gerekiyor," diyor. Daha sonra böyle bir geçişin çatışmasız gerçekleşmesinin koşullarına dair sorular soruyor. Bir koridor ihtimali üzerinde duruyor.
Ancak Türkiye'nin İdlib bölgesi ile, Efrin'den geçişe muhtaç olmaksızın, sürekli ve kendisi açısından garantili irtibatta bulunduğu, yaklaşık 100 kilometrelik sınırı (haritada kırmızı çizgiyle kabaca işaretli) var. Bu sınır çeşitli amaçlarla yıllardır kullanılıyor. Bu yüzden, Çeviköz'ün neden İdlib'e geçiş için Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ille Efrin'den geçmesini zorunlu gördüğünü anlayamadım. Fırat Kalkanı bölgesinden (sağda, yukarı doğru, "TSK-ÖSO" yazılı mat yeşil alan), hem Kürt güçleri (sarı) hem Suriye ordusunun (gülkurusu) etki alanından geçmeye kalkmak da, Türkiye'den Efrin'e dalıp bin türlü müşkülata hem yolaçmak hem mâruz kalmak da, İdlib sınırından doğrudan geçmekten çok daha meşakkatli görünüyor.
Bunları düşünürken aklıma bir soru takıldı: Acaba İdlib'te Türk birliklerinin gelişine razı olmayacağını ilan eden El-Kaide kökenli Heyet Tahrir el-Şam'ın (HTŞ) denetimindeki bölgeler yüzünden mi böyle bir mesele var? Haritada açık yeşil İdlib üzerindeki koyu yeşil bölgeler HTŞ denetiminde. 100 kilometreden uzun ortak sınırın yaklaşık yüzde kırkı böyle. En güneyde, Cisr el-Şuğur yöresinde ise Uygurların, Türkistan İslâmî Partisi'ne bağlı militanların ağırlığı var. Bunların bir kısmı El-Kaide'ci, bir kısmı değil.
Ünal Çeviköz gibi bir sahici uzman değil de Suriye ile ilgili her şeye tribünden, taraftar grubunun arasından bakan birileri yazsa önemsemeye değmezdi, ama şu durumda böyle bir soru isabetlidir: İdlib'e geçiş neden bu yüz kilometreyi aşkın sınırdan değil de ille Efrin'i taciz ederek yapılmak zorunda?
Yoksa hep beraber şunu mu sormalıyız: El-Kaide'ci de olsalar "mücahitlerle" savaşmaktansa "DEAŞ'tan daha tehlikeli" diye takdim edilmiş Kürt "teröristler"le savaşmak mı tercih ediliyor? Ne de olsa Yeni Osmanlı'nın Ortadoğu'yu fethetmesi pek mümkün görünmüyor, buna karşılık "Yeni Türkiye"nin dönüp dolaşıp Kürtlere vurması, savaş ve şahadet menkıbeleri üretimi açısından daha bildik, daha basit yol.
2 Temmuz 2017 Pazar
Sivas: katliam ve intihar
Sivas Katliamı'nı "dışarıdan gelenler"in tertiplediği ve yaptığı, katliamı ortalıkta açıkça üstlenmek istemeyen İslâmcıların, din istismarcısı siyasetçilerin ve dindarların, aynı zamanda, kendilerine mâkûl bir hesaplaşma-aşma yolu gösterilmediği için bugün ne edeceğini bilemeyen vicdan sahibi Sivaslıların sığındığı bir büyük yalandır.
"Devlet seyirci kaldı" da büyük yalandır. Olayda "camiden çıkmış, eli benzin bidonlu gericiler"in sorumluluğu hafifleyecek endişesiyle başka birilerinin sarıldığı büyük yalan. Sivas Katliamı, elbette devletin, artık hangileriyse, ilgili birimlerinin katkısı ve belki en baştan tertibiyle örgütlenmiş, saldırı başladıktan sonra pekâlâ kırk defa önlenebilecekken müdahale edilmeyerek âdetâ "beklenen" sonuca ulaşsın diye uğraşılmış, muazzam bir "resmî suç"tur.
Katliam sonrası, devletin de işin içinde olduğu istisnasız bütün bu tür olaylarda görüldüğü üzre, neyin ne olduğunu herkese izah etmeye yönelik bir seyir izledi. Katliamın savunmasını "meşru" siyaset üstlendi. "Bari üzüldüğünüzü belli edin" çağrıları bile karşılıksız kaldı. Yargılama süreci, facianın boyutlarıyla karşılaştırıldığında trajikomedi bile denemeyecek bir yeni derse dönüştü: Türkiye kimindir, burada kararları kim verir, kimin kimi öldürmeye hakkı vardır, kim isterse kim yargılanır, kim yargılanmaz, vs. konu başlıkları olan bir ders.
"Devlet seyirci kaldı" da büyük yalandır. Olayda "camiden çıkmış, eli benzin bidonlu gericiler"in sorumluluğu hafifleyecek endişesiyle başka birilerinin sarıldığı büyük yalan. Sivas Katliamı, elbette devletin, artık hangileriyse, ilgili birimlerinin katkısı ve belki en baştan tertibiyle örgütlenmiş, saldırı başladıktan sonra pekâlâ kırk defa önlenebilecekken müdahale edilmeyerek âdetâ "beklenen" sonuca ulaşsın diye uğraşılmış, muazzam bir "resmî suç"tur.
Katliam sonrası, devletin de işin içinde olduğu istisnasız bütün bu tür olaylarda görüldüğü üzre, neyin ne olduğunu herkese izah etmeye yönelik bir seyir izledi. Katliamın savunmasını "meşru" siyaset üstlendi. "Bari üzüldüğünüzü belli edin" çağrıları bile karşılıksız kaldı. Yargılama süreci, facianın boyutlarıyla karşılaştırıldığında trajikomedi bile denemeyecek bir yeni derse dönüştü: Türkiye kimindir, burada kararları kim verir, kimin kimi öldürmeye hakkı vardır, kim isterse kim yargılanır, kim yargılanmaz, vs. konu başlıkları olan bir ders.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
