13 Mayıs 2015 Çarşamba

Hayır ölmedi, bünyemizde yaşıyor

Radikal, 12.05.2015


Sabah bir heyecanla kalktınız. Yüreğiniz pırpır ediyordu. Tatlı bir telaşla. Yeni bir dönemdi. Yeni koşullar. Gelişmeler ne gösterir?.. Çok şey değişecek. Dünün önemli adamları, daire başkanları, müdürleri, genel müdürleri, rektörleri duracak mı gidecek mi? Gidebilirler. Yerlerine geçilebilir. Siz geçebilirdiniz. Gömleğinizi giydiniz.

Sabah kalktınız, yüreğiniz pırpır ediyordu. Adını koymak istemediğiniz, teşhis etmeye yanaşmadığınız, tanır gibi olduğunuzda derhal savuşturmaya çabaladığınız, usul fakat güçlü bir korkuyla. Her şey değişecekti. Dünün önemli adamları, daire başkanları, müdürleri, genel müdürleri, rektörleri, hakimleri, Yargıtay üyeleri bir anda kenara atılabilirdi. Gidebilirlerdi. Gidebilirdiniz. Kravatınızı yamuk bağladınız, çözdünüz, ilk ilmeği yeniden attınız.

Sabah kalktınız, Eylül sabahının serinlemeye yüz tutmuş havasını içinize çekip dışarı çıktınız. Belirsizlik kimine kötü şeydi kimine heyecan verici. Kızların oğulların, eşlerin kardeşlerin birer birer eksildiği korkulu, hüzünlü dairelerin, zalimlerin çirkin ağızlarından hakaret görmeyi, hoyrat ellerce tarumar edilmeyi, devletin içinde biriktirdiği ve bugünler için sakladığı zehirli cerahatle pisletilmeyi, intikamcı ruhlarca lanetlenmeyi bekleyen tedirgin evlerin arasından geçtiniz.

Üzerinizde devlete yaraşır giysiler, yüzünüzde kurtarıcınıza duyduğunuz minnet, istikbalinize doğru ilerlediniz. Memleketin istikbali de sözkonusuydu, ama o gündemde ikinci sıradaydı. Hele bir sizin durumunuz belli olsun. Evden çıkarken öyle demiştiniz, “Hele şu durum bir belli olsun...”

Hepiniz mühimadamlardınız. Mühimadam. Devlet adamı. Bilim adamı. Hukuk adamı. Profesör. Yargıç. Rektör. Yargıtay'da reislerin reisi. Şu bu...

Karşılarına dizildiniz. Devletin soğukluğu, katılığı, nesnelliği ile, insanın öznelliği; yüzsüzlüğü, yalakalığı, karaktersizliği, alçaklığı ile. Eğilirken izledik sizi. El etek öperken. Kendi k.çınızı devletin kaidesi gibi görmeye ve sunmaya çabalarken. Yüz sürdünüz. Eğer o güne kadar vardıysa, tırışkadan iki gram onurunuzla onların törenlik postallarıın parlattınız.

Evleri basarlarken siz makamınızdan seyrettiniz, hayatları söndürürlerken siz sigaralarınızı yaktınız, zulmü kılıfına uydurmak istediklerinde onlara kılıflar diktiniz.

Görünüş öyleydi, ama hayır, siz kendinizi onların hizmetine koşmadınız; her şeyi beraber yaptınız. Siz olmasaydınız onlar bir yandan insan asarken bir yandan Ankara'nın hangi sokaklarına bisiklet girsin diye tartışamazlardı. Onlara bütün şımarıklıkları, pervasızlıkları için boş meydanı siz temin ettiniz. Onlar meydandakileri öldürdüler, kanları siz temizlediniz.

Dediniz ki, ülkenin esenliği için öldürüyorlar. Ülkenin esenliği için gözaltında kaybediyorlar. Ülkenin esenliği için gencecik hayatları söndürüyorlar. Ülkenin esenliği için çamura yatırıp üzerlerinde postalla geziyorlar. Ülkenin esenliği için üniversiteleri üniversitelikten daha da uzaklaştırıyorlar. Ülkenin esenliği için hepimizi daha da aptallaştırıyorlar. Ülkenin esenliği için üzerinde yaşayan insanları aşağılıyor, eziyor, süründürüyorlar.

Velhâsıl, onlar öldürdü, siz temizlediniz, hocam. Onlar boğdu, siz soluklandınız reis bey.

Ülkenin esenliği dediğiniz, ya içi boşaltılmış ya manası tersine çevrilmiş, her hâlükârda ya iğfal ya iğdiş edilmiş sıfatlar, payeler, makamlar mevkiler, uzmanlık alanları vesaireydi. Profesördünüz, vazifeniz şartlandırmaydı. Hukukçuydunuz, vazifeniz devlet zulmünü aklamak paklamaktı. Rektördünüz, vazifeniz gardiyanlıktı. Gazeteciydiniz, vazifeniz şarlatanlıktı.

Kanla, cinayetle, katliamla, entrikayla, koca ülkenin geleceğinin mahvedileceğini umursamadan hazırlanmış ve uygulanmış iğrenç planlarla taşları döşenen yola en ufak bir tereddüt göstermeden adım attınız. Sabah kalktınız, kendinizi ikbal ve istikbal için k.ç yalayacak, şahsiyetsiz bir ufakadam gibi değil, elkonmuş otoritenin ufak bir kısmının emanet edilebileceği, yeterince güvenilir bir suç ortağı gibi gösterecek lacilerinizi çektiniz, götürülen çocuklarının arkasından ağlaşan annelerin, çaresizlikten dudaklarını ısıran babaların ürpertilerini hiç duymadan makamınıza geçtiniz.

Gözünüz saatte, beklediniz. Belki bir-iki telefon görüşmesi yaptınız, tıpkı sizin gibi bekleşen güvenilir dostlarınızın, yine de hiçbirine o kadar güvenmeyerek ağızlarını aradınız. Belki kimseyle konuşmadınız, neme lazım, dediniz; sadece beklediniz. Yukarıdan gelecek olanı beklediniz. Siz de birilerine göre yukarıdaydınız, birilerine tepeden bakar ve konuşur ve bağırırdınız. Devlette eşyanın tabiatı buydu, size de tepeden bakarlar, konuşurlardı. Birilerine tepeden bakabilmek için birilerinin size tepeden bakmasını zaten yıllar önce kabullenmiştiniz. Alışıktınız.

Zaten bu durumu hep beraber hazırlamıştınız, beraber sürdürecektiniz işte. Sadee müsamerenin gereği yapılacaktı. Onlar müşteri, siz faytoncu rolünde olacaktınız. Atlar da biz.

Kenan Evren öldü; neredeyse herkes 12 Eylül'ü lanetleme yarışında. Çünkü neredeyse herkes sahtekâr. Evren'in, cuntanın, 12 Eylül'ün kurbanları bellidir. Kimi öldürdüler, kimlere işkence ettiler, kimleri gözaltında kaybettiler, kimleri süründürdüler, hangi ocakları söndürdüler, kimlerin hayatını çaldılar, bellidir.

Bu ülkenin hukuk ve bilim âlemini işgal etmiş takım elbiseli ilkel canlılar cuntanın hizmetine gönüllü olarak koştu, darbeci generallerin gözüne girmek, onlarla birlikte o korkunç aşağılama, aptallaştırma projesini yürütmek için canla başla seferber oldu. 12 Eylül denen şeyi beş generalin abuk subukluğundan veya sadistliğinden ibaret göstermeye kalkmak, densizlik ve düşüncesizlik olmadığı durumlarda basbayağı suçtur.

12 Eylül, bu topraklarda onyıllar süren faaliyet sonucu başarıyla meydana getirilmiş anti-demokrasi kültürünün doruğuna ulaşmasıdır. 12 Eylül, öncesiyle birlikte, devletin bu topluma yapabileceği kötülüğün sınırının dahi olamayacağının kayda geçirilmesidir. Çok sayıda gönüllü emir eri, askeri, işbirlikçisi, suç ortağı vardır.

Kenan Evren'in 98 sene yaşadıktan sonra eceliyle ölüp gitmesi, tam da, bu toplumun, özellikle siyasetçilerinin ve yöneticilerinin, 12 Eylül 'le hesaplaşma, yüzleşme, yarattığı tahribatı giderme diye bir derdinin olmadığının kanıtıdır.

Aksine, 12 Eylül oluşturduğu toplumsal ortam, kurumsal yapı ve işgörme tarzı, bugün tam gaz yürürlükte.

Yas haftası ilan edilmeli, 12 Eylül iktidarının yürütücüsü, paylaşıcısı, mirasçısı ve ürünü bütün zevat her akşamüstü Ankara'daki dinozor anıtının çevresinde toplaşmalı, coşkuyla, “olmasaydın olmazdık” sloganı atmalıdır.