AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2020 Perşembe

Osman'ın mektubu: Silivri’den, 2,5 yıl sonra

Osman Kavala'nın karantinalı günlerde yazdığı mektup. Nisan 2020

Bu ayın sonunda tutukluğumun otuzuncu ayı tamamlanmış oluyor. Kurgulanan yeni, üçüncü suçlamadan dolayı Silivri’de daha ne kadar kalacağımı kestirmem mümkün değil. Ekim 2017’de gözaltına alınmamdan 16 ay sonra ortaya çıkan iddianamenin siyasi mesajlardan etkilenerek hazırlandığını, ayrıca FETÖ üyeliğinden suçlanan emniyet görevlileri ve savcıların yıllar önce üretmiş oldukları kurguyu ve hukuksuz telefon dinlemelerini temel aldığını gördük.

Tutuklanmamın ve bu davanın, iddianamede hiçbir somut delil bulunmaması ve birçok mantık kopukluklarından dolayı, yargıdaki vahim sorunlara yansıtılan çarpıcı bir örnek teşkil ettiğine, hukuksuz uygulamaların anlaşılmasına ve sonlandırılmasına katkıda bulunacağına inanıyordum.

Adalet Bakanı’nın geçtiğimiz yıl yargı reformu girişiminin amaçlarını anlatırken yargı meşruiyetine zarar veren özgürlükleri kısıtlayıcı uygulamalardan söz etmesi de bana umut vermişti.

Ancak gelinen noktada iyimserliğimi koruyabilmem mümkün değil. Bunun tek nedeni tutuklanmamı uzatmak için Cumhurbaşkanı’ndan güç aldığı anlaşılan organize bir çabanın sürdüğünü görmem değil. Beni asıl karamsarlığa sevk eden, evrensel hukuk normlarını bağlayıcı kabul etmeyen, yasaları hukuki temellerinden kopartarak keyfi biçimde kullanan anlayışın yargıda meşruiyet kazanmış olması. Özel yetkili mahkemelerde Gülenci yapılanmanın etkin olmasıyla sistematik hale gelmiş olan hukuku araçsallaştıran uygulamaların devam ettiğini görüyoruz.

Yargı Reformu Paketi’nden sonra gazeteciler mahkum oldular, tutuklanmaları devam ediyor. Yerel idareciler yıllar önce işlendiği iddia edilen suçlardan dolayı tutuklanıyorlar. Benim de başıma gelen ve manevi işkence olarak tanımlanabilecek olan tahliyelerden sonra yeniden tutuklama uygulaması, normal bir adli tasarruf haline gelmiş durumda. Kamuoyunca yakından bilinen örneklerle sınırlı kalmadığını tahmin edebileceğimiz bu hukuksuz uygulamalar, neden oldukları vahim hak ihlallerinin yanı sıra, yargı kurumunda da kalıcı hasarlara yol açıyor. Hukuksuz tutuklama uygulamaları, masumiyet karinesine ve kişi özgürlüğüne duyarlılığı sistematik olarak tahrip ediyor. Deliller ciddi bir şekilde incelenmeden, somut delil olmadan hazırlanan iddianameler, tutuklama ve mahkumiyet kararları hukuki kanaatlerin sağlam gerekçelere dayandırılması zorunluluğunu gereksiz hale getiriyor, hukuk dışı etkilere açık ve mantıki temeli çürük akıl yürütmeleri meşrulaştırıyor.

Bütün bunlara rağmen, toplumda adalet ve hukukla ilgili ciddi bir duyarlılığın da gelişmekte olduğuna inanıyorum. Umarım son çıkarılan infaz yasasındaki bariz ayrımcılık, gerçek suçlarla siyasi nitelikli sanal suçlar arasında iktidarın gözettiği farkı, hukuki davranış ile hukukun araçsallaştırılması arasındaki farkı çok daha açık biçimde göstererek, bunun vahim sonuçlarının kamuoyu tarafından kavranmasını hızlandırır.

25 Aralık 2019 Çarşamba

Osman Kavala'nın avukatlarından duyuru

AÇIKLAMA / 25 Aralık 2019

İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi, 24 Aralık 2019 tarihli duruşmada, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) 10 Aralık 2019 tarihli kararında belirtilen, Osman Kavala'nın "derhal salıverilmesi" ve "TCK 312. maddede yeralan suçun unsuruna ait delillerin mahkeme dosyasında bulunmamasına" ilişkin kararını hiçe sayarak yeni bir HAK İHLALİNDE bulunmuştur.

AİHM kararlarının hukukî değerlendirmesini yapacak merci, tarafsız ve bağımsız Türk Mahkemeleridir, buna rağmen İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi, sözkonusu kararla süreci geciktirmek adına bu yetkisini Adalet Bakanlığı'na devretmiştir.

Bu karar, hukuka aykırı olmasının ötesinde Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve uluslararası ceza hukuku prensipleri ile kurmaya çalıştığı bağları kopartacak niteliktedir.

Osman Kavala hakkında sürdürülen tutuklama kararının kaldırılmasına ilişkin AİHM kararında yer alan "derhal uygulanması" şerhi, Kişi Hak ve Özgürlükleri'nin korunmasına yönelik Anayasal bir zorunluluk olup kararların kesinleşmesine bağlı kılınamaz.

Kaldı ki, alınan kararların keyfîliği, hukukî bir hata ya da hakimin takdir yetkisi içerisinde değerlendirilemez.

Gelinen noktada, sözkonusu hukuka aykırı kararın adalet ve yargı sistemimizi içine düşürdüğü durum, iki yılı aşkın bir süredir tutuklu bulunan Osman Kavala'nın mevcut durumundan daha vahimdir.

Bu hukuksuz uygulamaya karşı Mahkeme Heyeti'nin reddi ve HSK'ya şikâyet gibi başvurular başta olmak üzere, tutukluluğun devamı kararına itiraz, Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi başvuruları ile Adalet Bakanlığı'na ivedilikle yapılacak başvurular tahtında hak arama yolundaki kararlılığımızı kamuoyunun bilgi ve dikkatlerine sunarız.

Osman Kavala Müdafîleri
Av. Dr. Köksal Bayraktar, Av. Deniz Tolga Aytöre, Av. İlkan Koyuncu

10 Ekim 2019 Perşembe

Osman'ın avukatları durumun vahametini anlattı

Gezi Parkı olaylarına ilişkin 8 Ekim 2019 Salı günü İstanbul 30’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava duruşmasında Osman Kavala'nın tutukluluğunun devamına karar verildi. Kararın açıklanması sonrasında bugün Kavala’nın avukatları tarafından bilgilendirme ve değerlendirme toplantısı düzenlendi. Toplantıya Av. Köksal Bayraktar, Av. Deniz Tolga Aytöre ve Av. İlkan Koyuncu katıldı.

Av. Köksal Bayraktar, mahkeme başkanının üçüncü kez değiştiğini ifade ederek şunları söyledi:

"Duruşmalardan önceki süreç farklı bir başkan tarafından yürütülüyordu. Silivri’de yapılan ilk duruşmada başkanın değiştiğini gördük. İkinci duruşmaya başkanlık yapan hakim Kavala için ara kararına tahliye edilmesi yönünde karar bildirmişti. Fakat üye iki hakim tahliyeye karşı çıktığı için Osman Kavala tahliye edilmedi. Daha sonra bu hakim de değişti ve bu kez üçüncü mahkeme başkanıyla karşılaştık.

2 Şubat 2019 Cumartesi

Osman Kavala'dan 15. ay mektubu

15 aydır sorgusuz sualsiz hapiste tutulan arkadaşım Osman Kavala cezaevinden yeni bir açık mektup gönderdi. Şöyle:
Ocak ayı sonunda Silivri'de 15. ayım tamamlanmış olacak. Hala iddianamenin hazırlanmasını bekliyorum. Bugüne kadar savcı tarafından sorgulanmadım, tahliye taleplerimiz 19 defa, beni dinlemeye gerek duyulmaksızın reddedildi. Bütün bunlar, tutuklanmamın ve tutukluluğumun uzatılmasının “makul” ve “yerinde” olduğuna inanıldığının, bu kararlardan kuşku duyulmadığının yansıması olarak görülebilir. 16 Kasım 2018 tarihli gözaltılarla ilgili, savcılığın basın açıklamasında yer alan, benim Gezi Olaylarını “finanse ve organize” ettiğimin “tespit edilmiş” olduğu ibareleri de bu durumu teyit eder mahiyette.

Tutukluluğumun ikinci ayında Anayasa Mahkemesi’ne, sekizinci ayında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurduk. AİHM, dosyanın öncelikli olarak değerlendirilmesi talebimizi kabul etti ve Adalet Bakanlığı’ndan tutuklanmamla ilgili savunma talep etti. Savunmanın gönderilme süresinin 10 Ocak 2018’de sona ermesinin ardından, Adalet Bakanlığı’nın AİHM’den ek süre aldığını öğrendik.

Bu süreç içinde, benim Silivri’de iddianame bekleyerek 15 ay geçirmemin yargısız infaz niteliği taşıdığı düşünülebilir. Bununla birlikte, AİHM'den ek süre istenmesi, tutuklama ve tutuklamanın uzatılması kararlarının Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) normlarına uygunluğu konusunda birtakım tereddütler olduğunu düşündürüyor. Bana yöneltilen “Anayasal düzeni değiştirmek” ve “hükümeti devirmek” suçlamaları, savcılığın basın açıklamasında ifade edildiği kadar net ve kesin bulgulara dayansaydı, herhalde bugüne kadar iddianame hazırlanmış ve AİHM'e de savunma gönderilmiş olurdu.

Adalet Bakanı yargıdaki ciddi sorunlardan söz ederken ve “temel hak ve özgürlüklere orantısız müdahalelerin, bazı haklı eleştirilere neden olabildiğini, yine bu tür müdahalelerin, yargısal tasarrufların meşruiyetine ve yargıya olan toplumsal desteğe de zarar verdiğini” ifade ederken, sanırım aklında benim tutuklanmama benzeyen vakalar da vardı. Adalet Bakanlığı’nca hazırlanan ve önümüzdeki günlerde açıklanması beklenen Yargı Reformu Strateji Belgesi, özgürlüğün en temel insan hakkı olduğunu teyit ederek masumiyet karinesine saygı göstermenin hayati önemde olduğunu vurgularsa, yargısal tasarrufların Anayasa ve AİHS normlarına uygun hale gelmelerinin yolunun açılabileceğini düşünüyorum. Aksi takdirde sağlam gerekçelere dayanmayan suçlamalar ve tutuklamalar, benim gibi başkalarının da bireysel hak ve özgürlüklerini kısıtlamaya devam edecek.

Osman Kavala

5 Kasım 2018 Pazartesi

Osman Kavala bir yıldır neden tutsak?

18 Ekim 2017’de Gaziantep dönüşünde Atatürk Havaalanı’nda gözaltına alınan ve 14 gün sonra, 1 Kasım 2017’de tutuklanan Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı ve iş insanı Osman Kavala’nın sanatçı, akademisyen, aktivist ve siyasetçi dostları, tutukluluğun birinci yılında Silivri’de bir araya geldi.

Ortak açıklamlarında Osman Kavala’ya Özgürlük taleplerini yenileyen sanatçı, akademisyen, aktivist ve siyasetçilerden oluşan dayanışma grubunda Ali Uçansu, Asena Günal, Aybike Haydaroğlu, Ayşe Gül Altınay, Ayşegül Devecioğlu, Banu Cennetoğlu, Biray Kolluoğlu, Burak Delier, Bülent Aydın, Celalettin Can, Cem Erciyes, Çiğdem Mater, Deniz Yükseker, Emine Uşaklıgil, Esra Mungan, Fatih Özgüven, Fatma Gök, Gençay Gürsoy, Gül Kozacıoğlu, Gül Pulhan, Güliz Sağlam, Gürol Irzık, Hakan Altınay, Hüseyin Karabey, İlhan Sayın, İz Öztat, Jaklin Çelik, Jale Parla, Mehmet Ertan, Melek Ulagay, Murat Akagündüz, Murat Utku, Nadir Öperli, Nadire Mater, Necdet İpekyüz, Nilgün Mirze, Osman Bozkurt, Osman Savaşkan, Oya Baydar, Özcan Yurdalan, Refik Akyüz, Selin Söl, Semih Sökmen, Seren Yüce, Sevilay Demirci, Sezgin Tanrıkulu, Sibel Irzık, Şemsa Özar, Şemsa Özer, Tatyos Bebek, Timuçin Gürer,Yetvart Tovmasyan, Yamaç Okur, Yiğit Ekmekçi ve Zeycan Alkış yer aldı.

Ortak açıklama sanatçı İz Öztat tarafından okundu.

Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı ve iş insanı Osman Kavala’nın haksız tutukluluğunun birinci yılında, burada Silivri Cezaevi’nin önünde, “Neden?” diye sormak üzere buluştuk. Osman Kavala, neden bir yıldır, tutukluluğunun gerekçesini dahi bilmeden, savunmanın bütün araçlarından yoksun bırakılarak, hukuk dışı bir şekilde cezaevinde tutuluyor? Avukatlar tutukluluğa tam 10 kez itiraz ettiler, 10’u da reddedildi. Dosyada gizlilik kararı olduğu için neyle suçlandığını öğrenemiyoruz. Kuvvetli kanıtlar var deniyor, ne oldukları belli değil. Üstelik dosyaya bakan savcı dahi Kavala’nın ifadesini almadı.

Onun bu şekilde özgürlüğünden yoksun bırakılması, işkenceden farksızdır!

Anayasanın ve Türkiye’nin kurucuları arasında yer aldığı Avrupa Konseyi’ne bağlı bir kurum olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin benimsediği hukuk ilkeleri doğrultusunda, Osman Kavala’nın bir an önce serbest bırakılması, neyle suçlandığının açıklanması ve eğer gerekiyorsa, yargı önüne çıkarılması gerekir.

Onu tanıyanlara fantastik gelecek suçlamalarla içeride tutulan Osman Kavala, birinci yıl mektubunda “hayatımdan aylar eksiliyor. Bir an önce özgürlüğüme, aileme, dostlarıma kavuşmak istiyorum” diyor. Biz de hukuk açısından utanç verici bu durumun sona ermesini ve ailesi, dostları ve çalışma arkadaşları olarak ona kavuşmayı diliyoruz.

Osman Kavala derhal serbest bırakılsın!

21 Eylül 2018 Cuma

Havalimanı işçilerine destek

Demokrasi İçin Birlik, Diyalog Grubu ve Yurttaş Girişimi inisiyatifleri, havalimanı işçilerine destek amacıyla bir ortak açıklama yaptı. Aktarıyorum:

HAVALİMANI İŞÇİLERİNİN HAKLI TALEPLERİ KARŞILANSIN,
ZULÜM VE HUKUKSUZLUK SON BULSUN

*Habersiz şekilde işten atılanlar işe iade edilsin.
*Servis sorunu çözülsün.
*Yatakhane, lavabo, banyo temizlikleri düzenli olarak yapılsın, tahtakurusu sorunu çözülsün.
*Maaşların tamamı hesaba yatırılsın, elden maaş ödemesi yapılmasın.
*Geçmişe dönük ödenmeyen ücretler ödensin.
*İş cinayetleri çözülsün.
*Revir personeli işçilerle ilgilensin, gerekli sağlık malzemelerinin temini sağlansın. *işçilere dönük aşağılayıcı muamele engellensin.
*İşçi ve formenler aynı yemekhanede yemek yesin.
*Bayram ikramiyesi verilsin.
*İşçi kıyafetleri verilsin

Defter kağıdına tükenmez kalemle yazılan bu talepler Üçüncü Havalimanı inşaatında çalışan işçilere ait.

Üçüncü Havalimanı şantiyesinde çalışan on bini aşkın işçi, çalışma koşullarının ağırlaşması ve arka arkaya yaşanan iş cinayetlerine karşı iş durdurma eylemi başlattılar. Çünkü taleplerini defalarca dile getirmiş hiç bir yanıt alamamışlardı.

Hak arayışları jandarmayla, polisle, TOMA’yla, biber gazıyla, sabaha karşı yapılan baskınlarla, kırılan kapılarla yanıt buldu. Yüzlercesi göz altına alındı. İşyerinin servisleriyle karakollara taşındılar. Avukatlarla ve milletvekilleriyle görüştürülmediler.

Üçüncü havalimanı şantiyesi işçilerinin insanca çalışma koşullarının sağlanması, barınma sağlık sorunlarının çözülmesi, iş cinayetleri için önlem alınması talebiyle giriştikleri hak arayışı suç değildir. Bu haklı ve meşru eylemlerinde işçilerin yanında olduğumuzu duyuruyoruz.

İşçilere yapılan muamele hukuka anayasa yasalara ve insanlığa aykırıdır. İşçilerin talepleri karşılanmalı, gözaltına alınan işçiler serbest bırakılmalı, zulüm ve hukuksuzluk son bulmalıdır.

DEMOKRASİ İÇİN BİRLİK / DİYALOG GRUBU / YURTTAŞ GİRİŞİMİ


20 Mayıs 2018 Pazar

Osman Kavala için yeni bir talep

Haksız, mesnetsiz, şaibeli ve kötü niyetli bir uygulama ile, ömründen altı ay çalınan arkadaşım Osman Kavala için yedi imzalı yeni bir açıklama yapıldı, Osman'ın serbest bırakılması veya ciddî bir iddianame ile karşımıza çıkılması istendi. İkincisinin olamayacağını biliyoruz. Çünkü Osman'ı tanıyan, ne yaptığını ettiğini ve niye yaptığını bilen o kadar çok insanız ki, kendisinin hepimizden gizli acayip suçlar işlemiş olamayacağından eminiz. Yedi imzalı açıklama şöyle:
Ülkemizde geçmişte kamusal sorumluluk taşımış ama en çok da iyi vatandaşlar olmayı önemseyen bizler, bu ülkenin haklarından yararlanma ayrıcalığıyla, ülkenin sorumluluğunu alma zorunluluğunun birbirinden ayrılamayacağına yürekten inanıyoruz. Ülkenin sorumluluğunu almanın birçok gereğinden bir tanesinin haksızlıklara dikkat çekmek ve doğrulara, gerçeklere şahitlik etmek olduğuna da inanıyoruz.

Bizlerin bir diğer ortak noktası Osman Kavala’yı uzun yıllardır tanıyor olmamız. Bizler Osman Kavala’nın saygın, mütevazi ve demokrat kişiliğinin ve yaşamının şahidiyiz.

Bizim böyle bildiğimiz Osman Kavala altı aydır cezaevinde. Bir insanı bu kadar uzun süre özgürlüğünden mahrum bırakmak için çok güçlü delillere sahip olmak gerekir. Lakin ortada bir iddianame bulunmamakta. Saygın bir kişiye yapılan bu muamele bizlerin ve toplumun vicdanını yaralamaktadır. Bir toplumun üyeleri her konuda hemfikir olmak zorunda değildir ama birbirlerinin vicdanından ve adalet mekanizmalarından umutlarını kesmeye itilmemelidir.

Ya ciddi bir iddianame ile kamuoyunun karşısına çıkılmalı ya da Osman Kavala serbest bırakılmalıdır.

Aysel Çelikel
Rakel Dink
Üstün Ergüder
Turgut Kazan
Murat Özçelik
Yücel Sayman
Ayşe Soysal

5 Ocak 2018 Cuma

Osman Kavala: Yadırgadım ve hayretle karşılıyorum

Haksız hukuksuz şekilde tutuklanıp hapse konan arkadaşım Osman Kavala, avukatları aracılığıyla bir açıklama yayımladı. Şöyle:
Kamuoyunun da bildiği üzere 1 Kasım’da tutuklandım ve iki ayı aşkın bir süredir Silivri 9 No’lu cezaevindeyim.

Gaziantep dönüşü, uçakta gözaltına alındığımda endişe duymadım. Benimle ilgili şüphelerin yersiz olduğunun hemen anlaşılacağına güvendim. Ama tutuklanmam ve tutuklanmama neden olan suçlamalar benim için şaşırtıcı oldu.

Tutuklanma gerekçesinde yer alan Gezi olaylarının organizatörü olduğum suçlaması, finansman sağladığım iddiasını da içeriyor. Hatırlanacağı gibi Gezi olaylarından sonra bu olayların dış kaynaklı olduğu ve yurtdışından mali kaynak sağlandığı iddiaları ortaya atılmıştı. 2014 tarihli bir gazete yazısında beni Gezi olaylarıyla ilişkilendiren bir istihbarat notu olduğundan da söz edilmişti. Daha sonra bu konuyla ilgili soruşturmayı yürüten kişi, 2015 yılında tutuklandı ve halen tutuklu olarak yargılanıyor. Sonuç olarak, bugüne kadar bu mesnetsiz iddialarla ilgili herhangi bir bulgu ortaya çıkmadı, bu konuyla ilgili olarak tek tutuklanan ben oldum.

Tutuklanma gerekçesinde beni Gülen cemaati ve 15 Temmuz darbe girişimiyle ilişkilendiren iddiaları daha da çok yadırgadım.


17 Kasım 2017 Cuma

Osman'ın avukatlarından karşı adım

Osman Kavala'nın avukatları, haber kılığındaki uyduruk ve yalanlara karşı girişimlere başladı. Yaptıkları duyuru şöyle:
Geçtiğimiz günlerde, bir takım yazılı ve görsel medya organlarında yer alan, ‘Osman Kavala Henri Barkey ile 93.5 saat görüştü’ şeklindeki sistemli, tamamıyla gerçekdışı ve soruşturmanın gizliliğini ihlal eden nitelikteki haber ve yayınların sorumluları olan kişi ve kurumlar hakkında gerekli yasal süreçleri başlattığımızı kamuoyunun bilgisine sunarız.

Osman Kavala ile ilgili gelişmeleri ve uyduruk-yalan olmayan bilgileri takip edebileceğiniz sayfa ve hesaplar şunlar:

www.osmankavala.org
https://www.facebook.com/FreeOsmanKavala/
https://twitter.com/FreeOsmanKavala

11 Kasım 2017 Cumartesi

Osman'ın avukatlarının yeni tezvirata cevabı

Arkadaşım Osman Kavala'nın avukatları, Osman hakkında iktidar propaganda aygıtının sürdürdüğü kara çalma-iftira kampanyası kapsamında sergilediği yeni marifetler üzerine bir açıklama yaptılar. Şöyle:
Bir kısım yazılı ve görsel medya organlarında, müvekkilimiz Osman Kavala ile ilgili yer alan asılsız, hukuka aykırı ve toplumsal algıyı yönlendirmek ve yönetmek amacına hizmet edebilecek maksatlı haberler üzerine, bu açıklamayı yapmak zorunlu hale gelmiştir.
Öncelikle belirtmek isteriz ki; söz konusu haberlerde yer alan içerikler, mahkeme sorgusunda yer almayıp, polis sorgusunda müvekkil ile emniyet görevlileri arasında geçen ve soruşturmaya konu olan diyalog ve ibarelerdir. Soruşturma, kamuoyunun da bilgisi dahilinde olduğu üzere, “gizlilik” esasıyla yürütülmektedir. Dolayısıyla bu haberler açıkça “suç” teşkil etmektedir, gereği tarafımızdan derhal yapılacaktır. 
Söz konusu haberlerde adı geçen kişiyle Osman Kavala’nın yoğun bir telefon trafiği ve görüşmelerinin olduğuna dair ifadeler doğru değildir. Zira Osman Kavala’ya yöneltilen iddialar telefon görüşmelerine ait değildir, aynı baz istasyonlarında oldukları tespit edilen HTS kayıtlarına aittir. 
Bu durumda beklentimiz, kendilerini soruşturma ve yargılama makamları yerine koymaktan kaçınmayan bu belge ve bilgi sahibi habercilerin, var olduğunu iddia ettikleri bu görüşmelerin içeriklerini de kamuoyuyla paylaşmaları yolundadır. 
Yine söz konusu haberlerde yer alan, Osman Kavala tarafından söylendiği iddia edilen “Randevu defterime bakmam lazım” şeklindeki sözlerin müvekkilimize yöneltilen tüm soruları kapsadığına ilişkin iddia da doğru değildir. Bu yanıt sadece, çok eski tarihli, tek bir iddiaya yönelik olarak verilen gayet spontan ve insani bir cevaptır. 
Türkiye’nin yakın geçmişte yaşadığı karanlık süreçle aynı genetik özellikleri taşıyan, yargıyı hiçe sayan ve soruşturmaları medya üzerinden yürütmeye çalışarak “Önce itibarsızlaştır sonra yargıla” şeklinde hareket eden tasarruf sahiplerinin, bugün nerelerde ve ne şekilde bulundukları kamuoyunun malumudur. Bu nedenlerle bu yanlı ve yalan haberleri yapan tüm kurum ve kuruluşlar hakkında suç duyurusunda bulunacağımızı ve ne olursa olsun, her koşulda evrensel hukuk ilkelerinden asla ödün vermeyeceğimizi kamuoyunun bilgi ve takdirlerine sunarız.

15 Ekim 2017 Pazar

HTŞ, "Türkiye burada bize tâbi" iddiasında

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin asker bulundurmaya başladığı İdlib’de denetimi elinde tutan Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) örgütü, “Türkler bizim şartlarımıza tâbi” ve “istersek onları buradan çıkarırız” iddiasında. Örgüt, Ankara ile anlaşmaya vardıklarını çeşitli yetkililerinin ağzından dile getirmeye devam ediyor ve Türkiye’nin “Astana planını uygularmış gibi göründüğünü”, oysa “gerçeğin böyle olmadığını” ileri sürüyor.

13 Ekim günü size El-Kaide’ci din âlimlerinden Ebu el-Fetih el-Fergali’nin açıklamalarını aktarmıştım. El-Fergali, Ankara’nın kendilerinden Efrin’deki “ateist gruplara” karşı üç yerde mevzi oluşturmak için izin istediğini, kendilerinin de, “mücahitlerin geçmekte olduğu dönemin gerekleri”ni filan gözeterek bu izni verdiklerini iddia etmişti. El-Fergali, İdlib’de “Allah'ın kanunlarının belirleyici olduğunu”, burada kimsenin “denetimi ele almaya kalkamayacağını” vurgulamıştı.

El-Fergali’nin ardından, Heyet Tahrir el-Şam’ın (El-Nusra zamanından beri) medya yetkililerinden olan Muhammed Nazzal (Ebu Hattab el-Makdisi),  Telegram’daki (13 Ekim) uzun mesajında mevzuyu daha da ilginç ve çetrefil kıldı, İdlib’deki gelişmeleri izleyen bizim gibilerin sorduğu soruları ağırlaştırdı. Nazzal’ın ortaya koyduğu iddialar, bir bakıma Türkiye için olduğu kadar Rusya için de yenir yutulur cinsten değil.

13 Ekim 2017 Cuma

HTŞ: Ateist gruplara karşı Türklere yer verdik

Türk Silahlı Kuvvetleri 12 Ekim'i 13 Ekim'e bağlayan geceyarısına doğru -ilk verilere göre- kırk kadar zırhlı araç ve sekiz tankla İdlib'e girdi. Bu, beklenmeyen bir gelişme değildi. Ancak Türk ordu konvoyuna, bölgeye hakim olan, El-Kaide çekirdekli Heyet Tahrir el-Şam'a (HTŞ) ait savaşçıların araçlarla eşlik (eskortluk) etmesi, işi hayli ilginç kıldı. Türkiye'nin İdlib'de nasıl varlık göstereceği konusunda HTŞ ile anlaşmaya vardığı zaten söyleniyordu, böylece, anlaşmanın ayrıntısı değilse bile varlığı kanıtlanmış oldu.

Kısa süre önce İdlib'e her türlü dış müdahaleye karşı olduğunu, bölgeye müdahaleye kalkışacak herhangi bir yabancı kuvvetle çatışacağını açıklamış olan HTŞ açısından durum nedir peki? Örgüt, karşı koyamayacağı gelişmeler yüzünden telafi edilemeyecek zararlar görmemek üzere kendini ayarlamışa benziyor.

2017 başında Ahrar el-Şam'dan ayrılarak HTŞ'ye katılan, El-Kaide'ye yakın (veya doğrudan El-Kaide'ci?) din âlimi Ebu el-Fetih el-Fergali, İdlib bir "yabancı işgali"ne uğrarsa direnmeyi mecburî görev ilan eden bir fetva verdi. Ancak el-Fergali Türk ordusunun hâlihazırda giriştiği operasyonu bunun tamamen dışında tuttu. El-Fergali, "Türk ordusu," dedi, "sınırlı bir kuvvetle mücahitlerin hakimiyeti altında iş görmek üzere, şu ateist gruplara karşı bazı mevziler talep etti." Burada "mücahitler" HTŞ, "ateist gruplar" da Efrin'deki YPG oluyor. El-Fergali, "Allah'ın kanunlarının belirleyici olduğu bu bölgelerde" kimsenin "denetimi ele almaya kalkamayacağını" vurguladı. El-Kaide'ci din âlimine göre, "mücahitlerin geçmekte olduğu dönemin gerekleri ve -Doğu'dan ve Batı'dan- düşmanlarının kendilerine karşı birleşmiş olması" yüzünden sözkonusu istisnaya başvuruldu. El-Fergali, "Yani bu şartlar ve yukarıda belirtilen gerçekliğin ışığında," dedi, "mücahitlerin emirleri buna [Türk ordusunun girmesine] izin verebilirler."

Ayıklayarak tekrarlayayım: HTŞ, şu andaki eskort vaziyetini, TSK'nın yalnız Efrin'deki YPG'ye karşı mevzi alması ve "Allah'ın kanunlarının geçerli olduğu bölgede" HTŞ'nin otoritesini tanıması koşuluna bağlıyor. Türk ordusu İdlib vilayetinde otorite talep etmeye geçtiğinde her şey tersine dönebilir.

Bence bugünlerde önümüze gelen bu bilgileri unutmayalım.

7 Ekim 2017 Cumartesi

İdlib - Kanlı oyun öncesi son tahminler

Türk Silahlı Kuvvetleri İdlib'e girecek mi, giriyor mu? Komutanlarla MİT başkanı sınırda ne yapıyor? Sınıra asker yığıp hoparlörlerden marşlarla gaz vermenin savaşa hazırlık dışında anlamı olur mu? Yoksa harekât başka türlü yürütülecek de mizansenler mi yapılıyor?

Saat 21:30 itibarıyla bildiklerimizi ve düşünebildiklerimizi toparlamaya çalışayım.

Önce, şu ana kadar özellikle Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın -şüphesiz seçerek- ettiği sözlerden anladığım şeyi ifade edeyim: Türk ordusu hemen bugün yarın İdlib'e girmeyecek gibi gözüküyor. Önce "ÖSO" adı altında, hükmedebildikleri silahlı grupları soktular. Bunların yaşayacağı maceraya göre, maceranın büyüğüne kalkışılacak veya geri durulacak. Yine de, sözler bizi aldatıyor olabilir, hazırlıklar, seferberlik sahici olabilir.

Türkiye'nin İdlib'e girmesi veya müdahale etmesi ile ilgili iki büyük sorun var.

2 Ekim 2017 Pazartesi

Türk siyasetçisi ne söyler?

AKP’li bir belediye başkanı daha istifa etti. Haberin bu “daha”da cisimleşen siyasî kısmını geçiyorum. İstifa eden Düzce belediye başkanının kimi kıymetli yönleri üzerinde de durmayacağım, bunlar için Evrensel’in veya  Diken’in haberlerine bakabilirsiniz.

Bendeniz, müstâfî başkan Mehmet Keleş’in istifa mektubunu didiklemeyi tercih edeceğim. Böyle didiklemeler, “kendimizi tanıyalım” dersinde çok işe yarıyor. Yapacağım basit: başkanın veda mektubundan bazı kelimeleri çıkaracak, geride kalanları, sırasını bozmadan ardarda aktaracağım. Buyurun:

“…sonsuz sevgi ve saygılarım… Uzun yıllardan beri … en güzel hizmetleri …çalıştım. Yaptığım hizmetler … Ne yazık ki, …hizmet etmek için gece gündüz … gönül verdiğim partim… yıpratmak … yalan, dedikodu ve iftiralar… çirkin kampanya… partim ve kutsal davamız… büyük bir heyecan ve istek… şahsım, ailem, Düzcemiz, partimiz ve davamız… çirkin iftira ve karalama kampanyaları… hem hukuk önünde, hem de mahşer gününde hesaplaşacağım… canımdan aziz bildiğim ve gönülden bağlı olduğum yüce davam ve partim… bağlılığım… her zamankinden daha üst seviyede artarak… Saygıdeğer dava kardeşlerim, mesai arkadaşlarım, sevgili Düzce halkı… sonsuz sevgi ve saygılarım…”

Böylece, başkanın 150 kelimelik veda mektubunun 89 kelimesini, yani yaklaşık % 60’ını aktarmış oldum.

Diyeceksiniz ki, istifaya yolaçan sebepler herhalde öbür % 40’ta kaldı. Hayır. Orada kalanlar, şu yukarıdakileri tam cümle haline getiren unsurlar. Buraya aktardıklarım ise, Türk siyaseti. Türk siyasetçisinin hem kılıfı hem muhtevası; özü belki. Paramızla altına 650 bin liralık araba çeken adamın kendine saray yaptırmış biri liderliğindeki yüce davasının kısa anlatımı.

Niye mi istifa etmiş? Nereden bileyim allahaşkınıza…

30 Eylül 2017 Cumartesi

"Din yorgunluğu" değil, başka şey

AKP kurucularından, Yeni Şafak yazarı Ayşe Böhürler, "bizim camianın içinde yetişmiş" diye takdim etmeye özen gösterdiği bir sosyoloğun "çocuklarımızı din yorgunu yaptık" tesbitini aktardı ve üzerine düşüncelerini yazdı. Orada sorduğu bir sorunun cevabına açılan kapı bizzat yazısında var, kendisine göstermek istedim.

Sözkonusu "din yorgunluğu" tesbiti, Doç. Dr. Ömer Miraç'a ait. Dr. Miraç, "yaklaşık dokuz yıldır, özellikle zor denilen gençlerle çalışan bir araştırmacı", Böhürler'in kendisini tanıtırken verdiği bilgiye göre. Böhürler, Miraç'ın “verdiği örnekleri dinlerken; üst akıl, büyük resim gibi tanımlara takılıp elimizden akıp gidenleri görmemişiz duygusuna kapıldığını” belirtiyor. Yazar, sosyoloğu dinlerken, diyor, "kendimize odaklanmaktan gençlere ne kadar da gözlerimizi kapattığımızı, bizce olması gerekenlerden ibaret bir kalıba onları oturtmaya çalışarak ne kadar yorulduğumuzu ve de yorduğumuzu fark ettim."

Şöyle sürdürüyor: "Bu yazıya sebep sadece dinlediklerim değil elbette! Dindar kesim olarak bizim çocuklarımızda oluşturduğumuz ruh haline olan tanıklığım da doğrusu bu yargıyı pekiştiriyor. Bir haftadır bu kavram zihnimde dönüp duruyor. Ne yaptık da bunu başardık anlamaya çalışıyorum."

Cevaba açılan kapıysa şurada: "Bu kavramı öyle olaya başka mahalleden bakan, dışarıdan birinden duysam bakışım farklı olurdu elbette."

Niye, Ayşe Hanım? "Başka mahalleden" biri doğru bir tesbit mi yapamaz? Yoksa başka mahallelinin hakkınızdaki tesbiti doğru olsa bile siz bunu aktaramaz mısınız? Neden? Dışlanma korkusundan mı? Yoksa aktarsanız da kimse kulak mı vermez? Niye?

Nasıl bir baskı ortamıdır mahallenizde hepinizi tehdit eden ki, "Belki de bugün hepimize hâkim olan 'İslâmî serüven kırılıyor' duygusu"ndan bahseder etmez, sanki bütün yazı boyunca gençler için yaratılmış sorunlu durumu anlatan siz değilmişsiniz gibi, şunu eklemeden edemiyorsunuz: "Elbette bu kırılmadan umutsuzluğa düşmemek gerekiyor. Ömer Miraç da bu kanaati taşıyor, 'Yerinize dimağı açık çok güzel gençler geliyor' diyor." Madem çok güzel gençler geliyor, demek din veyahut başka şeyin yorgunu falan değiller. Yazınızda anlattığınız durum yok. Üzülmeyin o halde.

Gençlere -ve kendinize- yaptığınız esas kötülük bu. Onları akıl-mantıktan, herkes için geçerli hakikat duygusundan, kavramından uzaklaştırmak. Atgözlüklü taraftarlar haline getirmeye çalışmak. Herkes için geçerli hak-adaletten uzaklaşmakla da alâkası var elbette. Nâçizâne önerim, iktidar ihtirası içerisinde ilk terk ettiğiniz aracı yeniden elinize alın, başka mahallelerden gelen seslere azıcık kulak verin.

2 Temmuz 2017 Pazar

Sivas: katliam ve intihar

Sivas Katliamı'nı "dışarıdan gelenler"in tertiplediği ve yaptığı, katliamı ortalıkta açıkça üstlenmek istemeyen İslâmcıların, din istismarcısı siyasetçilerin ve dindarların, aynı zamanda, kendilerine mâkûl bir hesaplaşma-aşma yolu gösterilmediği için bugün ne edeceğini bilemeyen vicdan sahibi Sivaslıların sığındığı bir büyük yalandır.

"Devlet seyirci kaldı" da büyük yalandır. Olayda "camiden çıkmış, eli benzin bidonlu gericiler"in sorumluluğu hafifleyecek endişesiyle başka birilerinin sarıldığı büyük yalan. Sivas Katliamı, elbette devletin, artık hangileriyse, ilgili birimlerinin katkısı ve belki en baştan tertibiyle örgütlenmiş, saldırı başladıktan sonra pekâlâ kırk defa önlenebilecekken müdahale edilmeyerek âdetâ "beklenen" sonuca ulaşsın diye uğraşılmış, muazzam bir "resmî suç"tur.

Katliam sonrası, devletin de işin içinde olduğu istisnasız bütün bu tür olaylarda görüldüğü üzre, neyin ne olduğunu herkese izah etmeye yönelik bir seyir izledi. Katliamın savunmasını "meşru" siyaset üstlendi. "Bari üzüldüğünüzü belli edin" çağrıları bile karşılıksız kaldı. Yargılama süreci, facianın boyutlarıyla karşılaştırıldığında trajikomedi bile denemeyecek bir yeni derse dönüştü: Türkiye kimindir, burada kararları kim verir, kimin kimi öldürmeye hakkı vardır, kim isterse kim yargılanır, kim yargılanmaz, vs. konu başlıkları olan bir ders.

28 Nisan 2017 Cuma

Umre'de kavga • Şeytan yaptı her şeyi!

Haberi Hilal Haber sitesinden okuyalım:
Kavga edecek burayı mı buldunuz? Mekke'de kavga!
İsmailağa Cemaati'ne bağlı iki farklı grup Mekke'de birbirine girdi. Çıkan kavga sonucunda onlarca kişi yaralandı ve hastanelik oldu.

İsmailağa Cemaati mensupları arasında yaşanan derin çatlaklar Mekke'de kavgaya dönüştü. Umre vazifelerini yapmak üzere Mekke'ye giden Fatih Medreseleri üyelerine yine aynı camiadan olan Kıyam-Der üyelerince saldırı gerçekleştirildiği iddia edildi.
Sözlü sataşmaların ardından kısa sürede kavgaya dönüşen arbede sonrası onlarca kişi yaralandı ve hastanelik oldu.
Bilahare altındaki yorumlardan bir-ikisine göz atalım (imlâya, noktaya virgüle dokunmuyorum):
Bir yerde müslümanlar arasında kavga çatışma varsa,bilinmeli ki orda şeytan vardır.Gerçek müslümanarın yön verdiği olay ve toplumlara,Allah Korkusundan kaynaklanan,barış,hikmet,ittifak ve bereket vardır

17 Mart 2017 Cuma

Yüz on sekiz eser

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Sakarya’daki “toplu açılış” töreninde yaptığı konuşmayı Hürriyet uzun uzun aktardı.

Bazen haberleri okuyuşum, trafiğin vızır vızır aktığı bir caddenin öte yanında yapılan konuşmayı dinler gibi: kelimeler, kelime grupları, aralarındaki sessizlikler, hepsi bulabildikleri boşluklarda suratıma çarpıyor. Kesilmiş su musluktan yeniden akmaya başladığında, tıksırıklar eşliğinde, beraberinde bir sürü yabancı madde getirir, karşı kaldırımdan üstüme fırlatılanlar da bunların eviyelere saldırışı gibi; kulak, yanak, şakak, neremi bulurlarsa oraya saplanıyorlar.

Cumhurbaşkanının konuşmasını karşı kaldırımdan, sürücüsü cep telefonuna dalmış fakat muhtemel kazada yüzde yüz haklılığına şimdiden inanmış arabalar, dikkatli bakışların yan yan gittiğini yakalayabildiği, façası bozuk minibüsler, henüz borcunun ödenmediği gün aşırı yıkanmasından belli van’lar, kimseyi umursamayan, kullananı görünmeyen jipler, onları da umursamayan halk otobüsleri imkân verdiği ölçüde dinleseydim anca böyle olurdu. Niyeyse bünyem böyle haberleri bölük pörçük etmeden işleme sokamıyor.

13 Mart 2017 Pazartesi

Fantastik bir Gökçek hadisesi

İsrail gazetesi Haaretz, 12 Mart Pazar günü Türkiye-Hollanda krizi vesilesiyle bir derleme haber yayımladı. Bu haberin içerisinde pek tuhaf, ama Türkiye sözkonusu olduğunda bile pek tuhaf, yaşadığımız dönem gözönüne alındığında bile pek tuhaf, olayın kahramanı, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek hesaba katıldığında bile yine pek tuhaf bir olaydan sözediliyordu.

Haaretz'e göre, Melih Gökçek, bir grup Amerikalı gazeteciyi Ankara'ya davet etmişti. Vaadi, gazetecileri Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Mevlût Çavuşoğlu ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile görüştürmekti. Herhalde Haaretz'in isimlerini vermediği gazeteciler bu ziyafete koşa koşa gelmişlerdir.

Lâkin, habere göre Gökçek gazetecileri bu üç şahsiyetle görüştürmedi! Bunun yerine onlara 15 Temmuz darbe girişimi gecesine ait kanlı görüntüler izletti. Bu sürecin nasıl yaşandığını merak etmemek elde değil. Gazeteciler, "Nasıl yani? Ne demek görüşmüyoruz?"u falan nasıl söylediler, olanı nasıl idrak ettiler, Gökçek ne izahat yaptı, vs.

Fakat daha büyük merak konusu, Gökçek'in, vaat ettiği görüşmeler yerine, videonun ardından konuk gazetecilere anlattıkları karşısında Amerikalı basın mensuplarının ne yaptığı. Zira Melih Gökçek gazetecilere, "İslâm Devleti" örgütünü (İD, DAİŞ) ABD'nin yarattığına, ABD ile İsrail'in beraberce, fay hattından enerji çalmak için Türkiye'de yapay deprem tertiplediğine dair komplo teorileri anlatmış!

Sözkonusu gazetecilerden biri yaşananları anlatsa da öğrensek. İnsan inanmakta zorlanıyor.

[ GÜNCELLEME / New York Times muhabiri Gardiner Harris tam da bunu yapmış, başlarından geçenleri anlatmış: "Turkish Attempt to Close Gap With the West Seems to Widen It". ]

29 Aralık 2016 Perşembe

DAİŞ aşkı karşılıksız galiba

“İslâm Devleti” örgütü (DAİŞ-IŞİD), el-Bab’da iki kişiyi “Fırat Kalkanı” harekâtı için çalıştıkları gerekçesiyle idam etti. Amed Afure ve Muhammed Afure, bu gerekçeyle yaklaşık iki ay önce tutuklanmışlardı.

Twitter’daki İD yanlısı hesapların birinden olay şöyle duyuruldu:

“Bugün Haçlı Köpeği Laik Dinsiz TCye Ajanlık YAPAN 2 MİT köpegi #albab ta gebertildi ! Allahu Akbar ! #sondakika”.

Aynı hesaptan, hemen hemen aynı zamanda “#fıratkalkanı #albab #akp #sondakika” başlıklarıyla iki fotoğraflı bir başka tweet daha atıldı: “Katil Zionist Askerleri ile Katil Haçlı Tasmalı Türk askerlerinin Ortak noktası !” İD yanlısı hesap sahibi, sözkonusu “ortak nokta”yı fotoğraflarla anlatmak istemişti. Fotoğraflardan birinde, muhtemelen omuzdan atmalı silaha ait bir mermi başlığı görülüyordu. Üzerine “El BAB’tan SEVGİLERİMLE #POLATLI#” yazılmıştı. Herhalde Polatlılı bir asker tarafından. Gazze saldırılarından hatırladığımız, dünyanın bir kısmında infial yaratmış öteki fotoğrafta ise, benzer roket başlıklarına “sevimli” yazılar yazan İsrailli çocuklar görülmekteydi.

[ EK / İD yanlısı çeşitli hesaplarda Türkiye ve özellikle Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan hakkında kullanılan sıfatlar giderek ağırlaşıyor. Bunları hiçbirimizin kamu açık yerde alenen aktarması mümkün değil. ]