İçişleri Bakanlığından SMS geldi. “Artık geçiş üstünlüğü yayaların,” diyor. Yoksa yeni bir medeniyet hamlesi mi? Fakat böylesi bize uymaz. Türk-İslâmcının bunca senelik iktidarı ve yeryüzünü kendine benzemeyene zindan etme ve en ufak münafık filizin kökünü kurutma gayreti kâr etmemiş. Medeniyet yine yanlış yerde aranıyor. Tamamen Batı taklitçiliği! Biz itibarımızı altımızdaki beygir gücüyle ölçeriz. Öyle nazenin nazenin salınıp, karşıdan karşıya geçecek yaya falan kollamayız. Kavşakta, virajda bekleşen yaya varsa durup da yol vermeyiz! Haydi yiğitler, boşa çıkaralım bu yumuşak, kırıtık hallerini! "Geçiş hakkını kendinde sanan yayayı sekiz otomobil ardarda çiğnedi" haberleri için vatan aşkına, millet aşkına, Allah aşkına basın gaza!
Cemiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cemiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Şubat 2019 Çarşamba
16 Ekim 2017 Pazartesi
Kerkük "dava"sında yerli-millî birlik
Dün (aslında bugün ama yatmadan öncesi dündür:) geceyarısından sonra, Irak ordusu, polis güçleri ve Haşdi Şabi milislerinin Kerkük Harekâtı başladığından beri olan bitenleri izlemeye çabalıyorum. Çok zor oldu, çünkü askerî veya propagandaya yönelik amaçlara hizmet etmesi için ortaya sürülmemiş, güvenilir bilgi, özellikle ilk saatlerde, neredeyse yok gibiydi. Sahada olan bitenden bahsetmeyeceğim; halen izliyoruz. Sosyal medya aracılığıyla gösterilen tavır ve tepkilere ilişkin bazı izlenimlerimi aktaracağım.
Öncelikle, 16 Ekim itibarıyla görüyoruz ki, Türk muhalefetinin büyük kısmı için Kerkük’te sözü edilmeye değer bir şey olmuyor. Flaş mevzu Melih Gökçek. Bu elbette başlıbaşına göstergedir, ama burada bunun anlamı üzerinde durmuyor, işaret edip geçiyorum.
Niye böyle? Sebep elbette “Kürt anasını görmesin” etkenini yüksek dozda içeriyor. Ama bundan ibaret değil.
Öncelikle, 16 Ekim itibarıyla görüyoruz ki, Türk muhalefetinin büyük kısmı için Kerkük’te sözü edilmeye değer bir şey olmuyor. Flaş mevzu Melih Gökçek. Bu elbette başlıbaşına göstergedir, ama burada bunun anlamı üzerinde durmuyor, işaret edip geçiyorum.
Niye böyle? Sebep elbette “Kürt anasını görmesin” etkenini yüksek dozda içeriyor. Ama bundan ibaret değil.
10 Nisan 2017 Pazartesi
Gölgeler'i sevmeyen Üç Hilal'ci RTE'ci
Şahsın esrarını çözemedim. Ama gayret ettim. 9 Nisan Pazar günü, İstiklâl Sokağı'nda yürümekteydim. Hayır, yanlış yazmadım, caddesi değil; Şişli'de, Cumhuriyet gazetesinin de bulunduğu sokak. Cevahir AVM yapılırken nasıl olduysa yıkılmayan, böylelikle belki de ülkemizde kıymeti bilinen üç-beş parça eski eşya arasına girebilen sâbık İETT garajı idare binasına karşı kaldırımdan azıcık baktıktan sonra başımı çevirdim ve ilk eserle karşılaştım.
Gerçi sokağa girip azıcık ilerleyince şahsın ortalıkta sağlam "hayır" panosu bırakmamaya kararlı olduğu görülüyordu.
Ya da belki, "iş"in üzerine "iş" bindirerek, güncel sanatta yaygın bir tutumu paylaşıyordu.
İlk eseri gördüğümde, R.T.E. sevgisini yaldızlı boyayla dile getiren kimsenin duvara MHP'nin üç hilalini çizmesini yadırgamamış, İslâmcılığın milliyetçilik ve ırkçılıkla mâhut buluşmasının somut, bireysel tezahürü saymıştım. Veya Ülkücüleri Evet'e gazlamaya çalışan bir AKP'li. Aklıma daha çok takılan, şahsın "Gölgeler"den ne istediğiydi. Üç hilal'le R.T.E.'yi duygu dünyasında biraraya getirebilmiş "Reisçi" şahıs, "Gölgeler"de bu dünyaya yabancı birşeyler bulmuş olmalıydı.
Sezmişti, hissetmişti, bir şey olmuştu... "Gölgeler"i, varlığından rahatsız olduğu birilerinin dünyasından gelme işaret saydı. Sokakta gezmeye bile hakları olmadığı halde duvarlara birşeyler çizenlerin... Yoksa her gördüğü yerde üzerlerine niye üç hilal çizsin, değil mi? Ya da belki, hiç alâkası yok, sadece elindeki yaldız boyanın siyah zemin üzerinde daha fiyakalı gözükeceğini düşündü.
Gerçi sokağa girip azıcık ilerleyince şahsın ortalıkta sağlam "hayır" panosu bırakmamaya kararlı olduğu görülüyordu.
Ya da belki, "iş"in üzerine "iş" bindirerek, güncel sanatta yaygın bir tutumu paylaşıyordu.
İlk eseri gördüğümde, R.T.E. sevgisini yaldızlı boyayla dile getiren kimsenin duvara MHP'nin üç hilalini çizmesini yadırgamamış, İslâmcılığın milliyetçilik ve ırkçılıkla mâhut buluşmasının somut, bireysel tezahürü saymıştım. Veya Ülkücüleri Evet'e gazlamaya çalışan bir AKP'li. Aklıma daha çok takılan, şahsın "Gölgeler"den ne istediğiydi. Üç hilal'le R.T.E.'yi duygu dünyasında biraraya getirebilmiş "Reisçi" şahıs, "Gölgeler"de bu dünyaya yabancı birşeyler bulmuş olmalıydı.
Sezmişti, hissetmişti, bir şey olmuştu... "Gölgeler"i, varlığından rahatsız olduğu birilerinin dünyasından gelme işaret saydı. Sokakta gezmeye bile hakları olmadığı halde duvarlara birşeyler çizenlerin... Yoksa her gördüğü yerde üzerlerine niye üç hilal çizsin, değil mi? Ya da belki, hiç alâkası yok, sadece elindeki yaldız boyanın siyah zemin üzerinde daha fiyakalı gözükeceğini düşündü.
17 Mart 2017 Cuma
Yüz on sekiz eser
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Sakarya’daki “toplu açılış” töreninde yaptığı konuşmayı Hürriyet uzun uzun aktardı.
Bazen haberleri okuyuşum, trafiğin vızır vızır aktığı bir caddenin öte yanında yapılan konuşmayı dinler gibi: kelimeler, kelime grupları, aralarındaki sessizlikler, hepsi bulabildikleri boşluklarda suratıma çarpıyor. Kesilmiş su musluktan yeniden akmaya başladığında, tıksırıklar eşliğinde, beraberinde bir sürü yabancı madde getirir, karşı kaldırımdan üstüme fırlatılanlar da bunların eviyelere saldırışı gibi; kulak, yanak, şakak, neremi bulurlarsa oraya saplanıyorlar.
Cumhurbaşkanının konuşmasını karşı kaldırımdan, sürücüsü cep telefonuna dalmış fakat muhtemel kazada yüzde yüz haklılığına şimdiden inanmış arabalar, dikkatli bakışların yan yan gittiğini yakalayabildiği, façası bozuk minibüsler, henüz borcunun ödenmediği gün aşırı yıkanmasından belli van’lar, kimseyi umursamayan, kullananı görünmeyen jipler, onları da umursamayan halk otobüsleri imkân verdiği ölçüde dinleseydim anca böyle olurdu. Niyeyse bünyem böyle haberleri bölük pörçük etmeden işleme sokamıyor.
Bazen haberleri okuyuşum, trafiğin vızır vızır aktığı bir caddenin öte yanında yapılan konuşmayı dinler gibi: kelimeler, kelime grupları, aralarındaki sessizlikler, hepsi bulabildikleri boşluklarda suratıma çarpıyor. Kesilmiş su musluktan yeniden akmaya başladığında, tıksırıklar eşliğinde, beraberinde bir sürü yabancı madde getirir, karşı kaldırımdan üstüme fırlatılanlar da bunların eviyelere saldırışı gibi; kulak, yanak, şakak, neremi bulurlarsa oraya saplanıyorlar.
Cumhurbaşkanının konuşmasını karşı kaldırımdan, sürücüsü cep telefonuna dalmış fakat muhtemel kazada yüzde yüz haklılığına şimdiden inanmış arabalar, dikkatli bakışların yan yan gittiğini yakalayabildiği, façası bozuk minibüsler, henüz borcunun ödenmediği gün aşırı yıkanmasından belli van’lar, kimseyi umursamayan, kullananı görünmeyen jipler, onları da umursamayan halk otobüsleri imkân verdiği ölçüde dinleseydim anca böyle olurdu. Niyeyse bünyem böyle haberleri bölük pörçük etmeden işleme sokamıyor.
16 Mart 2016 Çarşamba
Niye’ler, keşke’ler, Haber Nöbeti
Radikal, 08 Mart 2016
Hepimizin hayatını Engizisyon zindanına, Kürtlerinkini cehenneme çeviren şu korkunç ortama dair temel birkaç soruyu döne döne sormaya çabalıyorum. Başka insanların da sorduğunu biliyorum. Çünkü karşılaşınca birbirimize soruyoruz.
Bizim yerimize, uçuruma gidişi önlemek için birşeyler yapabilecek birileri -meselâ ülke seçmeninin dörtte birinin oyunu alan CHP’nin yöneticileri, meselâ devlet, hattâ belki AKP içinde halen kafayı yememiş birileri- bu soruları sorsa acaba durum hiç mi değişmez?
Sorulacakların başında, basitliği ve ilkelliğiyle korkutucu şu soru geliyor: Amaç nedir? Cenazeleri sürüklemek, günlerce -hattâ artık haftalarca- sokak ortalarında bırakmak, insanları yakmak, kömür etmek, kimliği tesbit edilemeyen ölüler diyarı yaratmak, evleri yakmak, hayatları yıkmakla ulaşılacak hedef nedir? Yarın ne olacak? Kürtler Kürt olmaktan vaz mı geçecek? HDP milletvekillerini Meclis’ten atmaya kalkmak nasıl bir çılgınlıktır? Yarın ne olacak? Kiminle konuşulacak, görüşülecek? Kimseyle mi konuşulmayacak? Kürtlere küsülecek mi? “Küstüm, öldünüz” mü denecek? Suriye Kürtlerine bu düşmanlık nereye varacak? Tepelerine top mermisi yağdırdıkça Cumhuriyet mi yücelecek? Yarın ne olacak?
Korkuyu Beklerken
Radikal, 03 Mart 2016
Oğuz Atay’ın muhteşem hikâyesi, hernekadar gizli saklı engin siyasî-toplumsal göndermeler barındırsa da, doğrudan siyasî bir metin sayılmaz. “Korkuyu Beklerken”, burada özetlenebilecek cinsten bir hikâye değil, bu yüzden buna kalkışmayacağım bile. Konu etme sebebim, esas olarak adı. Memleketin gidişatına bakmaktan geri duramayan, gözlerini nereye çıkacağı belirsiz o uğursuz yoldan alamayan herkesin hayatını tarif ediyor.
Bugün bizim baktığımız yol, dumana boğulmuş, sonu gözükmüyor ama belli ki çıkmaz; veya bir uçurum kenarında son buluyor. İki yanında yanmış yıkılmış evler ve hayatlar ile dağıtılmış mezarlar sıra sıra.
Faşizmden, bizzat baskıyla karşılaşacak olmaktan duyulan bir korku değil, beklediğimiz. Göz göre göre, halklarıyla, kurumlarıyla, kültürüyle, geleceğiyle koca bir toplumun mahva sürüklenişine katılıyoruz. Ve bu arada korkunç vahşet sahnelerine tanık oluyoruz. Tabiî eğer bizzat bunların mağduru, kurbanı değilsek. Bu korku başka bir korku. İnsan olanın iliklerinde hissetmesi gereken bir korku.
22 Aralık 2015 Salı
Türkler nerede?
Radikal, 15.12.2015
Hiçbir şey, memleketin bir bölümünde resmen savaş çıkarılmışken toplumun “Türk tarafı”nda hüküm süren aldırışsızlığı ve tepkisizliği izah edemez.
Lâkin şu haklı soru bazılarımızın elini kolunu bağlıyor: “Peki ses çıkaralım da, nasıl?”
Daha beteri de var. Eğer ilk soru el kol bağlıyorsa, bu ters kelepçe takıp yere yatırıyor: “Diyelim ağzımızı açtık; ne söyleyeceğiz?”
Bu kahredici soru yüzünden hayatı kararmış olanlarımız, oturmuş ölüm ve zulüm haberleri bekleyenlerimiz. Kazara tebessüm etmeye, yediği şeyin tadını almaya, uyumaya utananlarımız. Haysiyetli bir toplum olsaydık çoğumuz bu halde olurduk.
Türkler nerede?
İtilen kakılan, öldürülen, evi başına yıkılan Kürtler’se, Türklerin büyük kısmı oralı olmaz, biliyoruz. Bu hafiften değişiyor sanmıştık, yanılmışız.
16 Aralık 2015 Çarşamba
Öyle böyle değil, büyük kötülük
İlk kim paylaştı resmi, bilmiyorum; galiba @otekilerpostasi, pek çok insan birbirine iletti. Kim yapmış, onu da bilmiyorum. Bilmesem keşke. Devletin sivil memurlarına ve öğretmenlere "boşaltın orayı" mesajı atmasının ardından yaşanan yürek burkucu... yok, böyle lafların yine, mermilerle delik deşik edilmiş yıkık duvar gibi kaldığı bir durum. Ne demek yürek burkucu? Kimin yüreği burkuluyor?

Herhalde bizim. Çocuklara olanı bizim hangi lafımız anlatabilir? Belki çok kötü şeylerin olacağını bile hissetmedi çocuklar. Çünkü çok ama çok kötü bir şey oluyordu. Buna tanık olan bile ağır yaralı devam eder hayata. Ya maruz kalan? Eğri büğrü zeminde bin türlü karmakarışık duygu eşliğinde çekiştirilen ucuz bavulun tekerleklerinin çıkardığı ses benim bile kulaklarımdan gitmiyor. Ya çocuklar? Bu ses hayatlarını bir ucundan yakacak hep.

Herhalde bizim. Çocuklara olanı bizim hangi lafımız anlatabilir? Belki çok kötü şeylerin olacağını bile hissetmedi çocuklar. Çünkü çok ama çok kötü bir şey oluyordu. Buna tanık olan bile ağır yaralı devam eder hayata. Ya maruz kalan? Eğri büğrü zeminde bin türlü karmakarışık duygu eşliğinde çekiştirilen ucuz bavulun tekerleklerinin çıkardığı ses benim bile kulaklarımdan gitmiyor. Ya çocuklar? Bu ses hayatlarını bir ucundan yakacak hep.
11 Aralık 2015 Cuma
Başkasının fotoğrafı mıdır, ayna mıdır...
Radikal, 10.12.2015
Hayat bize pek çok tuzak kuruyor, başımıza olmadık işler açıyor, ama bazen de yardımcı olmak için elinden geleni yapıyor. Ayna tutuyor meselâ, olmadık zamanda.
Yalnız bundan faydalanabilmek için önce tutulan şeyin ayna olduğunu anlayabilmek, sonra bunu kabullenebilmek, bilahare icabını yapabilmek gerekiyor. Kabullenebilmek derken, ayna yani o; başkasının fotoğrafı değil!
ABD'de, Cumhuriyetçi Parti'nin başkan aday adaylarından biri, skandallar yaratmaya devam ediyor. Gerçi Cumhuriyetçi adayların birbiri ardına kırdıkları potlar, sergiledikleri cehalet başlıbaşına skandal. Meselâ biri geçen gün, Filistin'in Hamas'ıyla, yemek olan humus'u karıştırdı. Ancak şımarık işadamı Donald Trump'ın yediği haltlar bir başka kulvarın koşucuları.
Bunlardan sonuncusu, gerçekte dünya ile hiçbir alâkası olmayan toplumumuzda bile yankı bulacak cinsten. Trump bu defa, California/San Bernardino'da Müslüman bir çiftin yaptığı katliamı (14 kişiyi öldürdüler) fırsat bilerek, aklı başında sağcı Amerikalı'nın bile dudağını uçuklatacak bir ahlâksız teklifle ortaya atıldı: ABD'yi Müslümanlara kapatalım!
Kendinden bombalı yelek işine girmek
Radikal, 08.12.2015
“Gaziantep'te IŞİD'e canlı bomba yeleği üreten atelye” haberi! Sonradan öğrendik ki, IŞİD'in kendi girişimiymiş. Fakat ilk anda “asla olmaz” diyebildik mi?
- Abi, bunlar bu yelekleri nereden alıyo ya?
- Yaptırıyorlar olum, hazırı olur mu bunun?
- Tamam işte, nerede yaptırıyorlar?
- N'apacan lan?
- Abi, bombalı kamyonla her gün kaç kontrol noktası uçuruyorlar, köye kasabaya dalıyorlar, mitinglere şuraya buraya intihar bombacısı yolluyorlar...
- Ee?
- Bu işe mi girsek? Çok gider bunlardan! Brandacıya diktiririz.
- Hakkaten lan! Yalnız paket teslim yapalım, daha fazla kazandırır.
- Bombası dahil diyosun?
- He. Bilyesini de koyarız, tek ambalajda teslim! Heriflere hesaplı gelir, zahmeti de yok, Tak-Çalıştır!
Kabul edelim ki bu diyalog gerçekçidir. “IŞİD'çiler nasılsa bizi değil onları öldürüyor” diyen birileri bilyeli-bombalı intihar eylemcisi yeleği “işine” girebilir. Sanayide “bombalı kamyona zırh yapılır” levhası görsek kaçımız şaşırırız? Potansiyel müteşebbislerin tek kaygısı, müşterinin gözü dönmüşlüğü, gaddarlığı, sipariş zamanında teslim edilmez veya mal çürük çıkarsa kendilerinin başına iş gelebileceği olur. Toplumca da bundan herhangi bir rahatsızlık duyacağımızı düşünmek için sebep yok.
6 Aralık 2015 Pazar
Haysiyet meselesi – öyle bakalım
Radikal, 03.12.2015
Hayır, unutmuş gibi yapamayız. Ne mümkün zaten? Hem şükür ki böyle bir dünyada hâlâ varolabilen vefa duygumuz izin vermez hem de ne yazık ki, yeni zalimlikler, kötülükler. Suruç'tan, Ankara'dan yüzler kaldı evimin çeşitli yerlerinde. Sokaklarda da eşlik ediyorlar. Şimdi her yerde Tahir Elçi'nin yüzü. Kazara anlık bir neşe, yolunda giden ufak bir şey, gülümseten bir ayrıntı gündelik karabasanın bir köşeciğini aydınlatsa hemen karşımda beliren yüzlerin arasına katıldı.
Yılabiliriz veya daha kararlı hale gelebiliriz. Gücümüz tükeniverir veya daha güçleniriz. Felaket durumlarında insana ne olacağı belli değil.
Murat Paker, T24'te “Karanlık Çağ” başlıklı bir yazı yazdı. Bu yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Psikolojimize neler olunca ne yapmak gerektiğini bilen bir insanın elinden çıkma yazı, hayli yol gösterici.
Paker, yaşadıklarımızı kısa sürede sona erecek bir kâbus gibi görmenin bizi çıkmaza sürükleyeceği konusunda uyarıyor ve şöyle diyor: “...bu hal uzun sürecek gibi duruyor... Bunu kabul edip, ona göre konumlanırsak şimdikinden çok daha iyi tutunabiliriz. İnsan canlısı çok zor koşullara bile uyum sağlayabilen bir canlı. Dünya tarihi, en zor koşullarda bile muhalif direnişlerin sürebildiğini ve gelişebildiğini gösteren örneklerle dolu. Yeter ki kolay ve hızlı başarı peşinde olmayalım; sabır, ısrar, cesaret ve direnç gösterebilelim.”
13 Kasım 2015 Cuma
Sahte fotoğraf, yanlış bilgi, vesaire
İktidar, para, güç sahibi olmayan sıradan insanlar için sosyal medyanın ne kadar hayatî bilgi kaynağı olduğu ortada. Hele Türkiye gibi, büyük işletmeler halinde vücut bulmuş yerleşik basının giderek ideolojik propaganda aygıtına dönüştüğü, dönüşmeyen kısmına da ağır baskı uygulanan, hattâ elkonan ülkelerde. Sosyal medyadaki en ciddî mesele de, yalan yanlış bilginin hızla dolaşıma girmesi, anında düzeltilse bile bu düzeltme girişiminin fayda etmemesi, yanlış bilginin dolaşmaya devam etmesi. Bu zararlı süreç, mücadeleli, çekişmeli konularda, çoğunlukla, dönüp bilgiyi yayanı vuran bir bumerang da üretiyor.
Daha önce iki ayrı yazıda, özellikle hak-hukuk-adalet mücadelesi veren, sağlıklı bilginin, hakikatin ortaya çıkmasından yana olan insanların bu mekanizmadan zarar göreceğini anlatmaya çalışmıştım. Yazıların ilki şuydu: Hakikat aramanın lüzumuna dair bir açıklama; ikincisi de şu: Hakikat bizim kalsın, yalan onların.
Daha önce iki ayrı yazıda, özellikle hak-hukuk-adalet mücadelesi veren, sağlıklı bilginin, hakikatin ortaya çıkmasından yana olan insanların bu mekanizmadan zarar göreceğini anlatmaya çalışmıştım. Yazıların ilki şuydu: Hakikat aramanın lüzumuna dair bir açıklama; ikincisi de şu: Hakikat bizim kalsın, yalan onların.
5 Kasım 2015 Perşembe
Kapıyı usulca çekip çıkamıyor musun?
4 Kasım'da Radikal'de yayımlanan yazımda derdimi iyi anlatamamışım sanırım. Yakın geleceği koyu karanlık resmetmeyi haklı kılan seçim sonucu üzerine "enseyi karartmayın" muhabbeti yapmak değildi niyetim. Bunu yapanlar oldu ve onlara teşekkür etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Yapmayışım, yapamayışımdan. Çünkü bu durumda enseler kararır, normal. Buna rağmen ayağa kalkabilsek güzel olur. Fakat kimi kalkabilir, kimi kalkamaz. Bu da normal. Bazılarımız ötekileri teşvik edebilir, bazılarımız edemez. Yine, normal.
Fotoğraf: HDP Diyarbakır mitinginde bombadan bu hale gelmiş adam, 7 Haziran seçimlerinde oy kullanıyor.
Benim derdim bir insan türüyle: "Gidecem artık bu memleketten, çekilmez burası!" diye bağırıp çağıran birileriyle. Niye bağırıyorsun suratımıza?
Fotoğraf: HDP Diyarbakır mitinginde bombadan bu hale gelmiş adam, 7 Haziran seçimlerinde oy kullanıyor.
Benim derdim bir insan türüyle: "Gidecem artık bu memleketten, çekilmez burası!" diye bağırıp çağıran birileriyle. Niye bağırıyorsun suratımıza?
Ne yapılacak, mücadele edilecek
Radikal, 03.11.2015
Şu ana kadar seçim sonuçlarıyla ilgili okumadığınız tahlil, değerlendirme, öngörü vs. kalmış mıdır? Sanmıyorum. Dolayısıyla söylenmiş her şeyin üzerine bir de bendenizin bu işe kalkışması gayet fuzuli görünecek. Ancak köşeyazarlığı müessesesinde aksi görevden kaçmak sayılacağından, birkaç söz etmek mecburiyetindeyim.
Önceliği, bir siyasî tavır olarak şımarıklık mevzuuna veriyorum. Birileri, arzuları tek fiskede dünyayı değiştirsin istiyor. Minnacık bir demokratik adım için yüzlerce insanın can verdiği bir ülkede, o elini sıcak sudan soğuk suya soktu diye hayat duracak, şekil değiştirecek ve o her nereye istiyorsa o yöne dönecek. Bu şahane insan oy attı, buna rağmen sonuç alınamadı mı? O halde... batsın bu dünya da değil, batarsa bu dostumuz neyi kendi etrafında döndürecek? Nerede kime çemkirecek? Alıp başını nereye gideceğini haykırabilecek?
31 Ekim 2015 Cumartesi
Şerefli vatan evlatlarının ortak değerleri
Sahte içki üretip on dört (14!) [ GÜNCELLEME: yirmi üç (23!) oldu ] kişinin ölümüne yolaçan adamlar, fotoğraflarını çeken gazetecilere, "Bizi çekmeyin, askeri polisi öldüreni çekin!" diye bağırdılar. "Millî değerler" bakımından Türk toplumunun sürekliliğini ortaya koyan güzel bir örnek.
En yakın benzeri, dükkânının camına kartopu geldi diye bıçakla dışarı fırlayıp gazeteci Nuh Köklü'yü öldüren esnafın ağabeyinin cumhurbaşkanına yazdığı mektupta görülmüştü. Kabaca, "Biz de sizdeniz, davamıza bir el atıverin," diyordu katilin ağabeyi. "Sizdeniz"den kasıt, "millet"ti şüphesiz!
En yakın benzeri, dükkânının camına kartopu geldi diye bıçakla dışarı fırlayıp gazeteci Nuh Köklü'yü öldüren esnafın ağabeyinin cumhurbaşkanına yazdığı mektupta görülmüştü. Kabaca, "Biz de sizdeniz, davamıza bir el atıverin," diyordu katilin ağabeyi. "Sizdeniz"den kasıt, "millet"ti şüphesiz!
13 Ekim 2015 Salı
Bir dakikacık saygı gösteremeyenler
New York Times'ta Tim Arango, Türkiye toplumunu artık hiçbir şeyin biraraya getiremediğini yazdı: Ne sevinç (Aziz Sancar'a Nobel ödülü) ne üzüntü (Ankara katliamı). Türkiye'nin, ilk Nobel ödüllü insanına yaptıklarını bilmiyor olmalı. Veya toplumun hatırı sayılır kısmının ötekiler öldüğünde sevindiğini.
1 Ekim 2015 Perşembe
Ahmet Hakan'a saldırı - ilk an bilgileri
Hükümet propaganda makinesinin sık sık hedef aldığı gazeteci Ahmet Hakan, beklenen saldırıya uğradı. CNN Türk'teki "Tarafsız Bölge" programından çıktıktan sonra şöförünün kullandığı arabayla evine giden Hakan'ı dört kişi takip etti, evinin önünde arabasına çarptılar, sonra da dövdüler. Ahmet Hakan'ın bedeninde çeşitli kırıklar var. Kaburgası kırılmış, öğrenebildiğimiz kadarıyla.
İkisi de AKP milletvekili olan Mehmet Metiner ve Abdürrahim Boynukalın ile iktidar medyası mensubu Cem Küçük'ün Hakan'a yönelik tehditvarî sözleri, saldırıdan sonra ilk akla gelenler oldu. Böyle bir saldırıyı kimin ve neyin tahrik ettiğine dair şüphesi olan yoktur herhalde. En güçlü iki ihtimal şunlar: (a) mâlûm kışkırtmalarla dolup durumdan vazife çıkaran bazı iktidar partisi cengâverleri yaptı, (b) profesyonel bir iş.
Bu saldırı, her hâlükârda, fikir özgürlüğü, basın ve gazetecilere yönelik iktidar baskısında yeni bir aşamayı ifade ediyor.
Somut olgulara bakalım:
Saldırganların kullandığı araç kiralık, polisin söylediğine göre. Gözaltına alınan bir şüpheli, bu aracı kiralayan kişi, muhtemelen. Yani saldırganlar sahici bir kimlikle gidip araç kiralamış! Yakalanmamak gibi bir dertleri yok veya "yakalansak da bir şey olmaz" diye düşünebilmelerini sağlayan güvencelere sahipler.
İkinci nokta, saldırganların Hakan'ın aracını bir yerde beklemeyip eve kadar takip etmeleri. Doğan Grubu'ndaki gazeteciler, saldırganların aracının güvenlik kameralarına takılmış görüntülerini buldular ve soruşturmayı yürüten Asayiş Şubesi ekiplerine teslim ettikleri görüntülerden edindikleri izlenim böyle. Takip işi, saldırganların sonradan "kaza oldu, karşılıklı kızdık, küfürleştik..." cinsi bir ifadeye sığınmayı da akıllarından geçirmediklerini gösteriyor. Saldırıdaki taammüt unsurunu gizleme gereği duymamışlar. Yine ilginç bir özgüven seviyesine işaret. Zira taammüt (tasarlayarak, bile isteye yapma), suçu ağırlaştıran, cezasını artıran bir unsur.
Üçüncü nokta, saldırının Ahmet Hakan'ın evinin önünde yapılmış olması. "Evin önünde dövme", tehdit-gözdağı âleminde özel anlama sahiptir. Saldırının başkalarına yönelik sindirici etkisinin böylece artacağı umulur.
Dördüncü nokta şu: Dört kişi bir adamı takip edip kıstırıyor ve dövüyor, dövülen insanın vücudunda kırıklar var, ama hayatî tehlike yok. Bu elbette başlı başına kanıt sayılmaz, ama saldırganların "işi bildiğine" dair belirti sayılır. "Kesilecek ceza"nın baştan belirlenmiş bir "ölçüsü" olabilir yani.
Bunlara eklenmesi gereken bir olgu daha var: İstanbul Emniyeti, Ahmet Hakan'ın sürekli yakın koruma talebine on yedi (17) gündür karşılık vermemiş. Hakan'ın durumunda bu gecikme, iktidar partisi kaynaklı özel bir gıcıklıktan ibaret de olabilir ancak koruma verilmemesi-geciktirilmesi bu ülkede hiç hayra alâmet değildir, aksine, genellikle pek hayırsız işlere dalalet eder.
Şimdilik elde edebildiklerimiz ve düşünebildiklerimiz bunlar.
Ahmet Hakan'a ve gazeteci milletine geçmiş olsun.
İkisi de AKP milletvekili olan Mehmet Metiner ve Abdürrahim Boynukalın ile iktidar medyası mensubu Cem Küçük'ün Hakan'a yönelik tehditvarî sözleri, saldırıdan sonra ilk akla gelenler oldu. Böyle bir saldırıyı kimin ve neyin tahrik ettiğine dair şüphesi olan yoktur herhalde. En güçlü iki ihtimal şunlar: (a) mâlûm kışkırtmalarla dolup durumdan vazife çıkaran bazı iktidar partisi cengâverleri yaptı, (b) profesyonel bir iş.
Bu saldırı, her hâlükârda, fikir özgürlüğü, basın ve gazetecilere yönelik iktidar baskısında yeni bir aşamayı ifade ediyor.
Somut olgulara bakalım:
Saldırganların kullandığı araç kiralık, polisin söylediğine göre. Gözaltına alınan bir şüpheli, bu aracı kiralayan kişi, muhtemelen. Yani saldırganlar sahici bir kimlikle gidip araç kiralamış! Yakalanmamak gibi bir dertleri yok veya "yakalansak da bir şey olmaz" diye düşünebilmelerini sağlayan güvencelere sahipler.
İkinci nokta, saldırganların Hakan'ın aracını bir yerde beklemeyip eve kadar takip etmeleri. Doğan Grubu'ndaki gazeteciler, saldırganların aracının güvenlik kameralarına takılmış görüntülerini buldular ve soruşturmayı yürüten Asayiş Şubesi ekiplerine teslim ettikleri görüntülerden edindikleri izlenim böyle. Takip işi, saldırganların sonradan "kaza oldu, karşılıklı kızdık, küfürleştik..." cinsi bir ifadeye sığınmayı da akıllarından geçirmediklerini gösteriyor. Saldırıdaki taammüt unsurunu gizleme gereği duymamışlar. Yine ilginç bir özgüven seviyesine işaret. Zira taammüt (tasarlayarak, bile isteye yapma), suçu ağırlaştıran, cezasını artıran bir unsur.
Üçüncü nokta, saldırının Ahmet Hakan'ın evinin önünde yapılmış olması. "Evin önünde dövme", tehdit-gözdağı âleminde özel anlama sahiptir. Saldırının başkalarına yönelik sindirici etkisinin böylece artacağı umulur.
Dördüncü nokta şu: Dört kişi bir adamı takip edip kıstırıyor ve dövüyor, dövülen insanın vücudunda kırıklar var, ama hayatî tehlike yok. Bu elbette başlı başına kanıt sayılmaz, ama saldırganların "işi bildiğine" dair belirti sayılır. "Kesilecek ceza"nın baştan belirlenmiş bir "ölçüsü" olabilir yani.
Bunlara eklenmesi gereken bir olgu daha var: İstanbul Emniyeti, Ahmet Hakan'ın sürekli yakın koruma talebine on yedi (17) gündür karşılık vermemiş. Hakan'ın durumunda bu gecikme, iktidar partisi kaynaklı özel bir gıcıklıktan ibaret de olabilir ancak koruma verilmemesi-geciktirilmesi bu ülkede hiç hayra alâmet değildir, aksine, genellikle pek hayırsız işlere dalalet eder.
Şimdilik elde edebildiklerimiz ve düşünebildiklerimiz bunlar.
Ahmet Hakan'a ve gazeteci milletine geçmiş olsun.
30 Eylül 2015 Çarşamba
Öldürmek ve öldüren niye sorun değil?
Radikal, 29.09.2015
Bunca cinayetin işlendiği ülkede, maalesef kısmen de haklı nedenlerle ihmal ettiğimiz bir şey var. İhmal ettiğimiz için, bir türlü tamamlanamadığımız, insanî ve toplumsal bütünlüğe kavuşamadığımız şeylerden. Tamamlanamayış bir yana, biraz daha eksilmemize yolaçıyor bu ihmalimiz.
Ve bu, aynı yöndeki tek ihmalimiz değil. Alışık dahi sayılırız bu bilinçli ihmallere. Kendimize soru sormamızı, mazallah, en ufak yüzleşmeyi gerektirecek işlemler bizim için ihmal edilebilirdir.
Bunca cinayet işleniyor ve biz ister istemez yalnız kurbanları görüyor, onlarla, onların kurban edilmiş oluşuyla, onların eksikliğiyle yaşıyoruz. Öldürenlere bakmıyoruz. Onlar hakkında düşünmüyoruz. “Kırk bin insan öldürüldü” diyoruz meselâ. Bu, iyimser bir tahminle, en az bir kişi öldürmüş otuz beş-kırk bin arası insan demek.
26 Eylül 2015 Cumartesi
Roller değişti, kurban biziz
Radikal, 24.09.2015
Burası artık kimsenin “bayram geldi, dargınlar barışsın” diyebileceği bir ülke değil. Dargınlığımız artık, giderilebilir türden bir mesafe değil. Görünen o ki, birarada yaşamanın katlanabileceğimiz tek şekli, bazılarımızın mahkum, bazılarımızın gardiyan olduğu bir vaziyet.
Birbirimize ilişmeden, olabildiğince temas etmeden yaşayabilirdik, birbirimizden haz etmesek de. Böyle değil. “Asmayalım da besleyelim mi”ye pek uzak değiliz.
Toprağın kabahati var mı, bilmiyorum; yoksa suçlu başımızdan geçenler mi? Damarlarımıza kimin ne zaman zerk ettiğini bilemediğimiz o zehir hepimizin hayatını karartıyor.
Tahammülsüzlük mü demeli? Olmaz. Hafif kalıyor. Yok etme arzusu mu? İlk bakışta öyle görünüyor. Ama etrafta ezecek, aşağılayacak birileri olmadığında da rahat etmiyoruz.
Yerli ve millî – Son kalkışma
Radikal, 22.09.2015
Elbette başka pek çok insan, başka pek çok mesaj da denk gelebilirdi, bunlar geldi. CHP İstanbul milletvekili Mahmut Tanal, birden göğsünü sıkıştıran muhalefet mesuliyeti ve zihninden taşan vasata kendini bırakıp, şöyle bir tweet atmıştı (yazımına dokunmuyorum):
“Amerika uşağı mvekili Değilim Yahudi Madalyam yok.Halkımızın vekiliyim.Antiemperyalistim.Yolsuzluk ve hırsızlık yapanların korkulu rüyasıyım.”
Tanal başka bir mesajında da, “Yahudi Üstün Madalyası”ndan sözediyordu. Maksat yine aynıydı: “Yahudi”den madalya aldığı için Tayyip Erdoğan'ı kınamak.
Türkiye'de, herhangi bir kimseyi kınamak için “Yahudi'den madalya aldı” diyebilirsiniz. Size laf edecek pek az kimse çıkar. “Neye yaradı senin antiemperyalistliğin?” diyen de muhtemelen çıkmaz. “Yahudi”nin kafadan kötü olduğu önkabulünden şüphelenmek, Türk usulü antiemperyalizmin yükümlülükleri arasında değildir. “Amerikan uşağı” olma, yeter.
Belirli bir insan grubunu doğuştan sahip olduğu ve değiştiremeyeceği bir kimlik özelliğiyle damgalamak, şişede durduğu gibi durmaz. Şişenin gülsuyu veya içki şişesi olması gayet önemsizdir; hiç fark etmez. Türkiye'de “Yahudi”ye, “Ermeni”ye, “Rum”a kolaylıkla yönelen ırkçılık, “Arap”ı da es geçmez, bir tabaka aşağıya aynı kolaylıkla yayılır, bu defa “Kızılbaş”a, “Zerdüşt”e sıra gelir... böyle gider...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




