Üç haftadır P24'teki yazılarımı gazeteciliğin dönemsel gibi gözüken yapısal sorunlarına ayırıyorum. Çeşitli araştırma ve istatistiklerden de faydalanarak yazdığım yazıların sadece meslektaşlarımızı ilgilendirmediğini, genel olarak "medya" sorunlarına merak duyan herkesin bunlarda işine yarar birşeyler bulabileceğini sanıyorum. Şimdilik üç yazı oldu, gerisini getirmeye çalışacağım.
• Ana akım medyanın tekliğe ve yokluğa gidişi
• Mağdurlar ve "normal insanlar"dan uzakta gazetecilik
• Sürat sanıldığından tehlikeli
Zeitgeist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zeitgeist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Aralık 2016 Çarşamba
11 Aralık 2015 Cuma
Kendinden bombalı yelek işine girmek
Radikal, 08.12.2015
“Gaziantep'te IŞİD'e canlı bomba yeleği üreten atelye” haberi! Sonradan öğrendik ki, IŞİD'in kendi girişimiymiş. Fakat ilk anda “asla olmaz” diyebildik mi?
- Abi, bunlar bu yelekleri nereden alıyo ya?
- Yaptırıyorlar olum, hazırı olur mu bunun?
- Tamam işte, nerede yaptırıyorlar?
- N'apacan lan?
- Abi, bombalı kamyonla her gün kaç kontrol noktası uçuruyorlar, köye kasabaya dalıyorlar, mitinglere şuraya buraya intihar bombacısı yolluyorlar...
- Ee?
- Bu işe mi girsek? Çok gider bunlardan! Brandacıya diktiririz.
- Hakkaten lan! Yalnız paket teslim yapalım, daha fazla kazandırır.
- Bombası dahil diyosun?
- He. Bilyesini de koyarız, tek ambalajda teslim! Heriflere hesaplı gelir, zahmeti de yok, Tak-Çalıştır!
Kabul edelim ki bu diyalog gerçekçidir. “IŞİD'çiler nasılsa bizi değil onları öldürüyor” diyen birileri bilyeli-bombalı intihar eylemcisi yeleği “işine” girebilir. Sanayide “bombalı kamyona zırh yapılır” levhası görsek kaçımız şaşırırız? Potansiyel müteşebbislerin tek kaygısı, müşterinin gözü dönmüşlüğü, gaddarlığı, sipariş zamanında teslim edilmez veya mal çürük çıkarsa kendilerinin başına iş gelebileceği olur. Toplumca da bundan herhangi bir rahatsızlık duyacağımızı düşünmek için sebep yok.
6 Aralık 2015 Pazar
Haysiyet meselesi – öyle bakalım
Radikal, 03.12.2015
Hayır, unutmuş gibi yapamayız. Ne mümkün zaten? Hem şükür ki böyle bir dünyada hâlâ varolabilen vefa duygumuz izin vermez hem de ne yazık ki, yeni zalimlikler, kötülükler. Suruç'tan, Ankara'dan yüzler kaldı evimin çeşitli yerlerinde. Sokaklarda da eşlik ediyorlar. Şimdi her yerde Tahir Elçi'nin yüzü. Kazara anlık bir neşe, yolunda giden ufak bir şey, gülümseten bir ayrıntı gündelik karabasanın bir köşeciğini aydınlatsa hemen karşımda beliren yüzlerin arasına katıldı.
Yılabiliriz veya daha kararlı hale gelebiliriz. Gücümüz tükeniverir veya daha güçleniriz. Felaket durumlarında insana ne olacağı belli değil.
Murat Paker, T24'te “Karanlık Çağ” başlıklı bir yazı yazdı. Bu yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Psikolojimize neler olunca ne yapmak gerektiğini bilen bir insanın elinden çıkma yazı, hayli yol gösterici.
Paker, yaşadıklarımızı kısa sürede sona erecek bir kâbus gibi görmenin bizi çıkmaza sürükleyeceği konusunda uyarıyor ve şöyle diyor: “...bu hal uzun sürecek gibi duruyor... Bunu kabul edip, ona göre konumlanırsak şimdikinden çok daha iyi tutunabiliriz. İnsan canlısı çok zor koşullara bile uyum sağlayabilen bir canlı. Dünya tarihi, en zor koşullarda bile muhalif direnişlerin sürebildiğini ve gelişebildiğini gösteren örneklerle dolu. Yeter ki kolay ve hızlı başarı peşinde olmayalım; sabır, ısrar, cesaret ve direnç gösterebilelim.”
9 Kasım 2015 Pazartesi
Twitter'da organize anti-Esad propaganda
9 Kasım gecesi 04:00 itibarıyla "syria's media outlets" (Suriye medya kuruluşları) kelimelerini girerek yapacağınız bir Twitter araması, sizi çok ilginç bir sonuç sayfasına götürüyordu. Bu sayfada, hepsi aynı metinden oluşan yaklaşık 330 tweet saydım. Metin şu: "Nearly all of Syria's media outlets are state-owned, and the Ba'ath Party controls nearly all newspapers." Yani: "Suriye'nin hemen bütün medya kuruluşları devlete aittir ve Baas Partisi hemen bütün gazeteleri kontrol eder." Bu tweet'lerin çoğunun bir yerine "#NaturalHealing" (doğal tedavi) hashtag'i iliştirilmişti.
5 Kasım 2015 Perşembe
Kapıyı usulca çekip çıkamıyor musun?
4 Kasım'da Radikal'de yayımlanan yazımda derdimi iyi anlatamamışım sanırım. Yakın geleceği koyu karanlık resmetmeyi haklı kılan seçim sonucu üzerine "enseyi karartmayın" muhabbeti yapmak değildi niyetim. Bunu yapanlar oldu ve onlara teşekkür etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Yapmayışım, yapamayışımdan. Çünkü bu durumda enseler kararır, normal. Buna rağmen ayağa kalkabilsek güzel olur. Fakat kimi kalkabilir, kimi kalkamaz. Bu da normal. Bazılarımız ötekileri teşvik edebilir, bazılarımız edemez. Yine, normal.
Fotoğraf: HDP Diyarbakır mitinginde bombadan bu hale gelmiş adam, 7 Haziran seçimlerinde oy kullanıyor.
Benim derdim bir insan türüyle: "Gidecem artık bu memleketten, çekilmez burası!" diye bağırıp çağıran birileriyle. Niye bağırıyorsun suratımıza?
Fotoğraf: HDP Diyarbakır mitinginde bombadan bu hale gelmiş adam, 7 Haziran seçimlerinde oy kullanıyor.
Benim derdim bir insan türüyle: "Gidecem artık bu memleketten, çekilmez burası!" diye bağırıp çağıran birileriyle. Niye bağırıyorsun suratımıza?
4 Ağustos 2015 Salı
Karnavallar şehri Rio: Yargısız infaz cenneti
Brezilya büyük şehirlerinin meşhur "askerî polis"i Rio de Janeiro'da beş senede 1519 (yılda 303-304) insanı öldürmüş. Yani iki ay tatil, kalan her güne bir yargısız infaz. Öldürülenlerin ortak özelliklerine dair en kısa yoldan sayılabilecek birkaç ayrıntı, her şeyi bir çırpıda anlatıyor: Büyük çoğunluğu (dörtte üçünden fazlası), genç (15-29 yaş arasında), yoksul, erkek ve... -başka nasıl olabilirdi?- siyah!
Bu cinayetlerin 250 kadarı, "favela" (gecekondu-varoş) ahalisine "korku salma stratejisi" uyarınca, rutin görevdeki polislerce işlenmiş; Uluslararası Af Örgütü'nün bütünüyle resmî belgeler ve basın-yayından topladığı verilere göre. Yani Rio de Janeiro polisi, aşağı yukarı her hafta bir kişiyi bu amaçla öldürüyor.
Polisin yargısız infazları mahkemelerde genellikle "güvenlik kuvvetlerine mukavemet yüzünden ölüm" olarak kayda geçiyor. Amnesty, 220 soruşturmanın sadece birinde ceza gören bir polise rastlamış.
The Guardian'ın haberinde, Uluslararası Af Örgütü Brezilya şubesi başkanı Atila Roque'nin şu sözleri de yeralıyor: "Rio de Janeiro iki şehirlik bir yalan. Bir tarafta, dünyayı etkilemek üzere tasarlanmış parıltı ve cazibe, öbür tarafta, genç, siyah, yoksul erkek nüfusun önemli bölümünü kırıp geçiren polis baskısı."
Bu cinayetlerin 250 kadarı, "favela" (gecekondu-varoş) ahalisine "korku salma stratejisi" uyarınca, rutin görevdeki polislerce işlenmiş; Uluslararası Af Örgütü'nün bütünüyle resmî belgeler ve basın-yayından topladığı verilere göre. Yani Rio de Janeiro polisi, aşağı yukarı her hafta bir kişiyi bu amaçla öldürüyor.
Polisin yargısız infazları mahkemelerde genellikle "güvenlik kuvvetlerine mukavemet yüzünden ölüm" olarak kayda geçiyor. Amnesty, 220 soruşturmanın sadece birinde ceza gören bir polise rastlamış.
The Guardian'ın haberinde, Uluslararası Af Örgütü Brezilya şubesi başkanı Atila Roque'nin şu sözleri de yeralıyor: "Rio de Janeiro iki şehirlik bir yalan. Bir tarafta, dünyayı etkilemek üzere tasarlanmış parıltı ve cazibe, öbür tarafta, genç, siyah, yoksul erkek nüfusun önemli bölümünü kırıp geçiren polis baskısı."
23 Mart 2015 Pazartesi
Monica Lewinsky'nin muhteşem konuşması
ABD Başkanı Bill Clinton'la ilişkisi yüzünden hiç de istemediği şekilde meşhur olmak zorunda kalan bir gencecik kadındı Monica Lewinsky. Skandal patladığında 22'sindeydi, şimdi 41 yaşında. Konuşmasına, seyircilere, "Hanginiz 22 yaşında şimdi pişman olduğu bir hata yapmadı?" diye sorarak başlıyor. "Belki bazılarınız benim gibi, patronuna aşık da olmuştur," diye devam ediyor. "Ama sanırım sizin patronunuz Amerika Birleşik Devletleri'nin başkanı değildi." Sonra, yaşadığı korkunç döneme ait anılarını, ayrıntılı anlatmıyor, ama, diyebilirim ki, ağırlıklarını belli ediyor.
Monica Lewinsky, TED Konferansları kapsamında konuşuyor. (TED hakkında ayrıca bilgi isterseniz tıklayın.) Başından geçenleri anlatmak değil amacı; sadece lafa oradan giriyor. Sözü getirdiği konu, "sosyal linç" veya "internet linci". "Ben bu çapta sosyal lince uğrayan muhtemelen ilk insanım," diyor Lewinsky. "Çünkü daha önce anca üç kaynaktan haber alabiliyorduk: gazete, radyo, televizyon. Oysa benim kahramanı olduğum skandalda artık internet vardı." Dedikodu, bilgi, aşağılayıcı mesajlar, hakaretler, artık sadece bir tık mesafedeydi.
Monica Lewinsky, TED Konferansları kapsamında konuşuyor. (TED hakkında ayrıca bilgi isterseniz tıklayın.) Başından geçenleri anlatmak değil amacı; sadece lafa oradan giriyor. Sözü getirdiği konu, "sosyal linç" veya "internet linci". "Ben bu çapta sosyal lince uğrayan muhtemelen ilk insanım," diyor Lewinsky. "Çünkü daha önce anca üç kaynaktan haber alabiliyorduk: gazete, radyo, televizyon. Oysa benim kahramanı olduğum skandalda artık internet vardı." Dedikodu, bilgi, aşağılayıcı mesajlar, hakaretler, artık sadece bir tık mesafedeydi.
12 Mart 2015 Perşembe
Ölüm de yalnızlık da durduramıyor şımarıklığı
Erol Büyükburç evinde ölü bulundu. Çok renkli, pervasızca girişken, öncülükler etmiş bir pop yıldızıydı. Türkiye'de pop yıldızı müessesesinin kurucularından sayılır. Müzisyen Demirhan Baylan'ın (@demirhanbaylan) onun ardından attığı tweet, müzik dünyası insanı olarak Büyükburç'un anlam ve önemini pek güzel özetledi: "...çok kapılar açtın".
Büyükburç'un ölümünün ardından meşhur sosyal medyamızdan izleyebildiğimiz tepkiler, günümüzün şımarık "büyükşehir insanı"nın, bildiklerimiz gördüklerimiz dışında daha nelere kadir olduğunu ortaya koydu. Ölüme ve ölüye saygının on dört yaşında bir çocuğun hayaletinden korkan cumhurbaşkanı tarafından resmen ve dinen ortadan kaldırılışı, anlaşılan, bu cumhurbaşkanını hiç sevmeyen birilerinin de işine gelmiş. Hepsine yalnız ölü bulunmalar diliyorum.
Sosyal medyanın insana her mevzuda atıp tutma şansı vermesi, günümüzün bir gerçeği; getirilerine karşılık katlanılacak bir yere kadar. Lâkin bu kadar küstah ve düşüncesiz olmak zorunda mıyız? 79 yaşındaki bir insanın yalnız ölmesi, maalesef herkesin kolayca kavrayıp hissedebileceği bir durum değil, ey büyükşehir ahalisi! Beş dakika kendi başına kalmayı beceremeyen, hem aşırı hem sahte sosyallikten duygu fesatına uğrayan insanların Büyükburç'un ölümünü yalnızlık konusunda inciler döktürme fırsatı haline getirmesi karşısında ne diyeceğimi bilemiyorum. Öldüğü gün Büyükburç'la dalga geçerek kendini oyalayan ve neye yaradığı belli olmayan hayatını böyle geçirene söylenecekler belli; ama bu mevzuda sahiden kalakaldım. Yalnızlık, öyle her önüne gelenin hakkında laf edebileceği bir insan hali değil. Ayrıca ne kadarı, nasılı önemli. Üstüne konuşmak, basbayağı ehliyet ve haddini bilmeyi gerektirir.
Ne korkunç bir insanlık durumu yarattık hep birlikte.
Büyükburç'un ölümünün ardından meşhur sosyal medyamızdan izleyebildiğimiz tepkiler, günümüzün şımarık "büyükşehir insanı"nın, bildiklerimiz gördüklerimiz dışında daha nelere kadir olduğunu ortaya koydu. Ölüme ve ölüye saygının on dört yaşında bir çocuğun hayaletinden korkan cumhurbaşkanı tarafından resmen ve dinen ortadan kaldırılışı, anlaşılan, bu cumhurbaşkanını hiç sevmeyen birilerinin de işine gelmiş. Hepsine yalnız ölü bulunmalar diliyorum.
Sosyal medyanın insana her mevzuda atıp tutma şansı vermesi, günümüzün bir gerçeği; getirilerine karşılık katlanılacak bir yere kadar. Lâkin bu kadar küstah ve düşüncesiz olmak zorunda mıyız? 79 yaşındaki bir insanın yalnız ölmesi, maalesef herkesin kolayca kavrayıp hissedebileceği bir durum değil, ey büyükşehir ahalisi! Beş dakika kendi başına kalmayı beceremeyen, hem aşırı hem sahte sosyallikten duygu fesatına uğrayan insanların Büyükburç'un ölümünü yalnızlık konusunda inciler döktürme fırsatı haline getirmesi karşısında ne diyeceğimi bilemiyorum. Öldüğü gün Büyükburç'la dalga geçerek kendini oyalayan ve neye yaradığı belli olmayan hayatını böyle geçirene söylenecekler belli; ama bu mevzuda sahiden kalakaldım. Yalnızlık, öyle her önüne gelenin hakkında laf edebileceği bir insan hali değil. Ayrıca ne kadarı, nasılı önemli. Üstüne konuşmak, basbayağı ehliyet ve haddini bilmeyi gerektirir.
Ne korkunç bir insanlık durumu yarattık hep birlikte.
11 Mart 2015 Çarşamba
Tavır “duruş” oldu, siyaset kimlik gösterme
Radikal, 10.03.2015
En etkileyici kullanımı: “belli bi duruşu var”. En yaygınlarından biri: “demokrat aydın duruşu”. Spiker hitabı: “tabiî sizin bu konuda bir duruşunuz olduğu için...” Filan...
1970'lerde, meşhur 68 Kuşağı'nın yarattığı altkültürü sağlamlaştırdığımız, zenginleştirdiğimiz dönemde, herhalde en sık kullanılan kavram, “tavır”dı. Her konuda “doğru devrimci tavır” aranır, tarif edilir, tartışılır, kapışılırdı. Çoğu zaman ifrata kaçardık. Siyasetin konusu olamayacak mevzularda bile “doğru devrimci tavır” arardık.
İfrat bir yana, böyle bir kavramın hayatımıza yön verir hale gelişinin altında şüphesiz her an her konuda “devrim için” çalışma gereğine inanmamız yatıyordu.
(Bunlar bugünün insanlarına komik dahi görünebilir; ancak sizi temin ederim ki, doğru devrimci tavrı bulmakla uğraştığımız günlerde hayatımız, bugün kavranması pek mümkün olmayacak tarzda, daha anlamlıydı. Neyse...)
20 Şubat 2015 Cuma
Hayatı istila etmiş bir canlı türü
"Aramızda yaşayan..." demek isterdim, ama diyemiyorum, çünkü neredeyse biz sıradan insanlar onların arasında yaşıyoruz. Çoklar. Sayıları bizden çok değil; yaygaraları, cazgırlıkları, şirretlikleri, nereye dönsen oradan karşına çıkabilme yetenekleriyle ortalığı kaplıyor, zehirliyorlar. Hayatı karartmayı, azıcık taze her soluğu kesmeyi başarabiliyorlar.
Eğer, özellikle bu canlı türünün de üretim ve dağıtımına şevkle iştahla katıldığı yaygın "fail kültürü"nü benimsemiş biriyseniz, işiniz kolay. Bu canlılara söver sayar, döner gidersiniz. Maksadınız mesele halletmekse, yandınız. Ortamı dezenfekte etme şansınız olsa bile bunların yaydığı kötülük kolay kolay temizlenemiyor.
Bu canlı türünün nümuneleri, iki karşıt cephede, iktidarın propaganda aygıtında ve sanırım kendilerine sorsak sıkı muhalifler olduklarını söyleyecek şımarık büyükşehir insanları arasında bolca bulunuyor.
İlk alt-tür, hükümete, onun basınına, hizmetkârlarına, silahşörlerine, yalakalarına yapılan her türlü eleştiriyi İslâm'a ve dindar halka yapılmış göstererek eleştirel sözün kendi mahallelerine sokulmamasını, ona kulak verilmemesini sağlamaya çalışıyor. Basit bir yöntemle: söyleneni değil söyleyeni hedefe koyarak onu dinlemeye değmez kılma. Bunun için tabiî ki bu toprakların, her türlü egemen tarafından titizlikle yeniden üretilmiş sistemli cehaletinden, öğrenme isteksizliğinden, "hak geçmesin" duygusunun eksikliğinden ve fail kültüründen yararlanıyorlar. Tıpkı karşı cephedeki acımasız benmerkezciler gibi. "Ha, o mu demiş? O zaten ...dir." Eleştiri karşısında, büyük-küçük her türlü iktidarın savunucusu ilk bu silaha sarılıyor. Ve ne yazık ki, neden değil fail arama çağdaş Türk felsefesinin temeli olduğundan, birçok insanı da bu çukurlarla dolu, çamurlu yola sürükleyebiliyorlar.
Araştırıcı titizliği ve üşenmezliğiyle Türkiye'nin en vasıflı gazetecilerinden biri olabilecekken bir tür masabaşı Goebbels'i olmayı seçmiş bir kimse, meselâ, İslâmcılara "dini ne hale getirdiniz" eleştirisi yapıldığında, bu ülkenin Müslüman çoğunluğunun eleştirilmesi gereken eylemlerine değinildiğinde, sana "Türk Pegida hareketi" damgası vurarak saldırıya girişiyor. Yazılana bakmıyor bile. Acaba herifin dedikleri arasında kayda değer, haklı, hesaplaşılması gereken bir şey var mı? Böyle bir sorusu yok. Biliyor ki, bunları söyleyen, şu andaki iktidar pratiğini onaylamıyor. Dolayısıyla bir an önce susturulması, hele samimi Müslümanlara asla ulaşamaması gerekir. (Propagandacıya kötü haber: Ulaşıyor.)
Eğer, özellikle bu canlı türünün de üretim ve dağıtımına şevkle iştahla katıldığı yaygın "fail kültürü"nü benimsemiş biriyseniz, işiniz kolay. Bu canlılara söver sayar, döner gidersiniz. Maksadınız mesele halletmekse, yandınız. Ortamı dezenfekte etme şansınız olsa bile bunların yaydığı kötülük kolay kolay temizlenemiyor.
Bu canlı türünün nümuneleri, iki karşıt cephede, iktidarın propaganda aygıtında ve sanırım kendilerine sorsak sıkı muhalifler olduklarını söyleyecek şımarık büyükşehir insanları arasında bolca bulunuyor.
Muktedir utanmazlığı
İlk alt-tür, hükümete, onun basınına, hizmetkârlarına, silahşörlerine, yalakalarına yapılan her türlü eleştiriyi İslâm'a ve dindar halka yapılmış göstererek eleştirel sözün kendi mahallelerine sokulmamasını, ona kulak verilmemesini sağlamaya çalışıyor. Basit bir yöntemle: söyleneni değil söyleyeni hedefe koyarak onu dinlemeye değmez kılma. Bunun için tabiî ki bu toprakların, her türlü egemen tarafından titizlikle yeniden üretilmiş sistemli cehaletinden, öğrenme isteksizliğinden, "hak geçmesin" duygusunun eksikliğinden ve fail kültüründen yararlanıyorlar. Tıpkı karşı cephedeki acımasız benmerkezciler gibi. "Ha, o mu demiş? O zaten ...dir." Eleştiri karşısında, büyük-küçük her türlü iktidarın savunucusu ilk bu silaha sarılıyor. Ve ne yazık ki, neden değil fail arama çağdaş Türk felsefesinin temeli olduğundan, birçok insanı da bu çukurlarla dolu, çamurlu yola sürükleyebiliyorlar.
Araştırıcı titizliği ve üşenmezliğiyle Türkiye'nin en vasıflı gazetecilerinden biri olabilecekken bir tür masabaşı Goebbels'i olmayı seçmiş bir kimse, meselâ, İslâmcılara "dini ne hale getirdiniz" eleştirisi yapıldığında, bu ülkenin Müslüman çoğunluğunun eleştirilmesi gereken eylemlerine değinildiğinde, sana "Türk Pegida hareketi" damgası vurarak saldırıya girişiyor. Yazılana bakmıyor bile. Acaba herifin dedikleri arasında kayda değer, haklı, hesaplaşılması gereken bir şey var mı? Böyle bir sorusu yok. Biliyor ki, bunları söyleyen, şu andaki iktidar pratiğini onaylamıyor. Dolayısıyla bir an önce susturulması, hele samimi Müslümanlara asla ulaşamaması gerekir. (Propagandacıya kötü haber: Ulaşıyor.)
9 Şubat 2015 Pazartesi
Kendini onaylama, hayat amacı olamaz ki!
Tarkovski'nin bir sözünü çok sevmiş, "hah!" demiş, gazeteden kesip ortalıkta biryerlere koymuştum; yıllarca durdu orada burada. Şuydu:
"Modern sanatın seçtiği yol yanlıştır. Hayatın anlamını arama adına kendini onaylama peşinde koşmaktadır."
Ben bunu daha çok "güncel sanat" denen faaliyet üzerine söylediğini düşünüyordum. Söylendiği tarih itibarıyla böyle düşünülebilirdi. En azından ben kendi âlemime öyle tercüme etmiştim. Bir çeşit cin fikirliliğin sanatın özü sayıldığı günümüz ve bu dönemin sanat adı taşıyan faaliyetleri üzerine başka bir zaman konuşabilmeyi isterim. Şimdi meselem bu değil.
"Modern sanatın seçtiği yol yanlıştır. Hayatın anlamını arama adına kendini onaylama peşinde koşmaktadır."
Ben bunu daha çok "güncel sanat" denen faaliyet üzerine söylediğini düşünüyordum. Söylendiği tarih itibarıyla böyle düşünülebilirdi. En azından ben kendi âlemime öyle tercüme etmiştim. Bir çeşit cin fikirliliğin sanatın özü sayıldığı günümüz ve bu dönemin sanat adı taşıyan faaliyetleri üzerine başka bir zaman konuşabilmeyi isterim. Şimdi meselem bu değil.
12 Ocak 2015 Pazartesi
12 Ocak 2014, saat 03:30
Riyakârlık çok bunaltıcı. Çok moral bozucu. İyilik bekleyebileceğin yer zaten çok az, oralardan kötülük akıyor. Kötü haber: Müslümanlar hemen yok olmayacak. Kötü haber: Yahudiler hemen yok olmayacak. Kötü haber: Müslüman ve Yahudi olmayanlar da hemen yok olmayacak. Daha kötü haber: İnsanlığın şu rezil durumunda esas mesele aslında bu değil. En kötüsü: Çıkarcı, kötü niyetli ve aptal veya cahiliz. Paris'te yürüyen milyonla insan gerçek. O kortejin önündeki sahtekârların şimdiye kadar katlettiği veya ölümüne yolaçtığı insan sayısı IŞİD'i bin defa katlar. Kötü haber: Temiz su ve doğru dürüst sağlık hizmetine ulaşamayan insan sayısı iki milyarın üzerinde. Yerel kötü haber: Herhangi bir meseleyi ele alıp tartışamayacak kadar zihni kirli, niyeti kötü, benmerkezci insanlar olarak aslında tek bir ruh hastaları grubu teşkil etmemiz gerekirken yapay kamplara bölünmüşüz. Bölünmek için çekmemiz gereken çizginin yerini göstermeye ne üç yüz madencinin cansız bedeni yeterli oldu ne öldürülüp asit kuyularına atılan Kürtler ne ırmakların ve ormanların paraya kurban edilmesi ne de evlere istiflenen paraların saklamaya yer bulunamayan kısmıyla alınan villalar. Sağı solu yok: İktidar derdine düşmemiş olanın sözü geçmiyor. Yalan, iftira, hiç bulunmaması gereken yerlerden insanın üzerine boca ediliyor. Yanlış yapan yok, bizim kanlı coğrafyamızda. Kendini satmaya hazır olan, satılmış etiketini herkese derhal yapıştırıveriyor. Ayna sadece, kim en güzel, diye sormaya yarıyor. Demokrasi istiyorum, diyen, sadece kendi seçeceği sesleri duymayı planlıyor. Esas derdim öbür dünya, diyen, bu dünyada kendi dışında kimseyi aslında istemiyor. Numara yapmayalım.
Tek iyi haber şu: Bu böyle gitmez. Herkesin dünyayı kendine ait kılıp başkalarını yok etme gayreti, giderek kimseye yaşayacak yer bırakmıyor. "Bu", her ne ise, son bulacak. Ama kanlı ama kansız.
Olan bizim hayatımıza oldu; geçti gidiyor. Herkese, onurumla yaşadım, demek nasip olsun. Yanlışım yanlıştı, menfaat için çevrilmiş dolap değildi, iktidar korumak için söylenmiş yalan değildi, demek nasip olsun. Başkasını harcayarak kendime yer açmadım, demek nasip olsun. Çok salaklık ettim, ama çakallık etmedim, demek nasip olsun. Herkes aynaya bakınca sadece şunu diyebilsin: Yahu yaşlanıyoruz be! Ve herkes aynaya bakabilsin...
Tek iyi haber şu: Bu böyle gitmez. Herkesin dünyayı kendine ait kılıp başkalarını yok etme gayreti, giderek kimseye yaşayacak yer bırakmıyor. "Bu", her ne ise, son bulacak. Ama kanlı ama kansız.
Olan bizim hayatımıza oldu; geçti gidiyor. Herkese, onurumla yaşadım, demek nasip olsun. Yanlışım yanlıştı, menfaat için çevrilmiş dolap değildi, iktidar korumak için söylenmiş yalan değildi, demek nasip olsun. Başkasını harcayarak kendime yer açmadım, demek nasip olsun. Çok salaklık ettim, ama çakallık etmedim, demek nasip olsun. Herkes aynaya bakınca sadece şunu diyebilsin: Yahu yaşlanıyoruz be! Ve herkes aynaya bakabilsin...
5 Kasım 2014 Çarşamba
Michaela F., orta sınıfın huzurunu bozdu
Michaela F.'nin ev arkadaşı, kapının vurulduğundan emin olamadı. Facebook duvarını azıcık kaydırdı, tıkırtıyı yeniden duydu. Telefonunu bırakıp kalktı, daire kapısına usulca yaklaştı. Kulak kabarttı. Evet, kapının dışında biri vardı ve... işte, kapıya yeniden tık tık vurdu. Mecalsiz bir vuruştu bu. Michaela F.'nin ev arkadaşı telefonuna gelen mesajın sesini duydu. Mesaj bekliyordu. Gidip bakmak istedi. Gidemedi. Bu defa kapının dışından gelen ses daha büyük, daha sürekliydi. Bir gövde kapıya yaslanmıştı. Hışırtılar. Hışırtıların arasında belli belirsiz, adını mırıldanıyordu birisi. Michaela F.'nin ev arkadaşı ürktü. Kapıya iyice yaklaştı, kulağını dayadı. Adını tekrar mırıldandı... kapının dışındaki gövde... ya da ses... ikisi, kapının dışındaki tekinsiz evrende biraraya gelmemişti henüz. Ses... Michaela'ydı bu! Ev arkadaşı kapıyı açtı.
Kapıya yaslanmış Michaela F. az kaldı düşüyordu. Ev arkadaşı tuttu onu. Michaela F. döndü. Ev arkadaşı onun yüzünü gördü. Bakışlarını gördü. Michaela F. bir yere, belirli bir şeye bakıyordu ama neye? Ev arkadaşına bakmıyordu. Baktı. Ev arkadaşı bu bakışa bir an dayanabildi, “Ne oldu?” dedi, Michaela F.'yi içeri çekip kapıyı kapatırken. “Bana tecavüz etti,” dedi Michaela F.
Kapıya yaslanmış Michaela F. az kaldı düşüyordu. Ev arkadaşı tuttu onu. Michaela F. döndü. Ev arkadaşı onun yüzünü gördü. Bakışlarını gördü. Michaela F. bir yere, belirli bir şeye bakıyordu ama neye? Ev arkadaşına bakmıyordu. Baktı. Ev arkadaşı bu bakışa bir an dayanabildi, “Ne oldu?” dedi, Michaela F.'yi içeri çekip kapıyı kapatırken. “Bana tecavüz etti,” dedi Michaela F.
27 Ekim 2014 Pazartesi
Bu Almanya bitmiş - öğrenciler bencil olmuş!..
Şimdiye kadar ağırlıkla, yabancılara ve farklılıklara karşı hoşgörülü, sola yatkın bir toplumsal grup oluşturduğu varsayılan Alman üniversite öğrencileri kitlesi bu karakterini kaybediyor, söylendiğine göre. Öğrencilerin en çok önem verdiği alanlar, kariyer ve para pul işleriymiş. Siyasî katılımdansa parasal güvenceyi tercih ettikleri için genel olarak "tutucu" diye nitelenebilecek bir kitle oluşturdukları sonucuna varılıyor.
Bu sonucu ortaya çıkaran, Almanların Basın-Yayın Genel Müdürlüğü diyebileceğimiz fedeal kurumun yaptırdığı bir araştırma. Buna göre, Alman öğrencilerin yüzde 73'ü, hayatta en çok önem verdikleri şeyi "güzel şeylere sahip olabilme" olarak tanımlamış. Yaklaşık yirmi yıl önce bunu önem listesinin başına koyanların oranı aşağı yukarı bunun yarısı kadarmış: yüzde 35.
Şu anda siyasetle "epeyce" veya "çok" ilgilenenlerin oranı yüzde 45'e gerilemiş. Bununla paralel şekilde, parti olarak Yeşiller'i tercih edenlerin oranı da azalmış, Sosyal Demokratları, Hıristiyan Demokratları destekleyenlerinkilerle neredeyse aynı düzeye inmiş. Sebep, Yeşiller'in radikalliği törpülendiği için gençlerin bu partiyi beğenmemesi değil, tam tersi; politikaya ilgi kaybı. Araştırmacılar bu yüzden, öğrencilerin artık "genel olarak solda" sayılamayacağını söylüyorlar.
Esas fenası, gençlerin Avrupa'ya gelen/gelecek göçmenler sorununa yaklaşımları da anababalarınınkine yaklaşmış. Öğrencilerin yarıya yakını, gelen göçmen sayısını aşırı yüksek buluyor, toplumun bu kadarını entegre edemeyeceğini ileri sürüyorlar. Almanya'nın gelecekte yurtdışından getirilecek uzmanlara ihtiyaç duymayacağını söylemeleri de muhtemelen göçmenler konusundaki olumsuz duygularıyla ilişkili.
Der Spiegel'in görüştüğü bir profesör, bencil ve apolitik gençler yetiştirilmesinden yöneticileri sorumlu tutuyor. "Gayri siyasî, anti-entelektüel bir kuşak yetiştiriyoruz," diyor. Dergi, öğrencilere ilişkin araştırmayı aktardığı yazısına, "Yeni öğrenci kuşağı: Temel ders bencillik" başlığını atmış.
Bitmiş kardeşim bu Almanya!..
Bu sonucu ortaya çıkaran, Almanların Basın-Yayın Genel Müdürlüğü diyebileceğimiz fedeal kurumun yaptırdığı bir araştırma. Buna göre, Alman öğrencilerin yüzde 73'ü, hayatta en çok önem verdikleri şeyi "güzel şeylere sahip olabilme" olarak tanımlamış. Yaklaşık yirmi yıl önce bunu önem listesinin başına koyanların oranı aşağı yukarı bunun yarısı kadarmış: yüzde 35.
Şu anda siyasetle "epeyce" veya "çok" ilgilenenlerin oranı yüzde 45'e gerilemiş. Bununla paralel şekilde, parti olarak Yeşiller'i tercih edenlerin oranı da azalmış, Sosyal Demokratları, Hıristiyan Demokratları destekleyenlerinkilerle neredeyse aynı düzeye inmiş. Sebep, Yeşiller'in radikalliği törpülendiği için gençlerin bu partiyi beğenmemesi değil, tam tersi; politikaya ilgi kaybı. Araştırmacılar bu yüzden, öğrencilerin artık "genel olarak solda" sayılamayacağını söylüyorlar.
Esas fenası, gençlerin Avrupa'ya gelen/gelecek göçmenler sorununa yaklaşımları da anababalarınınkine yaklaşmış. Öğrencilerin yarıya yakını, gelen göçmen sayısını aşırı yüksek buluyor, toplumun bu kadarını entegre edemeyeceğini ileri sürüyorlar. Almanya'nın gelecekte yurtdışından getirilecek uzmanlara ihtiyaç duymayacağını söylemeleri de muhtemelen göçmenler konusundaki olumsuz duygularıyla ilişkili.
Der Spiegel'in görüştüğü bir profesör, bencil ve apolitik gençler yetiştirilmesinden yöneticileri sorumlu tutuyor. "Gayri siyasî, anti-entelektüel bir kuşak yetiştiriyoruz," diyor. Dergi, öğrencilere ilişkin araştırmayı aktardığı yazısına, "Yeni öğrenci kuşağı: Temel ders bencillik" başlığını atmış.
Bitmiş kardeşim bu Almanya!..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
