Wim Wenders’in polaroid fotoğrafları, “Instant Stories” (Ânında Hikâyeler) adı altında Londra’da sergileniyor. Yönetmenin 1973-83 arasında çektiği on iki binden fazla Polaroid’den elinde üç bin beş yüzü kalmış. The Guardian’da Sean O’Hagan’ın bu vesileyle Wenders’le yaptığı görüşmede Wenders, “fotoğraf”ın anlamının artık tamamen değiştiğini, hattâ fotoğraf çekme uğraşına başka bir isim bulunması gerektiğini söylemiş:
“Değişen, sadece görüntünün (imgenin) anlamı değil, bakma eylemi de artık aynı anlama sahip değil. Şimdi, mesele göstermek, göndermek ve belki hatırlamak. Esas olan görüntü (imge) değil artık. Görüntü (imge) benim için hep biriciklikle, bir çerçeve ve kompozisyonla bağlantılıydı. Kendi içinde tekil bir an[ın ifadesi] olan bir şey üretiyordun. Bu yüzden de belirli bir kutsallığı vardı. Bütün bu kavram yok oldu gitti. (…) Kültür değişti. Hepsi gitti. Hâlâ fotoğrafçılık kelimesine niye takılıp kaldığımızı sahiden bilmiyorum. Değişik bir terim bulunmalı ama kimse de bunu bulmakla uğraşmıyor.”
14 Ekim 2017 Cumartesi
13 Ekim 2017 Cuma
HTŞ: Ateist gruplara karşı Türklere yer verdik
Türk Silahlı Kuvvetleri 12 Ekim'i 13 Ekim'e bağlayan geceyarısına doğru -ilk verilere göre- kırk kadar zırhlı araç ve sekiz tankla İdlib'e girdi. Bu, beklenmeyen bir gelişme değildi. Ancak Türk ordu konvoyuna, bölgeye hakim olan, El-Kaide çekirdekli Heyet Tahrir el-Şam'a (HTŞ) ait savaşçıların araçlarla eşlik (eskortluk) etmesi, işi hayli ilginç kıldı. Türkiye'nin İdlib'de nasıl varlık göstereceği konusunda HTŞ ile anlaşmaya vardığı zaten söyleniyordu, böylece, anlaşmanın ayrıntısı değilse bile varlığı kanıtlanmış oldu.
Kısa süre önce İdlib'e her türlü dış müdahaleye karşı olduğunu, bölgeye müdahaleye kalkışacak herhangi bir yabancı kuvvetle çatışacağını açıklamış olan HTŞ açısından durum nedir peki? Örgüt, karşı koyamayacağı gelişmeler yüzünden telafi edilemeyecek zararlar görmemek üzere kendini ayarlamışa benziyor.
2017 başında Ahrar el-Şam'dan ayrılarak HTŞ'ye katılan, El-Kaide'ye yakın (veya doğrudan El-Kaide'ci?) din âlimi Ebu el-Fetih el-Fergali, İdlib bir "yabancı işgali"ne uğrarsa direnmeyi mecburî görev ilan eden bir fetva verdi. Ancak el-Fergali Türk ordusunun hâlihazırda giriştiği operasyonu bunun tamamen dışında tuttu. El-Fergali, "Türk ordusu," dedi, "sınırlı bir kuvvetle mücahitlerin hakimiyeti altında iş görmek üzere, şu ateist gruplara karşı bazı mevziler talep etti." Burada "mücahitler" HTŞ, "ateist gruplar" da Efrin'deki YPG oluyor. El-Fergali, "Allah'ın kanunlarının belirleyici olduğu bu bölgelerde" kimsenin "denetimi ele almaya kalkamayacağını" vurguladı. El-Kaide'ci din âlimine göre, "mücahitlerin geçmekte olduğu dönemin gerekleri ve -Doğu'dan ve Batı'dan- düşmanlarının kendilerine karşı birleşmiş olması" yüzünden sözkonusu istisnaya başvuruldu. El-Fergali, "Yani bu şartlar ve yukarıda belirtilen gerçekliğin ışığında," dedi, "mücahitlerin emirleri buna [Türk ordusunun girmesine] izin verebilirler."
Ayıklayarak tekrarlayayım: HTŞ, şu andaki eskort vaziyetini, TSK'nın yalnız Efrin'deki YPG'ye karşı mevzi alması ve "Allah'ın kanunlarının geçerli olduğu bölgede" HTŞ'nin otoritesini tanıması koşuluna bağlıyor. Türk ordusu İdlib vilayetinde otorite talep etmeye geçtiğinde her şey tersine dönebilir.
Bence bugünlerde önümüze gelen bu bilgileri unutmayalım.
Kısa süre önce İdlib'e her türlü dış müdahaleye karşı olduğunu, bölgeye müdahaleye kalkışacak herhangi bir yabancı kuvvetle çatışacağını açıklamış olan HTŞ açısından durum nedir peki? Örgüt, karşı koyamayacağı gelişmeler yüzünden telafi edilemeyecek zararlar görmemek üzere kendini ayarlamışa benziyor.
2017 başında Ahrar el-Şam'dan ayrılarak HTŞ'ye katılan, El-Kaide'ye yakın (veya doğrudan El-Kaide'ci?) din âlimi Ebu el-Fetih el-Fergali, İdlib bir "yabancı işgali"ne uğrarsa direnmeyi mecburî görev ilan eden bir fetva verdi. Ancak el-Fergali Türk ordusunun hâlihazırda giriştiği operasyonu bunun tamamen dışında tuttu. El-Fergali, "Türk ordusu," dedi, "sınırlı bir kuvvetle mücahitlerin hakimiyeti altında iş görmek üzere, şu ateist gruplara karşı bazı mevziler talep etti." Burada "mücahitler" HTŞ, "ateist gruplar" da Efrin'deki YPG oluyor. El-Fergali, "Allah'ın kanunlarının belirleyici olduğu bu bölgelerde" kimsenin "denetimi ele almaya kalkamayacağını" vurguladı. El-Kaide'ci din âlimine göre, "mücahitlerin geçmekte olduğu dönemin gerekleri ve -Doğu'dan ve Batı'dan- düşmanlarının kendilerine karşı birleşmiş olması" yüzünden sözkonusu istisnaya başvuruldu. El-Fergali, "Yani bu şartlar ve yukarıda belirtilen gerçekliğin ışığında," dedi, "mücahitlerin emirleri buna [Türk ordusunun girmesine] izin verebilirler."
Ayıklayarak tekrarlayayım: HTŞ, şu andaki eskort vaziyetini, TSK'nın yalnız Efrin'deki YPG'ye karşı mevzi alması ve "Allah'ın kanunlarının geçerli olduğu bölgede" HTŞ'nin otoritesini tanıması koşuluna bağlıyor. Türk ordusu İdlib vilayetinde otorite talep etmeye geçtiğinde her şey tersine dönebilir.
Bence bugünlerde önümüze gelen bu bilgileri unutmayalım.
11 Ekim 2017 Çarşamba
Yemen'de kolera salgını ve korkutucu sorular
Ekim başı itibarıyla Yemen'de 777 bin 229 kolera vakası saptandı. Bu sayıyla Yemen, Haiti'nin 850 binini geçmek üzere. Üstelik Haiti bu sayıya 2010'dan başlayarak yedi yıl içinde ulaşmıştı, Yemen'in 777 bini geçmesi sadece altı ay aldı. Şimdiye kadar ölenlerin sayısıysa 2 bin 134.
Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre, koleraya ilişkin kayıt tutulmaya başlanan 1949 yılından bu yana daha hızlı yayılmış salgın yok. Uluslararası Kızılhaç Komitesi, gidişat böyle sürerse yıl sonuna kadar bir milyon Yemenli'nin koleraya yakalanmış olacağını bildirdi.
Foreign Policy'de Yemen'de kolera salgınının "rekora koşuşu"nu ele alan Dan de Luce, salgının "tamamen insan yapımı" olduğunu ortaya koydu. Çünkü koleranın ortaya çıkışı da önlenemeyişi de esas olarak sadece temiz su yokluğundan. İki buçuk yıldır süren içsavaş ve Suudî Arabistan önderliğindeki yaygın bombardımanlar, ülkenin içme suyu şebekesini ve hastanelerini perişan etti. Sahadaki koşullar çok tehlikeli olduğu için uluslararası yardım kuruluşları çoğu zaman çalışmalarını kesip bulundukları yerleri terk etmek zorunda kalıyor. Yoksa koleranın önlenmesi hiç zor ve masraflı iş değil.
Yemen'de kolera kurbanlarının yarısı 18 yaşından küçük. Yaklaşık dörtte biri beş yaşından küçük. Yani Yemen nüfusunu hırsla kemiren bir canavar yetiştirilmiş, ortaya salınmış gibi. Bu biraz da, dünya nüfusunun egemenlerce "gereksiz" bulunacak kısmının yakın gelecekte nasıl ortadan kaldırılacağına dair fikir veriyor. Muhtemelen bir yolu da bu olacak. Şu anda Yemen nüfusunun yarısı koleradan ölse kaç kişi umursar? Güney Sudanlıların dörtte üçü üç-beş ayda yok olsa buna kim takılır?
Yemen, üstelik, "dünya kamuoyu" denen şeyin birkaç yıldır en çok izlediği, kulak verdiği bölgede, Ortadoğu'da. Nedense, Müslümanların yönettiği veya çoğunlukta olduğu hemen hiçbir ülkenin ahalisi Yemen'le ilgilenmiyor. Suudî Arabistan'a, "Sen kimsin ya! Gidip zavallı yoksul insanları bombalıyorsun!" filan diyen de yok, otobüslere, metrolara "Yemenli çocukları kurtaralım" afişleri de asılmıyor. Bu da işin başka tarafı.
Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre, koleraya ilişkin kayıt tutulmaya başlanan 1949 yılından bu yana daha hızlı yayılmış salgın yok. Uluslararası Kızılhaç Komitesi, gidişat böyle sürerse yıl sonuna kadar bir milyon Yemenli'nin koleraya yakalanmış olacağını bildirdi.
Foreign Policy'de Yemen'de kolera salgınının "rekora koşuşu"nu ele alan Dan de Luce, salgının "tamamen insan yapımı" olduğunu ortaya koydu. Çünkü koleranın ortaya çıkışı da önlenemeyişi de esas olarak sadece temiz su yokluğundan. İki buçuk yıldır süren içsavaş ve Suudî Arabistan önderliğindeki yaygın bombardımanlar, ülkenin içme suyu şebekesini ve hastanelerini perişan etti. Sahadaki koşullar çok tehlikeli olduğu için uluslararası yardım kuruluşları çoğu zaman çalışmalarını kesip bulundukları yerleri terk etmek zorunda kalıyor. Yoksa koleranın önlenmesi hiç zor ve masraflı iş değil.
Yemen'de kolera kurbanlarının yarısı 18 yaşından küçük. Yaklaşık dörtte biri beş yaşından küçük. Yani Yemen nüfusunu hırsla kemiren bir canavar yetiştirilmiş, ortaya salınmış gibi. Bu biraz da, dünya nüfusunun egemenlerce "gereksiz" bulunacak kısmının yakın gelecekte nasıl ortadan kaldırılacağına dair fikir veriyor. Muhtemelen bir yolu da bu olacak. Şu anda Yemen nüfusunun yarısı koleradan ölse kaç kişi umursar? Güney Sudanlıların dörtte üçü üç-beş ayda yok olsa buna kim takılır?
Yemen, üstelik, "dünya kamuoyu" denen şeyin birkaç yıldır en çok izlediği, kulak verdiği bölgede, Ortadoğu'da. Nedense, Müslümanların yönettiği veya çoğunlukta olduğu hemen hiçbir ülkenin ahalisi Yemen'le ilgilenmiyor. Suudî Arabistan'a, "Sen kimsin ya! Gidip zavallı yoksul insanları bombalıyorsun!" filan diyen de yok, otobüslere, metrolara "Yemenli çocukları kurtaralım" afişleri de asılmıyor. Bu da işin başka tarafı.
8 Ekim 2017 Pazar
İdlib Harekâtı'nın esas hedefi Efrin
Bugün Türk ordusunun bazı yetkilileri İdlib'e geçip keşif ve belki görüşmeler yaptı. Tabaya çalan tuhaf renkli (hâki değil), karartılmış camlı üç zırhlı arabayla Atme'den İdlib'e geçen heyete, birinin arkasına uçaksavara benzer bir silah takılmış, öbürünün arkasına silahlı savaşçılar binmiş meşhur kamyonetler eşlik etti. Yani TC askerî konvoyu, sınırı ve Türk ordusu girerse ilerleyeceği bölgeyi tutan El-Kaide'cilerin (Heyet Tahrir el-Şam) gözetiminde hareket etti. Akşamüstü beşe doğru yerel kaynaklar, konvoyun gelirken kullandığı yolu kullanıp, Atme'den Türkiye'ye döndüğünü bildirdiler. Konvoyda ya bir müzakere heyeti vardı ya da, yine yerel kaynakların ileri sürdüğüne göre, İdlib'in Efrin sınırında, Türk askerî birliklerinin konuşlanacağı yer(ler)in seçimi için yapılan bir keşif gezisi sözkonusuydu.
Öyle anlaşılıyor ki, İdlib'e Türk ordusunun girişinin Suriye İçsavaşı açısından göreceği işlev hızla kenara itilebilir. Zira bu operasyondan asıl maksadın Efrin kantonunu kuşatmak olduğunu düşünmek için çok sebep var. Ankara'nın gözünü bu hedefe diktiği ve gerisini pek düşünmediği anlaşılıyor. Şu anda El-Kaide'cilerle geçici olarak anlaşıp girip çıkabilirsin veya anlaştığın yeri sana bırakıp çekilirler (nitekim Efrin'e sınırdaş bazı yerlerden çekildikleri ileri sürülüyor); ancak Rusya destekli Suriye ordusu bunlara saldırdığında Türk askerleri ne yapacak? Rusya ile varılan anlaşma icabı onların kaçış yollarını tıkamayacak mı? Tıkarsa, Efrin'i güneyden sarsın, kanton böylece kuşatılsın diye gönderilen TSK birlikleri de Efrin ile El-Kaide'ciler arasında kalmayacak mı? Güneyden Suriye+Rusya İdlib'e yönelik geniş çaplı askerî harekâta giriştiğinde kuzeye ve batıya, aslında Türkiye'ye kaçmak için akın edecek yüz binlerce insan ne olacak? Onların karşısına Türk askerleri mi dikilecek? Yoksa bu insanlar Efrin sınırına mı yerleştirilecek?
İşin askerî yönü konusunda elbette söz söyleyemem. Ama her ne planlandıysa, burada El-Kaide'cilerle anlaşmaya bel bağlanmış olması gerektiği açık. Başka ihtimal yok. Peki, Türk konvoyu onların gözetiminde etrafta Efrin'e nâzır yer bakarken Suriye (belki Rusya, kesin değil) uçakları az güneyde, rejim kadar Heyet Tahrir el-Şam'a, yani El-Kaide'cilere de muhalefetiyle bilinen Maaret el-Numan'da pazaryerini bombaladı; on-on iki kadar ölü var. Düşünün, burası El-Kaide'cilerin kalesi falan da değil; onlara karşı sokak gösterilerine sahne olmuş, halkı sindirmek için HTŞ'cilerin havaya ateş açmak zorunda kaldığı bir yer. Rusya ve Suriye, Türkiye'nin El-Kaide'cilerle arası bozulmasın diye İdlib'de giderek tırmandırdıkları operasyonlarına son mu verecekler? Elbette hayır.
Bu iş çok sakat ve her şeyden önce güvenilir, temiz bilgiye ihtiyacımız büyük.
Öyle anlaşılıyor ki, İdlib'e Türk ordusunun girişinin Suriye İçsavaşı açısından göreceği işlev hızla kenara itilebilir. Zira bu operasyondan asıl maksadın Efrin kantonunu kuşatmak olduğunu düşünmek için çok sebep var. Ankara'nın gözünü bu hedefe diktiği ve gerisini pek düşünmediği anlaşılıyor. Şu anda El-Kaide'cilerle geçici olarak anlaşıp girip çıkabilirsin veya anlaştığın yeri sana bırakıp çekilirler (nitekim Efrin'e sınırdaş bazı yerlerden çekildikleri ileri sürülüyor); ancak Rusya destekli Suriye ordusu bunlara saldırdığında Türk askerleri ne yapacak? Rusya ile varılan anlaşma icabı onların kaçış yollarını tıkamayacak mı? Tıkarsa, Efrin'i güneyden sarsın, kanton böylece kuşatılsın diye gönderilen TSK birlikleri de Efrin ile El-Kaide'ciler arasında kalmayacak mı? Güneyden Suriye+Rusya İdlib'e yönelik geniş çaplı askerî harekâta giriştiğinde kuzeye ve batıya, aslında Türkiye'ye kaçmak için akın edecek yüz binlerce insan ne olacak? Onların karşısına Türk askerleri mi dikilecek? Yoksa bu insanlar Efrin sınırına mı yerleştirilecek?
İşin askerî yönü konusunda elbette söz söyleyemem. Ama her ne planlandıysa, burada El-Kaide'cilerle anlaşmaya bel bağlanmış olması gerektiği açık. Başka ihtimal yok. Peki, Türk konvoyu onların gözetiminde etrafta Efrin'e nâzır yer bakarken Suriye (belki Rusya, kesin değil) uçakları az güneyde, rejim kadar Heyet Tahrir el-Şam'a, yani El-Kaide'cilere de muhalefetiyle bilinen Maaret el-Numan'da pazaryerini bombaladı; on-on iki kadar ölü var. Düşünün, burası El-Kaide'cilerin kalesi falan da değil; onlara karşı sokak gösterilerine sahne olmuş, halkı sindirmek için HTŞ'cilerin havaya ateş açmak zorunda kaldığı bir yer. Rusya ve Suriye, Türkiye'nin El-Kaide'cilerle arası bozulmasın diye İdlib'de giderek tırmandırdıkları operasyonlarına son mu verecekler? Elbette hayır.
Bu iş çok sakat ve her şeyden önce güvenilir, temiz bilgiye ihtiyacımız büyük.
7 Ekim 2017 Cumartesi
İdlib - Kanlı oyun öncesi son tahminler
Türk Silahlı Kuvvetleri İdlib'e girecek mi, giriyor mu? Komutanlarla MİT başkanı sınırda ne yapıyor? Sınıra asker yığıp hoparlörlerden marşlarla gaz vermenin savaşa hazırlık dışında anlamı olur mu? Yoksa harekât başka türlü yürütülecek de mizansenler mi yapılıyor?
Saat 21:30 itibarıyla bildiklerimizi ve düşünebildiklerimizi toparlamaya çalışayım.
Önce, şu ana kadar özellikle Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın -şüphesiz seçerek- ettiği sözlerden anladığım şeyi ifade edeyim: Türk ordusu hemen bugün yarın İdlib'e girmeyecek gibi gözüküyor. Önce "ÖSO" adı altında, hükmedebildikleri silahlı grupları soktular. Bunların yaşayacağı maceraya göre, maceranın büyüğüne kalkışılacak veya geri durulacak. Yine de, sözler bizi aldatıyor olabilir, hazırlıklar, seferberlik sahici olabilir.
Türkiye'nin İdlib'e girmesi veya müdahale etmesi ile ilgili iki büyük sorun var.
Saat 21:30 itibarıyla bildiklerimizi ve düşünebildiklerimizi toparlamaya çalışayım.
Önce, şu ana kadar özellikle Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın -şüphesiz seçerek- ettiği sözlerden anladığım şeyi ifade edeyim: Türk ordusu hemen bugün yarın İdlib'e girmeyecek gibi gözüküyor. Önce "ÖSO" adı altında, hükmedebildikleri silahlı grupları soktular. Bunların yaşayacağı maceraya göre, maceranın büyüğüne kalkışılacak veya geri durulacak. Yine de, sözler bizi aldatıyor olabilir, hazırlıklar, seferberlik sahici olabilir.
Türkiye'nin İdlib'e girmesi veya müdahale etmesi ile ilgili iki büyük sorun var.
4 Ekim 2017 Çarşamba
Las Vegas katliamı - bilebildiklerimiz
ABD polisi, Las Vegas katliamının ardındaki motifi anlayabilmek için umudunu katilin sevgilisinden alacağı bilgiye bağladı. Avusturalya vatandaşı Filipinli Marilou Danley, katliam sırasında Filipinler’deydi, fakat salı gecesi ABD’ye döndü. "Gönderildi" veya "teslim edildi" demek daha doğru.
Katliamcı Stephen Paddock’ın katliamdan birhaç hafta önce 100 bin dolara yakın bir parayı Filipinler’e gönderdiği anlaşılmıştı. Bunu sevgilisine göndermiş olabileceği varsayılıyor. Ayrıca Paddock’ın, uzun süredir hazırlandığı belli olan bu katliamdan ötürü suçlanmasın, zarar görmesin diye sevgilisini bu sırada ülkesine gitmeye yönlendirmiş olabileceği düşünülüyor. Paranın da, yine, kadına bir yaşam güvencesi sağlamak için aktarılmış olabileceğine ihtimal veriliyor. Şimdi Marilou Danley döndü ve polise bildiklerini, tahmin ettiklerini anlatacak. Ancak katliamcıyı bu feci işe yönelten sebepleri o da aydınlatamayabilir.
Stephen Paddock, 64 yaşında, emekli bir muhasebeci. Bir ara seyyar postacılık yapmış. Çeşitli memuriyetlerde de bulunmuş. Büyük kumar oynuyor. Parası bol.
Katliamcı Stephen Paddock’ın katliamdan birhaç hafta önce 100 bin dolara yakın bir parayı Filipinler’e gönderdiği anlaşılmıştı. Bunu sevgilisine göndermiş olabileceği varsayılıyor. Ayrıca Paddock’ın, uzun süredir hazırlandığı belli olan bu katliamdan ötürü suçlanmasın, zarar görmesin diye sevgilisini bu sırada ülkesine gitmeye yönlendirmiş olabileceği düşünülüyor. Paranın da, yine, kadına bir yaşam güvencesi sağlamak için aktarılmış olabileceğine ihtimal veriliyor. Şimdi Marilou Danley döndü ve polise bildiklerini, tahmin ettiklerini anlatacak. Ancak katliamcıyı bu feci işe yönelten sebepleri o da aydınlatamayabilir.
Stephen Paddock, 64 yaşında, emekli bir muhasebeci. Bir ara seyyar postacılık yapmış. Çeşitli memuriyetlerde de bulunmuş. Büyük kumar oynuyor. Parası bol.
2 Ekim 2017 Pazartesi
Türk siyasetçisi ne söyler?
AKP’li bir belediye başkanı daha istifa etti. Haberin bu “daha”da cisimleşen siyasî kısmını geçiyorum. İstifa eden Düzce belediye başkanının kimi kıymetli yönleri üzerinde de durmayacağım, bunlar için Evrensel’in veya Diken’in haberlerine bakabilirsiniz.
Bendeniz, müstâfî başkan Mehmet Keleş’in istifa mektubunu didiklemeyi tercih edeceğim. Böyle didiklemeler, “kendimizi tanıyalım” dersinde çok işe yarıyor. Yapacağım basit: başkanın veda mektubundan bazı kelimeleri çıkaracak, geride kalanları, sırasını bozmadan ardarda aktaracağım. Buyurun:
“…sonsuz sevgi ve saygılarım… Uzun yıllardan beri … en güzel hizmetleri …çalıştım. Yaptığım hizmetler … Ne yazık ki, …hizmet etmek için gece gündüz … gönül verdiğim partim… yıpratmak … yalan, dedikodu ve iftiralar… çirkin kampanya… partim ve kutsal davamız… büyük bir heyecan ve istek… şahsım, ailem, Düzcemiz, partimiz ve davamız… çirkin iftira ve karalama kampanyaları… hem hukuk önünde, hem de mahşer gününde hesaplaşacağım… canımdan aziz bildiğim ve gönülden bağlı olduğum yüce davam ve partim… bağlılığım… her zamankinden daha üst seviyede artarak… Saygıdeğer dava kardeşlerim, mesai arkadaşlarım, sevgili Düzce halkı… sonsuz sevgi ve saygılarım…”
Böylece, başkanın 150 kelimelik veda mektubunun 89 kelimesini, yani yaklaşık % 60’ını aktarmış oldum.
Diyeceksiniz ki, istifaya yolaçan sebepler herhalde öbür % 40’ta kaldı. Hayır. Orada kalanlar, şu yukarıdakileri tam cümle haline getiren unsurlar. Buraya aktardıklarım ise, Türk siyaseti. Türk siyasetçisinin hem kılıfı hem muhtevası; özü belki. Paramızla altına 650 bin liralık araba çeken adamın kendine saray yaptırmış biri liderliğindeki yüce davasının kısa anlatımı.
Niye mi istifa etmiş? Nereden bileyim allahaşkınıza…
Bendeniz, müstâfî başkan Mehmet Keleş’in istifa mektubunu didiklemeyi tercih edeceğim. Böyle didiklemeler, “kendimizi tanıyalım” dersinde çok işe yarıyor. Yapacağım basit: başkanın veda mektubundan bazı kelimeleri çıkaracak, geride kalanları, sırasını bozmadan ardarda aktaracağım. Buyurun:
“…sonsuz sevgi ve saygılarım… Uzun yıllardan beri … en güzel hizmetleri …çalıştım. Yaptığım hizmetler … Ne yazık ki, …hizmet etmek için gece gündüz … gönül verdiğim partim… yıpratmak … yalan, dedikodu ve iftiralar… çirkin kampanya… partim ve kutsal davamız… büyük bir heyecan ve istek… şahsım, ailem, Düzcemiz, partimiz ve davamız… çirkin iftira ve karalama kampanyaları… hem hukuk önünde, hem de mahşer gününde hesaplaşacağım… canımdan aziz bildiğim ve gönülden bağlı olduğum yüce davam ve partim… bağlılığım… her zamankinden daha üst seviyede artarak… Saygıdeğer dava kardeşlerim, mesai arkadaşlarım, sevgili Düzce halkı… sonsuz sevgi ve saygılarım…”
Böylece, başkanın 150 kelimelik veda mektubunun 89 kelimesini, yani yaklaşık % 60’ını aktarmış oldum.
Diyeceksiniz ki, istifaya yolaçan sebepler herhalde öbür % 40’ta kaldı. Hayır. Orada kalanlar, şu yukarıdakileri tam cümle haline getiren unsurlar. Buraya aktardıklarım ise, Türk siyaseti. Türk siyasetçisinin hem kılıfı hem muhtevası; özü belki. Paramızla altına 650 bin liralık araba çeken adamın kendine saray yaptırmış biri liderliğindeki yüce davasının kısa anlatımı.
Niye mi istifa etmiş? Nereden bileyim allahaşkınıza…
30 Eylül 2017 Cumartesi
"Din yorgunluğu" değil, başka şey
AKP kurucularından, Yeni Şafak yazarı Ayşe Böhürler, "bizim camianın içinde yetişmiş" diye takdim etmeye özen gösterdiği bir sosyoloğun "çocuklarımızı din yorgunu yaptık" tesbitini aktardı ve üzerine düşüncelerini yazdı. Orada sorduğu bir sorunun cevabına açılan kapı bizzat yazısında var, kendisine göstermek istedim.
Sözkonusu "din yorgunluğu" tesbiti, Doç. Dr. Ömer Miraç'a ait. Dr. Miraç, "yaklaşık dokuz yıldır, özellikle zor denilen gençlerle çalışan bir araştırmacı", Böhürler'in kendisini tanıtırken verdiği bilgiye göre. Böhürler, Miraç'ın “verdiği örnekleri dinlerken; üst akıl, büyük resim gibi tanımlara takılıp elimizden akıp gidenleri görmemişiz duygusuna kapıldığını” belirtiyor. Yazar, sosyoloğu dinlerken, diyor, "kendimize odaklanmaktan gençlere ne kadar da gözlerimizi kapattığımızı, bizce olması gerekenlerden ibaret bir kalıba onları oturtmaya çalışarak ne kadar yorulduğumuzu ve de yorduğumuzu fark ettim."
Şöyle sürdürüyor: "Bu yazıya sebep sadece dinlediklerim değil elbette! Dindar kesim olarak bizim çocuklarımızda oluşturduğumuz ruh haline olan tanıklığım da doğrusu bu yargıyı pekiştiriyor. Bir haftadır bu kavram zihnimde dönüp duruyor. Ne yaptık da bunu başardık anlamaya çalışıyorum."
Cevaba açılan kapıysa şurada: "Bu kavramı öyle olaya başka mahalleden bakan, dışarıdan birinden duysam bakışım farklı olurdu elbette."
Niye, Ayşe Hanım? "Başka mahalleden" biri doğru bir tesbit mi yapamaz? Yoksa başka mahallelinin hakkınızdaki tesbiti doğru olsa bile siz bunu aktaramaz mısınız? Neden? Dışlanma korkusundan mı? Yoksa aktarsanız da kimse kulak mı vermez? Niye?
Nasıl bir baskı ortamıdır mahallenizde hepinizi tehdit eden ki, "Belki de bugün hepimize hâkim olan 'İslâmî serüven kırılıyor' duygusu"ndan bahseder etmez, sanki bütün yazı boyunca gençler için yaratılmış sorunlu durumu anlatan siz değilmişsiniz gibi, şunu eklemeden edemiyorsunuz: "Elbette bu kırılmadan umutsuzluğa düşmemek gerekiyor. Ömer Miraç da bu kanaati taşıyor, 'Yerinize dimağı açık çok güzel gençler geliyor' diyor." Madem çok güzel gençler geliyor, demek din veyahut başka şeyin yorgunu falan değiller. Yazınızda anlattığınız durum yok. Üzülmeyin o halde.
Gençlere -ve kendinize- yaptığınız esas kötülük bu. Onları akıl-mantıktan, herkes için geçerli hakikat duygusundan, kavramından uzaklaştırmak. Atgözlüklü taraftarlar haline getirmeye çalışmak. Herkes için geçerli hak-adaletten uzaklaşmakla da alâkası var elbette. Nâçizâne önerim, iktidar ihtirası içerisinde ilk terk ettiğiniz aracı yeniden elinize alın, başka mahallelerden gelen seslere azıcık kulak verin.
Sözkonusu "din yorgunluğu" tesbiti, Doç. Dr. Ömer Miraç'a ait. Dr. Miraç, "yaklaşık dokuz yıldır, özellikle zor denilen gençlerle çalışan bir araştırmacı", Böhürler'in kendisini tanıtırken verdiği bilgiye göre. Böhürler, Miraç'ın “verdiği örnekleri dinlerken; üst akıl, büyük resim gibi tanımlara takılıp elimizden akıp gidenleri görmemişiz duygusuna kapıldığını” belirtiyor. Yazar, sosyoloğu dinlerken, diyor, "kendimize odaklanmaktan gençlere ne kadar da gözlerimizi kapattığımızı, bizce olması gerekenlerden ibaret bir kalıba onları oturtmaya çalışarak ne kadar yorulduğumuzu ve de yorduğumuzu fark ettim."
Şöyle sürdürüyor: "Bu yazıya sebep sadece dinlediklerim değil elbette! Dindar kesim olarak bizim çocuklarımızda oluşturduğumuz ruh haline olan tanıklığım da doğrusu bu yargıyı pekiştiriyor. Bir haftadır bu kavram zihnimde dönüp duruyor. Ne yaptık da bunu başardık anlamaya çalışıyorum."
Cevaba açılan kapıysa şurada: "Bu kavramı öyle olaya başka mahalleden bakan, dışarıdan birinden duysam bakışım farklı olurdu elbette."
Niye, Ayşe Hanım? "Başka mahalleden" biri doğru bir tesbit mi yapamaz? Yoksa başka mahallelinin hakkınızdaki tesbiti doğru olsa bile siz bunu aktaramaz mısınız? Neden? Dışlanma korkusundan mı? Yoksa aktarsanız da kimse kulak mı vermez? Niye?
Nasıl bir baskı ortamıdır mahallenizde hepinizi tehdit eden ki, "Belki de bugün hepimize hâkim olan 'İslâmî serüven kırılıyor' duygusu"ndan bahseder etmez, sanki bütün yazı boyunca gençler için yaratılmış sorunlu durumu anlatan siz değilmişsiniz gibi, şunu eklemeden edemiyorsunuz: "Elbette bu kırılmadan umutsuzluğa düşmemek gerekiyor. Ömer Miraç da bu kanaati taşıyor, 'Yerinize dimağı açık çok güzel gençler geliyor' diyor." Madem çok güzel gençler geliyor, demek din veyahut başka şeyin yorgunu falan değiller. Yazınızda anlattığınız durum yok. Üzülmeyin o halde.
Gençlere -ve kendinize- yaptığınız esas kötülük bu. Onları akıl-mantıktan, herkes için geçerli hakikat duygusundan, kavramından uzaklaştırmak. Atgözlüklü taraftarlar haline getirmeye çalışmak. Herkes için geçerli hak-adaletten uzaklaşmakla da alâkası var elbette. Nâçizâne önerim, iktidar ihtirası içerisinde ilk terk ettiğiniz aracı yeniden elinize alın, başka mahallelerden gelen seslere azıcık kulak verin.
21 Eylül 2017 Perşembe
Kaymakamlık bana ödül verdi
21 Eylül 2017 günü, Türkiye baskılar-yasaklar tarihi ölçüleriyle bile hayli çapsız, düşüncesizce ve beklenmedik görünen bir icraatla karşılaştık: Beyoğlu Kaymakamlığı, evet, içişleri bakanlığı, vali değil, artık her şeye karar veren tek ağız da değil, kaymakamlık, Musa Anter ve Özgür Basın Şehitleri Yarışması Ödül Töreni’ni yasakladı. Gerekçe… yok. Evet, yok. “Yasaklanmıştır” dediler.
18 Ağustos 2017 Cuma
Almanya'daki Türkleri "tehdit" haline getirmek!
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Almanya'daki Türk seçmenlere "bize saygısızlık yapan partilere oy vermeyin" çağrısı yapması, hiç şüphesiz, Almanya siyasetçileri tarafından, ülkelerinin içişlerine müdahale olarak tanımlanacak. Erdoğan'ın bu müdahalesi, çelişkileri, anlaşmazlıkları bambaşka bir düzeye taşıyacak. Türkiye, bugüne kadarki gibi, “anlaşmazlık halinde olunan devlet” değil “tehdit” olarak tarif edilecek. Her şey bir yana, oradaki Türkleri Almanya devleti için “millî güvenlik tehdidi” konumuna sokacak bir hamle bu. Almanya ve başka devletlerin buna verecekleri karşılığın cinsi de farklı olacak. Niye başka devletler de işe karışsın? Zira Hollanda krizi sırasında atılan “oradaki Türkler Hollanda ordusundan kalabalık” manşetleri ilk elde hatırlanacak.
10 Ağustos 2017 Perşembe
Eski Barça'lı Marquez'e uyuşturucu suçlaması
Barcelona'nın eski stoperi Meksikalı Rafael Marquez, uyuşturucu çetesiyle bağlantı suçlamasıyla karşı karşıya. ABD Hazine Bakanlığı, futbolcuyu uyuşturucu trafiğiyle ilişkili kişiler listesine aldı. Halen ülkesinde Atlas takımında oynayan ve millî takım kaptanı da olan 38 yaşındaki Marquez’i daha çok Barça'da oynadığı yedi yılda (2003-2010) izlemiş, pisliği olmayan bir futbolcu olarak tanımış, yumuşak, akıllı, istikrarlı topçuluğunu sevmiştik. Marquez, Meksika futbol tarihinin en başarılı isimlerinden. Marquez, Raúl Flores Hernández'in reisliğindeki "Flores Çetesi" adına hisse alma vs. para aklamamsı işler yapmakla suçlanıyor. Çeteyle ilişkili bazı şirket ve kuruluşlar onun üzerine yapılmış, vs.. Ben bunları yazarken tutuklanıp tutuklanmayacağı henüz belli değildi.
8 Ağustos 2017 Salı
Önce savaş, sonra insanlık!
Cumhuriyet’te Duygu Güvenç’in Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı Enver Gergeş ile yaptığı uzun bir görüşme yayımlandı. Okumanızı tavsiye ederim. Konuşan elbette ele alınan, soru sorulan konular bakımından bir “taraf” ve diplomat, kendini ona göre ifade ediyor, yani her söylediğini doğru saymamız gerekmiyor, gerektiğinde gerçeği eğip bükebildiğini görüyoruz, ama o arada epeyce bilgi ve izlenim ediniyoruz.
Ben burada konuşmadan Türkiye ile ilgili bir kısmı konu edeceğim. Uzun boylu yorum yapmak veya kurcalamak niyetinde değilim; aktaracağım, yetecek.
“Esad’a karşı Suriye devrimi halkın devrimi olarak başladı,” diye anlatıyor BAE dışişleri bakanı. “Biz de grubun bir parçasıydık ve neler olup bittiği konusunda çok endişeliydik. Bilinçli olarak radikalleştirildi. O dönemde birçok dostumuzu uyardık; BAE, ‘dikkatli olun çünkü biz bu devrimi radikalleştiriyoruz’ diyen ilk ülkelerden biriydi.”
Güvenç haliyle araya giriyor, “Ama BAE de muhaliflerin yanındaydı 2011’de,” diye hatırlatıyor.
Bakan, “Evet,” diye cevap veriyor, “öyleydik. Destekliyorduk ve Suriyelilerin isteklerini desteklemeye devam ediyoruz, ama biz birkaç yıl önce uyarmaya başladık; iki üç problem var diyerek. Birinci sorun; biz çok önce bu konuda siyasi çözüme ihtiyaç var, dedik. İkincisi, biz, Nusra ve benzer diğer örgütlerin muhalif grupların büyük bölümünü oluşturmasından çok endişeliydik, çünkü problem, ahlâkî… zemindeki üstünlüğünü kaybetmektir. Eğer DAEŞ’li insanları görüyorsanız bugün rejimi nasıl eleştirebilirsiniz? …ikisi… birbirinden beter. Ve biz çok önceden uyardık. Yanıtın ne olduğunu biliyor musunuz? Sizin ülkenizden ve Katar’dan gelen yanıt, ‘bunlar sahadaki en iyi savaşçılar, önce savaşı kazanmamıza izin verin, bunun için daha sonra endişeleniriz’ oldu. Davutoğlu dönemi, 2013-2014 yıllarında…”
BAE’li bakanı erdem ve doğru söz timsali saymak durumunda değiliz. Ancak burada çizilen manzara, Suriye’ye ilişkin TC dış politikasını izleyen, gözleyen herkes için pek tanıdık ve gerçeğe uygun bir tasvir olarak gözüküyor.
Güvenç’in “Türkiye’nin Katar ile Suriye’deki işbirliğini nasıl görüyorsunuz?” sorusuna da şöyle cevap veriyor Gergeş: “Her kriz kendi dinamiklerini yaratıyor ve bunları kontrol edemiyorsunuz. Davutoğlu ile uzun süre önce yaptığım bir tartışmayı anımsıyorum. Dedim ki: ‘sizce Türkiye Suriye hükümetin[e ilişkin] siyasî pozisyonunda, manevra alanı kalmayacak kadar ilerlemedi mi?’ O bana karşı çıktı. Ama gerçekten de geçmişe baktığımda... Türkler hep, Suriye muhalefetinde hep M[üslüman] K[ardeşler]’in şansını zorluyordu. Ve bence bu doğru bir politika değildi. Suriye muhalefetini radikalleştirmediğimiz bir tutuma ulaşmalıydık. Başından itibaren siyasi bir süreç üzerinde ısrarcı olmalıydık.”
Bunları aktarıyorum, çünkü hem okurlarımı bu kapsamlı söyleşiden haberdar etmek istiyorum hem de… hem de… aktarıyorum işte, burada da dursun bunlar. Günün biri için. Veya ne olup bittiğini merak edecek olanlar için.
Ben burada konuşmadan Türkiye ile ilgili bir kısmı konu edeceğim. Uzun boylu yorum yapmak veya kurcalamak niyetinde değilim; aktaracağım, yetecek.
“Esad’a karşı Suriye devrimi halkın devrimi olarak başladı,” diye anlatıyor BAE dışişleri bakanı. “Biz de grubun bir parçasıydık ve neler olup bittiği konusunda çok endişeliydik. Bilinçli olarak radikalleştirildi. O dönemde birçok dostumuzu uyardık; BAE, ‘dikkatli olun çünkü biz bu devrimi radikalleştiriyoruz’ diyen ilk ülkelerden biriydi.”
Güvenç haliyle araya giriyor, “Ama BAE de muhaliflerin yanındaydı 2011’de,” diye hatırlatıyor.
Bakan, “Evet,” diye cevap veriyor, “öyleydik. Destekliyorduk ve Suriyelilerin isteklerini desteklemeye devam ediyoruz, ama biz birkaç yıl önce uyarmaya başladık; iki üç problem var diyerek. Birinci sorun; biz çok önce bu konuda siyasi çözüme ihtiyaç var, dedik. İkincisi, biz, Nusra ve benzer diğer örgütlerin muhalif grupların büyük bölümünü oluşturmasından çok endişeliydik, çünkü problem, ahlâkî… zemindeki üstünlüğünü kaybetmektir. Eğer DAEŞ’li insanları görüyorsanız bugün rejimi nasıl eleştirebilirsiniz? …ikisi… birbirinden beter. Ve biz çok önceden uyardık. Yanıtın ne olduğunu biliyor musunuz? Sizin ülkenizden ve Katar’dan gelen yanıt, ‘bunlar sahadaki en iyi savaşçılar, önce savaşı kazanmamıza izin verin, bunun için daha sonra endişeleniriz’ oldu. Davutoğlu dönemi, 2013-2014 yıllarında…”
BAE’li bakanı erdem ve doğru söz timsali saymak durumunda değiliz. Ancak burada çizilen manzara, Suriye’ye ilişkin TC dış politikasını izleyen, gözleyen herkes için pek tanıdık ve gerçeğe uygun bir tasvir olarak gözüküyor.
Güvenç’in “Türkiye’nin Katar ile Suriye’deki işbirliğini nasıl görüyorsunuz?” sorusuna da şöyle cevap veriyor Gergeş: “Her kriz kendi dinamiklerini yaratıyor ve bunları kontrol edemiyorsunuz. Davutoğlu ile uzun süre önce yaptığım bir tartışmayı anımsıyorum. Dedim ki: ‘sizce Türkiye Suriye hükümetin[e ilişkin] siyasî pozisyonunda, manevra alanı kalmayacak kadar ilerlemedi mi?’ O bana karşı çıktı. Ama gerçekten de geçmişe baktığımda... Türkler hep, Suriye muhalefetinde hep M[üslüman] K[ardeşler]’in şansını zorluyordu. Ve bence bu doğru bir politika değildi. Suriye muhalefetini radikalleştirmediğimiz bir tutuma ulaşmalıydık. Başından itibaren siyasi bir süreç üzerinde ısrarcı olmalıydık.”
Bunları aktarıyorum, çünkü hem okurlarımı bu kapsamlı söyleşiden haberdar etmek istiyorum hem de… hem de… aktarıyorum işte, burada da dursun bunlar. Günün biri için. Veya ne olup bittiğini merak edecek olanlar için.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)