KÜLTÜR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KÜLTÜR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2015 Çarşamba

Barış, öncelikle siyasî bir talep değil

Radikal, 15.09.2015

Türkiye'den bir yönetmenin filmi, Avrupa'daki bir festivalde ödül aldı. İlk iş, bu adamın ülkeye girişini yasaklayabiliriz. Fakat bu fazla temiz, kesin ve sürüncemesiz bir tedbir olur. Bize yakışanı, devletin karanlık bölmelerinden birileriyle “adam kaldırma” işlerinde uzmanlaşmış korumalı bazı faşistlerin biraraya gelmesi, suikast planları yapması, bir fırsatını bulup ona “akıllı ol!” tehditleri savurması olur. Böylece yönetmen korumayla gezmek zorunda kalır. Memleketin yazma-çizme dışında herhangi bir “terör faaliyetine” bulaşmamış pek çok muhalif insanının yaklaşık yedi-sekiz yıldır yaptığı gibi. Sonra kendisine adı konmamış bir ambargo uygulamaya başlarız. Sesi işitilmez, resmi görülmez olur. Filmini zaten sinemalarda şöyle bir gösterip kaldırırız. Bunlara, muhalif saflardan gelen ambargo eklenir. Galiz küfür ve hakaretlerle onu itibarsızlaştırır, seyircisiyle buluşmasını, diyeceği varsa demesini, tecrübe paylaşmasını engelleriz. Böylece bize rağmen başkalarının takdirini kazanmış bir kültür-sanat insanını daha içinde debelendiğimiz kaynayan bok kazanına geri çeker, yaratıcı kapasitesinin bir kısmını yok eder, köküne, yaşadığı yere bağlılığını zayıflatır, bir süre sonra hayata kahreder hale getirebiliriz.

Diyeceksiniz ki, genel itibarsızlaştırma, değersizleştirme, hadım etme, sakat bırakma prosedürü tamam da, suikast ve ambargoları gerektirecek bir şey yapmadı bu adam. İlk bakışta doğru görünüyor. Fakat kendisini topun ağzına sürükleyen vahim bir suçu işledi, üstelik ilk defa da işlemiyor: Yurtdışında başarı kazandı! Bu, Türkiyeli bir sanatçıyı bütün Türkiye'nin gözünde hedef haline getirmeye yeter.

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Şeytan kimin suretinde iş görüyor?

Medeniyet teorisyeni Başbakan Ahmet Davutoğlu, kendini yamaç aşağı yuvarlamaya devam ediyor. Yuvarlandıkça hızlanıyor, hızlandıkça yoluna çıkan her türlü tuhaf cisim bedenine yapışıyor, etrafını sarıyor. Fenası, gözlerini kapatıyor, onu göremez, düşünemez kılıyor.

İnsan böyle bir iktidarın has elemanlarından, akıl hocalarından olup da İstanbul'u mahveden "şeytanî yaklaşım"dan sözeder mi? Sözedildiğini duyunca öbür odalara, hattâ başka diyarlara, hattâ uzak coğrafyalara kaçması icap etmez mi?

Meta-Physical / Metafizik boyut

İnanın, işin siyasî tarafından çok bu veçhesini merak ediyorum artık. Bunca yaygın çocuk kandırma pratikleri, zaman, mekân kavramlarını hiç eden yakıştırmalardan teorik zeminler inşa etmeler, açığa çıkması iki dakika sürmeyecek yalanlardan ve tarihin görüp göreceği en mesnetsiz hamaset çamurundan kuleler yapıp bunların üzerinden haykırmalar... Şüphesiz Davutoğlu'na has özelliklerden sözetmiyorum. Bir tür İslâmcı aklı; en olmayacak masallardan tarih üretmesi haydi yine bir nebze izah edilebilir; akıldan başka her şeyden beslenerek ve akıl dışında her yere hitap ederek varolmaya, kendini saydırmaya çabalıyor. Ve fakat bu akıl dışı bölge neresidir? İnsan denen varlığın hangi karanlık dehlizlerinde bunca mantık dışılık, bunca gerçek dışılık birikip birikip ortalama insanın idrak etmekte böylesine zorlanacağı neticelere yolaçıyor?

Hayır, şu son örneğe pişkinlik deyip geçemiyorum. Günlük siyasî düelloyu pek önemsiz kılacak derinliklerde teşhis ve tedavi sorunları var önümüzde.

17 Nisan 2015 Cuma

Devletin belgeleri - bizim belgelerimiz

Radikal, 16.04.2015


“Alındı Belgesi” müessesesi ile ilk defa, yanılmıyorsam valilik içerisinde bir bankonun önünde karşılaştım. “12 Eylül öncesi”nde. Ertesi gün dağıtılacak bildiri için “Alındı Belgesi” almaya gitmiştik.

İçinde bol bol devrimden, sosyalizmden sözettiğimiz bildiri için valiliğin nasıl olup da izin vereceğini anlayamamıştım. Tecrübeli bir arkadaş izah etmişti: Bildiri dağıtmak serbestti, izin almaya gerek yoktu. Her vatandaş veya dernek, altına ismini koymak kaydıyla, istediği bildiriyi yazar, istediği yerde dağıtabilirdi. İçinde suç unsuru varsa savcı sonradan dava açabilirdi. Sadece...

İşte: Kara Murat, TC memuru kılığında yaklaşıyor!..

5 Aralık 2014 Cuma

Osmanlıca, AKP'den çok daha önemli konu

Hiçbir zaman ayrı ayrı ele alınması gereken şeyleri ayrı ayrı ele alıp konuşamayacak mıyız? Osmanlıca meselesinden bahsediyorum. İzninizle numaralayıp maddeleştireceğim diyeceklerimi. Böylesi daha güvenli.

1. Hükümetin Osmanlıca'yı zorunlu ders yapmaya kalkması, genel bir İslâmîleştirme hamlesinin parçası. İyi niyetli bir girişim değil. Eğitimi "dindar nesiller yetiştirme" amacına uyarlama işlemlerinin bir yenisi.

2. Türk Millî Eğitimi denen şey zaten korkunç bir aptallaştırma çarkı ve eğitimde bir nebze iyileşme yaratabilecek hiçbir adım atılmıyor, AKP dışından gelen her öneri reddediliyor. Ortaokullara felsefe dersi konması önerisi gibi.

3. Bizim Osmanlıca bilmiyor, özellikle okuyamıyor oluşumuz, akıl almaz bir durumdur, muazzam bir vahamettir, korkunçtur. Bu eksikliği hissetmeyen, boyutlarını kestiremeyen, cahildir veya kötü niyetlidir.

17 Eylül 2014 Çarşamba

Pedagoji Derneği'nin Koton'a mektubu

Pedagoji Derneği, hayırlı bir iş yaparak, Koton firmasına, "Çocuk kafası çocuk modası" reklamını "birkaç açıdan sakıncalı" bulduğunu bildirmiş ve reklamın kaldırılmasını "temenni etmiş". "Koton yetkililerine mektup!"ta dernek, gördüğü sakıncaları dört maddede sıralamış.

Dernek, "çocukların yetişkinler gibi algılanmasını sağlamaya yönelik makyajlar, takılar" vs. konusuna işaret ediyor ve, "çocuk istismarı ve pedofilinin arttığı bir dönemde, özellikle kız çocuklarını yetişkin kıyafetleri ve hareketleri ile gösterme"nin tehlikesine dikkat çekiyor, yerden göğe haklı olarak. Sonra, "moda" kavramının çocukların dünyasına ve gündemine sokulması üzerinde duruyor. Pedagoji Derneği'ne göre bu, "çocukların ruhsal gelişimine zarar veriyor". Uzman değilim ama derneğin haklılığından yana şüphem yok. Bunun ardından, Koton reklamının temel motifleri, "ayrıcalıklı" olma, "tarz sahibi" olma rezillikleri -dernek mektubunda böyle denmiyor, onlar benim kadar kaba değiller- konu ediliyor. Çocukları, hele kıyafetleri üzerinden "ayrıcalıklı-tarz sahibi" etmeye çalışmanın, ufaklıklara "narsizm-özseverlik tohumları aşılamanın" yanlışlığını ortaya koyuyor dernek.

Bunlara diyecek tek söz olamaz. Ancak sözkonusu Koton reklamında "çocukların ticarî kaygılara alet edildiği izleniminin uyandığı" ifadesi, olayımızın cereyan ettiği alan gözönüne alınırsa, naif ötesi kaçıyor. Koton yetkilileri derneğe sorabilir: Reklamdan bahsediyoruz burada, malımızı satmaktan bahsediyoruz; başka nasıl bir izlenim uyanacaktı? Sert soru. Açıklayacağım. Önce bir-iki şey daha aktarayım.

12 Eylül 2014 Cuma

Kötülüğün minik masum halleri

Koton firması, daha doğrusu cinfikirli reklamcıları, kapitalizmin insan ruhuna yapabileceği kötülüklerin kısacık bir özetini çıkarıp bunu bir reklam filmiyle nasıl anlatırız, demişler; ve başarılı olmuşlar. Şuradan izleyebileceğiniz reklam, bencil yetişkinlerin birbirlerinin gözünü oyduğu, insanlar arası hiyerarşinin doğuştan ve mutlak sayıldığı, korkunç bir gelecek istiyorsak, yararlanabileceğimiz bir eğitim malzemesi sayılabilir.

Film oğlanın doğumuyla başlıyor: "O, doğduğunda ağlamadı doktora çak yaptı." Annesine değil, doktora. İşi kimin bitirdiğini biliyor, uyanık çocuk. Ve başka bir şey değil "çak" yapıyor. Cool ya. Meselâ annesini öpmüyor veya "iyi becerdik bu işi" anlamında ona çak yapmıyor. Çünkü o doğuştan birey. Bir tek konu dışında kimseye ihtiyacı olmadığını zaten göreceğiz.

"Yürümeye karar verdiğinde ilk adımını herkes gibi atmak istemedi; ayakkabılarını giydi." Reklamın teması, bu ikinci basamakta ortaya çıkıyor: "Herkes gibi" olmamak. Bonus olarak, ayakkabı giyme var. Aksini düşünürsek meseleyi anlarız: "Herkes gibi olmak istemedi, ayakkabılarını fırlatıp attı, çıplak ayakla dolaştı" olsaydı söylenen? Mağazalardan uzaklaştığımız başka bir âleme geçerdik. (Tabiî reklamcılar bunu da başka bir amaçla kullanıyor değillerse.) Oysa şimdi, "herkes gibi olmamak" için ayakkabısını giyiyor oğlan. Yani onun herkes gibi olmaması için annesinin bir mağazaya çoktan girip çıkmış olması gerekiyor.

"Aradan uzun yıllar" geçiyor, oğlumuz "tarzını hep koruyor". "Gezmelerde teyzelerin elini öpüyor, ama centilmence öpüyor." Niye? "Herkes gibi" olmak istemiyor, bu yüzden, pek çok yetişkinin yaptığı bir şeyi mi yapıyor? Değil elbette. Bizim ufaklık aslında çocuk gibi olmak istemiyor.

Nitekim "ve okula başladı" aşamasında, ilk iş, yaşıtı bir kıza sarkarken görüyoruz oğlumuzu; burada reklamcımız muhteşem kelime oyununu devreye sokuyor: "daha okumadan yazmayı öğrendi". Oğlumuz kıza yazdı, güzel. İkisi de henüz böyle bir "yazma"dan uzak bulunmaları gereken yaştalar, ama ne gam! Onlar böyle yaptığı için, ben de "sarkıyor" diye anlatabiliyorum. Ve biz burada minicik çocuklardan bahsediyoruz.

4 Eylül 2014 Perşembe

Eller aya biz yaya - 2014

Le Monde Diplomatique'in İngilizce edisyonunda "Yeni Soğuk Savaş" başlıklı bir yazı okudum (yazarı Serge Halimi, linki: "The new cold war"). Yazar, Batı'nın Ukrayna'yı kendine doğru çekmesinin Putin'in sabrını taşırdığını ve 1980'lerde Sovyetler Birliği'nin "yenilgisi" ve Doğu Bloku'nun çöküşüyle sona eren Soğuk Savaş'ın yeni koşullarda yeniden başladığını ileri sürüyor. ("Yenilgi", Ronald Reagan'ın o zamanki lafına atfen tırnak içinde; "Biz yendik, onlar yenildi" demiş artist başkan.)

Amacım bu konuyu tartışmak değil. Yazının sonuna doğru, Princeton ve New York üniversitelerinde Rusya üzerine çalışan tecrübeli uzman Stephen Frand Cohen'in görüşü aktarılıyor: "Bu yeni Soğuş Savaş daha tehlikeli olabilir." Cohen, meseleye ABD açısından yaklaşarak söylüyor bunu. Sebebini de şöyle açıklıyor: "Çünkü, öncekinde olduğu gibi, etkili bir Amerikan muhalefeti yok ortada - ne idarede, Kongre'de ne medyada, üniversitelerde, think-tank'lerde." Yazar Halimi, bunun arkasına şu sözleri ekleyerek bitiriyor yazısını: "Her türlü tuzağa düşmenin meşhur reçetesi..."

Kültür-medeniyet şu anın pek gözde kavramları - Davutoğlu olan bitene damgasını vurdukça daha da allanıp pullanacaklar. Bu kavramları hep böyle ibretlik örneklerle birlikte ele almak güzel olur. Kimi, sağlıklı ve etkin yönetim için ortalıkta tek çatlak ses çıkmamasını makbul, hattâ şart görür -ki, toplumumuzun ezici çoğunluğunun bundan en küçük şüphe duymadığını söyleyebiliriz. Kimi de, "eyvah, muhalefet yok, her an çuvallayabiliriz" diye düşünür.

Farklı sese ihtiyacın gerekçesi: İtiraz ve tartışma olmazsa her türlü tuzağa düşebiliriz! Evet, "eller aya biz yaya" geyikleri gibi oldu azıcık. Ama bin türlü hisse içeren bir kıssa: farklı fikir olmazsa kendininkini sınayamazsın, itiraz olmazsa egon şişer, dayama özgüven stokun yarıyolda eriyiverir, kendi parıltından gözlerin kamaşırsa önünü göremez, toslarsın bir yere...

31 Temmuz 2014 Perşembe

Şahsımda fikir örgütlensin, ıstırap nümunesi olayım!..

Kim soruyor, kime soruyor, hiç önemli değil. Sorunun muhatabı, Necip Fazıl üzerine kitabı çıkmış biri, bu vesileyle kendisiyle görüşme yapılıyor, soran da hem Necip Fazıl'a hem kitabı yazana hayranlığını saklamayan röportajcımız.

Beni kim bilir kaç defa okumak zorunda bırakan, okudukça önce zihnime sonra ruhuma yerleşen, tesir ve aksi tesirleriyle boğuşmaktan bitap düşüren soru şu:
Necip Fazıl’ı bir şahıs olarak değil de, şahsında örgütlenen bir fikrin ıstırap numunesi olarak adlandırabilir miyiz?
Şahıs olarak adlandıramıyoruz Necip Fazıl'ı. Şahıs olan biziz. Şahıs olmak nedir ki?

6 Temmuz 2014 Pazar

Erkan'a karşı Sakarya'nın kurtuluşu

Erkan Oğur konserinin, üstelik, aptalca, hakikaten çok ama çok aptalca bir gerekçeyle iptal edilmesi, gelinen yeni bir aşamadır. Öyle aşırı dinciler, çıkarına düşkün İslâmcılar falan değil artık konumuz, düpedüz faşizan bir toplum hayatına doğru ilerliyoruz. Ne demektir, sahte bir Twitter hesabından atılmış güya eleştirel twit'e dayanarak ne idüğü belirsiz birilerinin yaptığı ihbara dayanarak belediyenin konser iptal etmesi? Çok ürkütücü ve salakçadır. Ve bütün akla mantığa sığmazlığıyla, saçmalığıyla, sahteliğiyle, keyfîliğiyle, ancak faşizm kültürüne uygundur.

Bu konuda söylenebilecek en basit ve en derin laf şudur bence: Eğer Erkan Oğur'u "millî değer" saymıyorsan, senin millî değerin nedir? Uğur Işılak veya İsmail Türüt, senin ulaşabileceğin sanatsal doruklardır demek. 1400 senelik İslâm, 600 senelik Osmanlı, 100 senelik Cumhuriyet kültürü, hepsi beraber, Erkan Oğur'un müziği ve tarzının derinliğine yaklaşan pek az ürün çıkarabildi ortaya. Ama sen bunu nasıl fark edeceksin? Ayrıca, fark etsen kaç yazar? İD'ciler, yıktıkları anıtların, camilerin, türbelerin tarihini, anlamını, değerini bilmiyorlar mı? "ilteris.k" takma adlı bir Twitter trolünün ihbarının Erkan Oğur konseri yasaklattırabildiği, bunun üzerine, "bundan sonra bizim belediyelerde size ekmek yok" tehditlerinin "nasıl geçirdik" havasında yayıldığı bir ortam, İD'in tekbirlerle kafa kesip anıt-türbe yıktığı ortamın çok uzağında değil. Özü bu. (Trolün hesabındaki ismin İlteriş Kağan oluşu da Türk-İslâm sentezi muhabbetinden herhalde: faşistsem sebebi var. :)

26 Haziran 2014 Perşembe

Kazım için bir film...

Kazım Koyuncu için yaptığım Şarkılarla Geçtim Aranızdan filmini artık özel Vimeo kanalından izleyebilirsiniz: Şarkılarla Geçtim Aranızdan.

Kazım'la tanışmak kısmet olmadı. Ama ona hayatımda verdiğim yerin ancak bir arkadaşınkiyle kıyaslanabileceğini onu kaybedince anladım. Çok önemli bir insandı, çok şeyi değiştirebilecek bir insandı. Onun için bir film yaptım, sadece kendisinin konuştuğu, anlattığı, kızdığı, bağırdığı... ve o şahane sesiyle şarkılar söylediği. "Kazım üstüne" olmamasına özen göstererek. Benim insanlara söylemek istediğim hemen her şeyi söylüyordu zaten, ona aracı oldum.

İlaveten diyeceklerimi de, film için özel bir site yapıp oraya yazdım: www.kazimkoyuncufilmi.com. Hem Kazım'a dair düşüncelerimi hem müziğine dair görüşlerimi, Zuğaşi Berepe'nin "mana ve ehemmiyetini", filmi yaparken başıma gelen korkunç işleri... ayrıntısıyla anlattım. Buraya tıklarsanız, siteye gidip bunları okuyabilirsiniz.


Şarkılarla Geçtim Aranızdan'ı DVD olarak piyasaya çıkarmış, gelirini Umut Çocukları Derneği'ne aktarmıştık. Kazım'ın başlıca dertleri olan yoksulluk ve çocukları biraraya getiren böyle bir eylemin anlamlı olacağına inanmıştım. Bu yüzden filmi bu zamana kadar internete koymamıştım.

19 Haziran 2014 Perşembe

"Direniş Sergisi"

Bursa Nilüfer Belediyesi hayırlı bir iş yapmış, belediyeye ait Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde bir "Direniş Sergisi" açılmış. Konu, Gezi isyanı. Sergi Kemal Aslan’ın fotoğraflarından, Ayşegül Özmen'in tasarımlarından oluşuyor; küratörü Attila Durak. 30 Mayıs'ta açılmış, 30 Temmuz'a kadar açık kalacak. 13'ünde Nilüfer'de, Üç Fidan Parkı'nda 16 Ton filmimin gösterimi, ardından da söyleşi vardı, 14'ündeyse, Romanya, Almanya, Ukrayna ve Brezilya'dan konukların da katıldığı bir panel yapıldı. Bu vesilelerle oradaydım, gitmişken sergiyi de gezdik. Kısaca belirteyim: Çok güçlü bir sergi olmuş. Meramı gayet güzel anlatıyor, yaşamayana Gezi isyanının ne menem bir şey olduğunu açıklayabiliyor. Eğlencesiyle, şiddetiyle, acısıyla.

Direniş Sergisi

Serginin girişinde, bir TV ekranında penguen belgeseli dönüyordu. Gördüm, sanki dünyanın en normal şeyini görmüş gibi "ha!" deyip yürüdüm. Sonra dank etti: çok saçmaydı! Yaşadığımız hayat bu kadar saçmaydı işte. İddia ediyorum: Türkiye'nin bu koşullarında -ki ne zaman çok daha farklıydı, şahsen bulamadım şimdi- sanata dair her türlü kavram, bizzat sanat kavramı yeniden tanımlanmalı, ters yüz edilmeli, başaşağı çevrilip içindeki birşeyler dökülmeli, içine başka birşeyler tıkıştırılmalı...

Direniş Sergisi

Birisine gayet sıradan bir şey anlatır gibi anlatmaya koyulsam: İşte, yüz binlerce insan sokağa dökülmüştü, sabahtan gecenin bir vaktine kadar üstlerine gaz fişekleri yağdı, tazyikli sular sıkıldı, dünyanın belli başlı şehirlerinden birinin en merkezî meydanı savaş alanına dönmüştü, o sırada dünyanın en meşhur haber televizyonunun Türkiye'deki şubesi penguenleri gösteriyordu... En ufak bir hayret belirtisi göstermiyorsunuz, "biliyoruz, ne var!" diye omuz silkiyorsunuz muhtemelen. Tıpkı benim o serginin girişindeki penguenlere kapı kolu, pencere pervazı, çöp sepeti muamelesi yapmam gibi. Halbuki şu anda dünyanın en absürd olaylarından birinden sözediyoruz. Kimin aklına penguenler gelir öyle bir durumda? Ama geldi işte. Ve penguenler, yaz sıcağında milyonlarca insanı ayağa kaldıran bir hadisenin doğal unsuru oluverdiler. Penguenleri serginin girişine sanat koydu, ama "onu oraya koyun" diyen hayattı. Hiçbir sergideki hiçbir penguen görüntüsü, Gezi isyanı patladığında CNN Türk ekranında gösterilen kadar sanatsal olamaz. Hayat bazen sanatı köşeye sıkıştırıyor, ona kıpırdayacak yer bırakmıyor.

Direniş Sergisi

Bazen de hayattan öyle şeyler eksilmiş oluyor ki, sanat ne yapsa bu eksiği gideremiyor. Devlet, Gezi isyanını, şenlikli gürültüsüyle hatırlanacak, hatırlandıkça keyiflenilecek bir yaşantı olmaktan kolayca çıkardı. En iyi bildiği şeyi yaparak çıkardı. İnsan öldürerek. Gencecik çocukların hepimizi yaşıyor olmaktan utandıran anıları kaldı havada asılı. Direniş Sergisi, kaybın hüznünü atlamadan, hem güçlü hem kapsayıcı karelerle isyanın coşkusunu, camekânlarda sergilenen gaz fişekleri ve baretlerle olan bitenin absürdlüğünü layıkıyla yansıtıyor bence. Kolayca sapılabilecek hamaset yollarından medet umulmamış, isyan çiğleştirilmemiş, yaşanan yontulup bundan haşmetli bir siyasî heykel çıkarılmaya çalışılmamış. Emeği geçen herkesin eline sağlık.

12 Nisan 2014 Cumartesi

Hepsi bizim olabilirdi, "biz" böyle bir şey olabilirdi

[ UYARI: Yandaki videoyu göremiyorsanız Youtube'a girmenin yolunu bulmalı ya da buraya tıklayıp Vimeo'dan izlemelisiniz. ] Almanya'da, Morgenland Osnabrück Festivali'nde (2012) Doğulu ve Batılı müzisyenler birarada. Aynur'la birlikte İbrahim Keivo vokalde. Kinan Azmeh (klarinet), Cemil Qoçgiri (saz), Rony Barrak (darbuka), Hüseyin Zahawi (erbane), Naci Özgüç'ün yönettiği Morgenland Oda Orkestrası önünde çalıyorlar. Aynur'un meşhur ettiği "Keçê Kurdan"ı orkestra için düzenlemişler, ayrıca öndeki "Doğulular" bol bol emprovize yapıyor, sololar atıyor. Bir "Keçê Kurdan" düzenlemesi olarak ahım şahım sayılmaz, ama performans olarak güzel. Özellikle darbukacı Barrak ile erbaneci Zahawi'nin atraksiyonları çok keyifli. (Erbane gibisi var mı ya!) Ve müziği, başka hiçbir şey bizi rahatsız etmeden "izliyoruz", video tamamen müzik performansını eksene oturtarak çekilmiş, kurgulanmış - o da Alman yönetmen Günter Wallbrecht'in başarısı.

Peki ben bunu buraya niye aldım? Birkaç sebebi var. Lütfen performans sonunu, sahnedeki kucaklaşmaları falan bir izleyin hele... Sonra da ben vaziyeti izah edeyim.

19 Şubat 2014 Çarşamba

Nasıl olur ki başka?

Herhalde pek çok insan zaman zaman, benim gibi, olmayacak şeyler düşünür. "Resim yapabilseydim şunu yapardım" diye bir tema, bir mizansen, bir ifade gelir meselâ aklınıza. Buradaki resimlere tıklayınca ulaşacağınız adreste Dan Witz'in elinden çıkma bu tarz portreler var. Klasik deyimle, hislerime tercüman olmuş kendisi - tam manasıyla ve eksiksiz. Günümüzde "portreler" diye bir seri yapacaksa insan, neyi resmeder ki başka? Dan Witz, yılların sokak sanatçısı (şaka maka 60'ına yaklaştı). İç mekân çalışmaları, resimleri de var, ama başta grafitinin öncüsü, aşırı gerçekçi üslûpta, bir yandan da zihninizi zora sokan eserlerin ustası olarak biliniyor. Chicagolu, ama New York'u mesken tutmuş. Resimlere tıklayın, Witz'in başka resimlerini de görmüş olursunuz görmediyseniz.

danwitz

31 Ocak 2014 Cuma

Sopranos'un yerlisi neden olmaz?

Olmaz. O kadar çok sebebi var ki, hangisinden başlamalı. Olmaz, çünkü bu dizi aslında onlarda da kolay kolay olmayacak bir şeydi; oldu. Çünkü yaptılar. Çünkü yapmalarına fırsat verildi. Çünkü bazen riziko alıp yenilikler, denemeler yapmaksızın bu işin sürdürülemeyeceğini bilen insanlar var orada. Yaptılar, çünkü yapabildiler. Çünkü senaryo-hikâye geliştirirken ayaklarını bastıkları zemin çok sağlam. Çünkü birileri, "TV dizisi" denen ürünün ve onun üretilme tarzının sınırlarını zorlamadan özgün bir şey yapılamayacağını biliyordu; ama bundan önce, özgün bir şey yapmak istiyorlardı.

Biz ise asla özgün bir şey yapmak istemiyoruz. Bize ortalamanın en ortalaması, daha önce başarılı olmuş formüllerin gelişigüzel, özensiz kopyaları lâzım. "Sopranos'un yerlisi" macerası -Allah'tan- başladığı gibi bittiğinde bu yazıyı yazmaya koyuldum. Sonra, o öfkeyle yazmayayım, diye erteledim. Şimdi bitirdim ve sunuyorum, çünkü o maceranın ortaya koyduğu hakikat de, bu bağlamda lafı edilmesi gerekenler de öyle güncelliği kaçacak cinsten değil.

6 Ocak 2014 Pazartesi

İyi yok, Kötü ile Çirkin var

İyi, Kötü ve Çirkin filmi, sinema seyircisinin ufkunu genişletmiş, milyonlarca insana, hayatlarında bulunmayan bir incelik armağan etmişti. İyi'nin pek önemli bir özelliği yoktu; üstüne ne söylenebilirdi? Hele daha önce söylenmemiş ne söylenebilirdi? Onun karşısında bulunmasına alışılan Kötü de, beyaz'ın siyah'ı, masum'un suçlu'su olarak tek boyutlu bir varoluşa sahipti. Sinemanın, edebiyatın, genel olarak sanatın, İyi'yi allayıp pullayarak bir yere varabildiği görülmemişti. Hepsinin işi Kötü ileydi; onu tek boyutluluktan kurtarabildikleri oranda derinlik ve nitelik kazanabiliyorlardı. Yine de, tarafı, işlevi belliydi Kötü'nün. Sinema gibi, sanatın popüler kılıklara bürünmeden arzı endam edemediği bir ortam, Kötü'yü ister istemez tek boyutluluğa itiyordu. Hem böylelikle İyi'den daha göz alıcı olması da önleniyordu.