11 Şubat 2015 Çarşamba

Kalbiniz yok, beyniniz cılk

Bu gidiş gerçekten gidiş değil. Kim neyi kazanırsa kazansın herkes için kötü olacak. Oluyor da zaten. Küçümseme eğilimi yaygın: Vicdanla merhametle duyguyla ne olurmuş ki! Evet, bu devirde bunlarla her şeyi değiştireceğini sanmak aşırı naiflik olabilir. Bunlar olmayınca nasıl bir hayata süreklenildiğini ise her fırsatta görüyoruz. Rezilce bir hayat bu.

ABD'nin Kuzey Carolina eyaletinin Chape Hill kentinde, Craig Stephen Hicks adlı bir katil, Kuzey Carolina Üniversitesi öğrencisi üç Müslüman genci vurdu, öldürdü. 23 yaşındaki Deah Bereket, bir ay önce evlendiği eşi, 21 yaşındaki Yusor Muhammed ve onun kardeşi, 19 yaşındaki Razan Muhammed Abu-Salha, yaşadıkları evde öldürülmüş halde bulundular.


Katilin gençleri Müslüman oldukları gerekçesiyle öldürdüğü söyleniyor. Kendi beyanına göre, "Eşitlik için Ateistler" diye bir grubun destekçisiymiş.

[ EK / 18:08 / Hicks'in Facebook sayfasından alınma bir Hitler'li caps'i aktarmış ve üzerinde Hıristiyanlığı öven yazılar bulunduğu için bunun Hicks hakkında kafa karışıklığı yarattığını söylemiştim. Ancak sonra başka caps'ler de ortaya çıktı -@ozaneking'e teşekkürler- ve Hicks'in Nazizm ile Hıristiyanlığı yanyana getirip ikisine de laf ettiği anlaşıldı. Düzeltmek için caps'i kaldırdım, bu açıklamayı koyuyorum. ]

ABD'nin büyük haber kanalları olayı haberleştirmek, haberi öne çıkarmak için saatlerce beklemiş. Bunları araştırmaya elim gitmedi, açıkçası; hepsini sorgulamaksızın kabul ederek devam ediyorum.

Birçok Twitter hesabı bloke edildi - AÇILDI

Gece 02:00'den itibaren Twitter'da yaşanan acayipliklerle ilgili mesajım ve çeşitli güncellemeler. Tweet atamama sorunu dünya çapında, en azından Türkiye ile sınırlı kalmaksızın yaşandı.

10 Şubat 2015 Salı

Simgesel iki olay: Élysée'de gerilla, Sisi'ye Kaleş

Azıcık hayalgücü kullanma becerisi ve kurguya meyli olan uluslararası ilişkilercileri kendinden geçirebilecek iki olayımız var. Kırk taraftan yaklaşılıp elli yerinden deşilebilecek, zengin, derin düşüncelere kapı açabilecek olaylar.

İlki, ikisi kadın üç kişilik PYD heyetinin Fransa Cumhurbaşkanı tarafından Élysée Sarayı'nda ağırlanması. PYD Fransa Temsilcisi Xalid İsa'nın da yeraldığı heyette doğal olarak esas ilgi, PYD Eşbaşkanı Asya Abdullah ile YPJ Komutanı Nesrîn Abdullah üzerinde toplandı. Bu ziyaretin kapsayıcı bir tanımını yapmaya çalışsak, bu tanımın neleri içermesi gerekir:

• Heyet, çok cepheli iki içsavaş ve bir büyük ve örtülü bölgesel savaşın içiçe sürdüğü bir coğrafyadan geliyor,
• Heyet, bölgedeki devletsiz tek halkın kısmî temsilcisi,
• Heyet fiilen, hâlâ kimi devletlerin terör örgütü listesindeki bir örgütü temsil ediyor,
• Aynı zamanda, IŞİD saldırısıyla ortadan kalkmaktan son anda kendini kurtaran bir yöresel yönetimi temsil ediyor,
• Heyetin temsil ettiği halkın büyük bölümünün yaşadığı ülke (Türkiye), bu yönetimi ortadan kaldıracak sürece destek vermiş,
• Heyeti ağırlayanlar, bu heyetin temsil ettiği türden oluşumları daha önce defalarca yok etmiş, onlarla savaşmış bir emperyalist devletin temsilcileri,
• Heyetin esas elemanlarının iki kadın oluşu, coğrafyaya, tarihe, bölgedeki her şeye ters.

9 Şubat 2015 Pazartesi

Kendini onaylama, hayat amacı olamaz ki!

Tarkovski'nin bir sözünü çok sevmiş, "hah!" demiş, gazeteden kesip ortalıkta biryerlere koymuştum; yıllarca durdu orada burada. Şuydu:

"Modern sanatın seçtiği yol yanlıştır. Hayatın anlamını arama adına kendini onaylama peşinde koşmaktadır."

Ben bunu daha çok "güncel sanat" denen faaliyet üzerine söylediğini düşünüyordum. Söylendiği tarih itibarıyla böyle düşünülebilirdi. En azından ben kendi âlemime öyle tercüme etmiştim. Bir çeşit cin fikirliliğin sanatın özü sayıldığı günümüz ve bu dönemin sanat adı taşıyan faaliyetleri üzerine başka bir zaman konuşabilmeyi isterim. Şimdi meselem bu değil.

Pan-İslâmcının Macera Kılavuzu üzerine yayınlar

Ahmet Davutoğlu'nun başeseri Stratejik Derinlik hakkında yazdığım kitap, Pan-İslâmcının Macera Kılavuzu. Davutoğlu Ne Diyor, Bir Şey Diyor Mu? üzerine benimle yapılmış birkaç söyleşi, birkaç da yazı yayımlandı. Bunların linklerini vermem, umarım "herif kendinin reklamını yapıyor" sınıfına girmez.

Murat Şevki Çoban'ın K24 için yaptığı söyleşi: "Davutoğlu aslında hiçbir şey söylemiyor"

K24'te Doğan İnce'nin yazısı: "Davutoğlu “Derinliği” ve Pan-İslâmcının Macera Kılavuzu"

Okuryazar.tv için Murat Hocaoğlu'nun yaptığı söyleşi: "Bir masal âlemi bu..."

Zaman'ın "Kitap Zamanı" ekinde, Berat Güntan'ın yazısı: "Stratejinin o eski tadı yok"

Cumhuriyet Kitap'ta, Gamze Akdemir'in yaptığı söyleşi: "Davutoğlu tam İslâmcı, biraz Türkçü"

Behlül Özkan'ın, yine Cumhuriyet Kitap'ta çıkan değerlendirmesinin linkine bir türlü ulaşamadım.

Today's Zaman için Yonca Poyraz Doğan'ın yaptığı söyleşi: "Davutoğlu's book 'Strategic Depth' far from being deep"

Şunları da ekleyeyim, kitap hakkındaki her şey daha bir derli toplu dursun:

Burada, Riya Tabirleri'nde yazdığım tanıtım-duyuru yazısı: Pan-İslâmcının Macera Kılavuzu

İletişim Yayınları sitesinde, Birikim Yayınları arasında kitabın künye-tanıtım sayfası.

8 Şubat 2015 Pazar

Akif Bey, Matmazel'e karşı

Akif Bey, belli ki sana puan getirecek bir iş yapmışsın. Devletin üstüne çullandığı bir yabancı gazeteciye verip veriştirmiş, onu tehdit etmiş, aşağılamaya kalkmışsın. Aferin. Kadına "yakarız seni!" dediler, kaçmadı; bir de alenen tehdit edilmesi gerekmiş. Bu iş de sana mı düştü? Ondan mı yaptın? Aferin.

Yalnız yaşayan kadının evinin kapısına dikilip haykıran, bağıran çağıran takım elbiseli bir adam geldi gözümün önüne. Arkasında mahallenin kabadayısı, polisi, bekçisi; kadın camı açıp da tek söz etse hep beraber çekip copları sopaları çullanacaklar üstüne. Kadın yalnız olmasa, arkasında bütün o kuvvet hazır beklemese, tutup da kabadayılık edebilecek birine benzemiyor hayalimdeki takım elbiseli adam. Kabadayı gibi yürümüyor, polis gibi silahı yok, bekçi gibi bıyığı yok. Zaten normal şartlarda kimseye posta koyabilecek birine de benzemiyor. İktidar hormonundan tatmış, bir cesarettir boy atmış yüreğinde. Aferin. Yerde insan tekmeleyenin gördüğü itibar açmış gözlerini: Evet, itibar burada! Aferin. Taksim'de çembere alınıp dizaltından tekmelenen CNN muhabirinin vaziyeti mi ilham verdi? Bir dizaltı tekmesi de ben olayım, istedi zaar.

Frederike Geerdink için ileride, devir değiştiğinde, insanlar, "burayı sevdi, geldi burada yaşadı" diyecekler. Senin için ne diyecekler, Akif Bey? Nereyi, neyi sevdi, diyecekler?

Frederike Geerdink için, "çalışıyor, emeğiyle hayatını kazanmaya uğraşıyordu" diyecekler. Herhangi bir iktidara hizmet etsin diye muktedirlerce oraya buraya yerleştirilen piyonlardandı, demeyecekler.

Çok eş dost, arkadaş edinmişti burada, diyecekler. Onlardan çıkarı, belki birlikte yemeye içmeye gittiklerinde hesabı ödetmemişlerdir, odur, diyecekler. Hiçbir özel yeteneği, kapasitesi, bilgisi, uzmanlığı olmadığı halde muazzam maaşlarla konforlu işlere konanlardandı, demeyecekler.

Şunu güzel yazmıştı, şunu da yanlış yazmıştı, gazeteciydi işte, diyecekler. Şunu göze girmek için, bunu yaranmak için, şunu da vazifeyle yazmıştı, demeyecekler.

PKK = IŞİD saçmalığına değinmiyorum; Geerdink'e mütemadiyen "matmazel" diye hitap ederek, geleneği köklü, piyasası geniş bir bayağılıktan, yabancı nefretinden medet ummanı hiç yadırgamıyorum, Akif Bey. Yine de üzerinde Matmazel Nikolun o kırmızı ipekli gömleğiyle bunu yapıyor olman ne müthiş. Aferin.

Akif Beki'ye sahiden sormak isterdim, ileride nasıl hatırlanacağını, kendisi için neler söyleneceğini düşünüyor?

6 Şubat 2015 Cuma

Eski Mısır'da Mevlevi etkisi!

"Abi o Mısırlıların şeyleri falan... hepsini bizden almışlar ya!"

Bu, yakında yaygın şekilde duyacağımız laflardan, muhtemelen. Al Jazeera Türk hesabından atılan tweet insanımıza ulaşırsa.

Yıllar önce, sokağa çıkmış iki sahte muhabir, insanlara şu soruyu soruyorlardı: "Mısır piramitleri Türkiye'den gizlice kaçırılmış, ne diyorsunuz?" Bütün video sahte miydi, kanıtım yok, elbette, ama görünüşe bakılırsa değildi. İnsanlarımız, Türkiye'nin eski eserlerini koruyamadığını, bu konuda daha duyarlı olunması gerektiğini falan söylüyorlardı, bu üzücü hırsızlık haberi karşısında. En son mikrofon uzatılan genç bir tarih öğretmeniyse, uzun uzun, böyle bir hırsızlığın gümrüktekilerle falan işbirliğine girmeden yapılamayacağını, piramitlerin ancak gemiyle kaçırılmış olabileceğini anlatıyordu.

5 Şubat 2015 Perşembe

Yüzleşme, affetme-affedilme ve ukde

Önce şunu bir okuyalım hele; uzun ve dolambaçlı yoldan ulaşılmış bir son cümle:
"Hakikati monologla değil, diyalogla aramak, resmi tekdilliğe, geçmiş kurgusuna ... dostluk ilişkisi içinden itiraz etmektir."
Öncesinden da azıcık aktaracağım:
"Bu dostluk politikası bizim Hrant Dink’ten öğrendiğimiz şeydir. İnsan bir baba metni yorumlayarak veya bir dostluk metni yazarak yükünü insanileştirebilir, hayalet bir kambur taşımaktan kurtulabilir. Fakat böylece o kambur yerini dümdüz bir omurgaya bırakmaz; etten, kemikten bir organ gibi vücudumuza katılır. Elbette bir çilecilik olmamalı bu gerçekçilik, ancak global sahnedeki yüzleşme ve özür dileme oyunları da bir ikiyüzlülük, sahtekârlık, bir uluslararası tiyatro olma riskini taşır. ‘İnsan yalnızca cezalandırabiliyorsa affedebilir’. Derrida’ya göre koşullu affetme denir buna. Fakat, cezalandırsa da affedemeyebilir, koşullu affetmede bile koşulsuz affetmeye içkin muamma bir şekilde işlemiş olmalıdır. Affetme hep imkansız olarak gerçekleşir."
Gerçi bizim buralara gelmemize daha çok var. Boynunu kılıcının altına uzattığın birinin seni affetmesi-affetmemesi meselesini tartışabilmemiz için kendimize yönelik bütün algımızın, kendimizi kavrayışımızın ve her nereyeyse biryerlere oturtma tarzımızın, oturduğumuz yerin tamamen değişmesi lazım. Oysa biz, Kara Murat'ı çepeçevre sarmış, mızraklarını boynuna dayamış Bizanslı muhafızların konumunu alıp, ortada sıkışmış adama, "Asıl sen suçlusun!" diye bağırmaya alışmışız. Affetme belki, ama affedilme kavramının sözlüklerimizde bulunması bile ilginç ve beklenmedik!

Affetme, affedilme ve "ukde" kavramları üzerine Levinas, Derrida ve Hegel'in yazdıklarını kurcalayarak, sözü Akif Kurtuluş'un "kısacık ve büyük" yeni romanı Ukde'ye (İletişim, 2014) ve Vahram ve Janine Altounian'ın Dönüşü Yok: Bir Babanın Güncesinde ve Kızının Belliğinde Ermeni Soykırımı kitabına (Aras Yayınları, 2014) getiriyor Zeynep Direk: "Ermeni Soykırımı Üzerine: Sorumluluk, Af, Tanıklık ve Ukde".

Soykırımın hepimizin üzerindeki, "içindeki" kalıntısı ve süren, kendini yeniden üreten etkileri konusunda düşünmeliyiz. Özellikle bunu düşünmediğimiz için, aslında çok boytlu, çok derin bir mesele, dümdüz, pratik, pragmatik siyasî dalaşmaların konusu olmaktan öteye gitmiyor. Ve, bana sorarsanız, böylece, inkârın yanısıra, bir büyük suç daha işleniyor. Bu uzun yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Bu yılın temel meselesi olması gereken "yüzleşme" konusunda kafalarımız açık, ruhlarımız hazır olmalı.

4 Şubat 2015 Çarşamba

Boko Haram hadisesi de IŞİD'leşiyor mu?

Boko Haram bu defa asıl hayat ve eylem alanı Nijerya'da değil, Kamerun'da sanatını icra etti ve yüz kişiyi öldürdü. Bu yeni katliam olguya bambaşka boyutlar kazandırabilir.

Baştan söyleyeyim, bölgenin, konunun uzmanı değilim, bilgim geniş ve derin değil. Ancak, tesadüf eseri, geçen gün birkaç ayrı yerden birşeyler okudum ve bu yeni saldırı okuduklarımı hatırıma getirdi. Bölgeyi izleyen gazeteciler, esasen Nijerya sınırları içerisinde faaliyet gösteren Boko Haram'ın, Nijerya'nın komşuları Nijer, Çad ve Kamerun'a rahatça girip çıktığına, bu şekilde kendine ilave kaçış ve savunma imkânları yarattığına dikkat çekerek, şu soruyu ortaya atıyorlardı: Bu örgütle mücadelede komşuları neden Nijerya ile etkin işbirliğine girmiyorlar?

Banka meselesi de bir başka tuhaflık değil mi?

Bankasya'ya operasyon gecesi için söyleyeceklerim isabetli mi, kestiremiyorum. Yine de, bunların en azından yarın, baskının sıcaklığı geçtikten, sinirler biraz yatıştıktan sonra okunacağını varsayarak, yazıyorum.

Önce, olan biten nedir? Hükümet, Türkiye'de yasa, hukuk, mevzuat, şu bu, gerçekte ne işe yarıyorsa bundan yararlanarak, bir operasyon yaptı. Yasalarımız, ama bunlardan daha önce, yönetme ("idare") geleneğimiz, her zaman devletin, iktidar sahiplerinin yararlanabileceği ufak açıklar, istisnalar, dalaveraya elverişli halkalar falan içerir. İcabında bunlara yaslanarak en korkunç işleri yapar, ama keyfî davranmamış, güya devlet işleyişini düzenleyen birtakım kurallara uygun davranmış olursunuz. İşte bu cümleden bir harekât kapsamında, "Bankasya'ya elkonuyor, banka batıyor" manzarası ve panik yaratıp bankanın sahiden batmasının amaçlandığı, olmuyorsa kelimenin tam anlamıyla bankaya "çöküleceği" belli.

3 Şubat 2015 Salı

İnternet erişimi temel insan hakkı mı?

Bundan yaklaşık dört yıl önce, Birleşmiş Milletler'in Düşünce İfade Özgürlüğü Hakkının Korunması ve Geliştirilmesi Hakkında Özel Raportörü, insanların internet bağlantısını kesmenin insan haklarına ve uluslararası hukuka aykırı bir işlem olduğuna karar vermişti. Raporun hazırlanmasına yolaçan, Suriye rejiminin ülkenin üçte birinde interneti ulaşılamaz kılmasıydı. Telif meseleleri yüzünden internete müdahale edebilmeyi öngören yasalar çıkarmış Fransa ve İngiltere bu karara itiraz etmişlerdi.

Foreign Policy'de David Rothkopf, "Sınırsız internet erişimi modern insan hakkı mıdır?" başlıklı bir yazı yazdı ve meseleyi kurcaladı. Bizim gibi, anayasa ve yasaların iktidar sahipleri nezdinde pek hükmünün olmadığı ülkeler için tartışmanın zemini lüks görünebilir, ancak Rothkopf, internet özgürlüğünü öncelikle anayasa kavramıyla ilişkisi açısından konu ediyor. Ve diyor ki: "İnsanlar, bir vakit anayasa yapmış olanların hayalgücünün ötesine geçen haklar talep edemezler, demek saçmalıktır, hem de tehlikeli bir saçmalık".

Şüphesiz her anayasa, yapıldığı dönemin teknolojik koşullarıyla sınırlı, onlara bağlı. Telefonun varolmadığı bir dünyada, kimin telefonunu kimin ne koşullarda gizlice dinleyebileceği gibi bir mesele de olmazdı haliyle. İnterneti, sosyal medyayı, bu mecralarda oluşan alternatif haberleşme, yayın, duyuru, ifade kanallarını varsaymış herhangi bir yasal zemin ve çerçeve olamaz. 2011'de bağımsızlığını elde etmiş Güney Sudan'ınki belki..?

2 Şubat 2015 Pazartesi

Ortada sorun yok, kimsede kusur yok, dağılın!

Geçen akşam, Türk solunun herhangi bir eksiği, yanlışı olmadığını öğrendik. Tek sorun, kendini yeterince anlatamamakmış. Bu gece de, dinde herhangi bir sorun olmadığını, Ortadoğu'da olan bitenlerden, IŞİD'den şundan bundan emperyalizm ve emperyalistlerin sorumlu olduğunu öğreniyoruz. Halen öğrenmekle meşgûlüz, ama ben bu defa nasıl olduysa vaziyetlere erken uyandım, bir yandan öğrenirken yazıyorum. Faydasını da görüyorum, çünkü tam size bunları yazarken, asıl problemin Müslümanlarda değil Batı ve Batılılarda olduğunu da öğrendim. Mesele Batılıların kültürel kazanımlarından vazgeçmeleri, Ortaçağ'a dönmeleriymiş. O kazanımlar niye onlardaydı, falan, sormuyoruz haliyle.