14 Eylül 2014 Pazar


Şu anda bütün camilerde hocalar telaş içerisinde olmalıydı. "Hayır, bunlar asla bizden değildir!" vaazları vermeliydiler kaygıyla. Diyanet hutbeler hazırlamalıydı. Birçok şehirde peşpeşe protesto gösterileri yapılmalıydı. "Dinimizi kullanarak bu korkunç işleri yapamazsınız!" diye haykırılmalıydı. Bunun yerine, Twitter'da, "kafa kesmek caiz midir" tartışması yapılıyor. Yakarsan olmaz, yakmak Allah'a mahsustur, fakat kafa kesilebilir. Peki hangi durumda kesilir?.. Anlayabildiğim kadarıyla, pek az istisna dışında, Müslümanlar olan bitenin hâlâ farkında değiller. Koskoca bir dinden merhamet çıkarılıp atılıyor, vicdan neredeyse suç aleti sayılmak üzere, dünyevî kudret, tahakküm, eline şöyle ya da böyle iktidar geçiren Müslümanın varoluşunun başlıca amacı oluyor; bugün çizilen resimleri silmeye kuşaklar yetmeyecek; gel gör ki, dini her şeyden üstün tuttuğunu iddia eden milyonlarca insanın umurunda değil. Herkes mi sadece Türkiye'de bir süre daha iktidarı elde tutma derdinde? Davutoğlu şunu yaptı, Erdoğan bunu yapmadı meselesinden falan sözetmiyoruz. Hesabı verilemeyecek ne çok şeyin biriktiğini -yine istisnalar dışında- sadece Müslümanlar mı görmüyor? Düşünün, kendine "İslâm Devleti" diyebilen bir örgütün elinden bu ismi almaya kalkışan dahi yok. Hile yapıp önceki ismini söyleyince hakikat değişmiyor; o ismi de onlar takmıştı kendilerine. Azıcık öteye geçip oradan İslâm âlemine bakan, kendisine doğru uzatılmış bıçağı görüyor. Bunun haksızlık olduğunu kabul ettirebilmek için, o bıçağı o herifin elinden çekip alabilmelisiniz. Var mı bu yönde bir gayrete şahit olan? O bıçak sizi temsil eden bir simge. bir ikon haline geliyor. Engel olmayacak mısınız?

12 Eylül 2014 Cuma

Kötülüğün minik masum halleri

Koton firması, daha doğrusu cinfikirli reklamcıları, kapitalizmin insan ruhuna yapabileceği kötülüklerin kısacık bir özetini çıkarıp bunu bir reklam filmiyle nasıl anlatırız, demişler; ve başarılı olmuşlar. Şuradan izleyebileceğiniz reklam, bencil yetişkinlerin birbirlerinin gözünü oyduğu, insanlar arası hiyerarşinin doğuştan ve mutlak sayıldığı, korkunç bir gelecek istiyorsak, yararlanabileceğimiz bir eğitim malzemesi sayılabilir.

Film oğlanın doğumuyla başlıyor: "O, doğduğunda ağlamadı doktora çak yaptı." Annesine değil, doktora. İşi kimin bitirdiğini biliyor, uyanık çocuk. Ve başka bir şey değil "çak" yapıyor. Cool ya. Meselâ annesini öpmüyor veya "iyi becerdik bu işi" anlamında ona çak yapmıyor. Çünkü o doğuştan birey. Bir tek konu dışında kimseye ihtiyacı olmadığını zaten göreceğiz.

"Yürümeye karar verdiğinde ilk adımını herkes gibi atmak istemedi; ayakkabılarını giydi." Reklamın teması, bu ikinci basamakta ortaya çıkıyor: "Herkes gibi" olmamak. Bonus olarak, ayakkabı giyme var. Aksini düşünürsek meseleyi anlarız: "Herkes gibi olmak istemedi, ayakkabılarını fırlatıp attı, çıplak ayakla dolaştı" olsaydı söylenen? Mağazalardan uzaklaştığımız başka bir âleme geçerdik. (Tabiî reklamcılar bunu da başka bir amaçla kullanıyor değillerse.) Oysa şimdi, "herkes gibi olmamak" için ayakkabısını giyiyor oğlan. Yani onun herkes gibi olmaması için annesinin bir mağazaya çoktan girip çıkmış olması gerekiyor.

"Aradan uzun yıllar" geçiyor, oğlumuz "tarzını hep koruyor". "Gezmelerde teyzelerin elini öpüyor, ama centilmence öpüyor." Niye? "Herkes gibi" olmak istemiyor, bu yüzden, pek çok yetişkinin yaptığı bir şeyi mi yapıyor? Değil elbette. Bizim ufaklık aslında çocuk gibi olmak istemiyor.

Nitekim "ve okula başladı" aşamasında, ilk iş, yaşıtı bir kıza sarkarken görüyoruz oğlumuzu; burada reklamcımız muhteşem kelime oyununu devreye sokuyor: "daha okumadan yazmayı öğrendi". Oğlumuz kıza yazdı, güzel. İkisi de henüz böyle bir "yazma"dan uzak bulunmaları gereken yaştalar, ama ne gam! Onlar böyle yaptığı için, ben de "sarkıyor" diye anlatabiliyorum. Ve biz burada minicik çocuklardan bahsediyoruz.

11 Eylül 2014 Perşembe

Toplantıda var, imzası yok - flaş diye buna derim

ABD'nin İD'e karşı savaş için biraraya getirmeye çalıştığı koalisyonun Ortadoğulu üyeleri Suudi Arabistan'ın Cidde şehrinde toplandı ve elbette esas mevzularını görüşüp karara bağlamanın yanısıra, belki de Türkiye'nin bölgedeki ve dünyadaki konumunu yeniden düşünmeyi gerektirecek bir manzara yarattılar: Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar, Umman, Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan ve ABD'nin yeraldığı toplantıda Türkiye de temsil edildiği halde, sonuç bildirgesinde adı yeralmadı. (Alman gazetesi Die Zeit Türkiye'nin "sadece insanî tedbirler" kapsamında koalisyona katılacağını yazdı, ama bunu kime, neye dayandırdığını belirtmedi.)

Obama'nın konuşmasından sonra

Amerikalılar için 10 Eylül de bundan böyle sık anılan bir tarih olacak. ABD Başkanı Barack Obama'nın "strateji ilânı" nedeniyle. (Saat farkından ötürü, bize göre 11 Eylül.) Obama, devletinin "geniş bir koalisyona öncülük" yaparak, "IŞİD'i yok edeceğini" duyurdu. Bundan böyle uzunca bir dönem, -eğer başka yerlere yayılmazsa- Irak ve Suriye'de "İslâm Devleti"ne karşı savaş ve İD'in buna karşı muhtemelen artırarak sürdüreceği caniyane eylemlere ilişkin haberlerle yaşayacağız. Vaziyet öyle gelişmelere gebe ki, işin İD ile ilgili kısmı zamanla ayrıntı düzeyine bile inebilir.

Obama'nın konuşmasından sonra ortaya çıkan durumu, içerdiği tehlike ve çözüm potansiyelleriyle birlikte ortaya dökelim, bundan sonrasında izlerken hepimize faydası olacak bir kılavuz ortaya çıksın. (Burada derleyip toparlayacaklarım, şüphesiz, bölgeyi uzun zamandır izleyen, daha bilgili ve uzman gazetecilerin yazdıklarıyla tamamlanmalıdır.)

1. Batı ile Müslümanlar

Obama, konuşmasının hemen başında, "IŞİD"in kendine "İslâm Devleti" adını takmaya hakkı olmadığını, çünkü bu örgütün ne İslâm ne de devlet olduğunu belirtti. Açıklamayı 11 Eylül İkiz Kuleler saldırısının yıldönümüne bir gün kalaya, sembolik bir tarihe denk getirdiği için, "biz İslâm'a düşman değiliz" mesajı vermesi, 11 Eylül sonrasında Bush'un Batı dünyasını sürüklediği çatışmacı, fanatik tavırla farkını ortaya koyması anlamlıydı. Bunun pratik önemi var mı?

8 Eylül 2014 Pazartesi

Zizek de İslâm'ın gerçekliğinden bîhaber, anlaşılan

New York Times'ın 3 Eylül tarihli sayısında, "fikir" sayfalarında, günümüzün gözde düşünürü Slavoj Zizek'in Irak ve Suriye'yi kasıp kavuran "İslâm Devleti" (eski IŞİD) üzerine bir yazısı yayımlandı. Başlığın "IŞİD, Sahici Köktendinciliğin Rezil Edilmesidir" diye çevrilmesi bana mâkûl gözüküyor: "ISIS Is a Disgrace to True Fundamentalism". (Gerçi bir NYT okuru, yazının bazı bölümlerinin Zizek'in 2008'de yayımlanmış bir kitabından olduğu gibi alındığını bildirdi ve daha evvel yayımlanmış yazı basmak istemeyen gazete yöneticilerini epey öfkelendirmiş, Zizek'i de pek düşmek istemeyeceği bir duruma düşürmüş olması beklenecek ufak çaplı bir skandal çıktı - çıtlatıp geçeyim, burada konumuz değil.)

İnternet, akıllı telefon vs. çağının düşünürü Zizek, yazının bir yerinde, "Peki bu terörist köktendinciler sahiden terimin otantik anlamında köktendinci mi? Sahiden inanıyorlar mı?" diye soruyor ve kendi sorusuna cevaben, "Tibet rahiplerinden ABD'deki Amish'lere bütün otantik köktendincilerde kolaylıkla fark edilebilen bir şey"in İD militanlarında eksik olduğunu ileri sürüyor. Zizek'e göre sahici köktendinciler hırssız, garezsiz insanlardır ve kendileri gibi olmayanlara kızmazlar, "inanmayanların hayat tarzına karşı derin bir kayıtsızlık" içindedirler. "Bugünün sözde köktendincileri eğer sahiden Hakikat'e giden yolu bulduklarına inansalar," diyor Zizek, "neden inanmayanlarca tehdit edildiklerini hissetsinler ki?"

7 Eylül 2014 Pazar

Bu Kürt takıntısıyla yeriniz bellidir

Acaba Zekeriya Öz'ün faaliyetleri sadece kendisinin ihtiyaç duyup oturduğu yerden yürüttüğü işler mi, yoksa sahiden Cemaat üzerinden bağlantılı olduğu birilerinin halini tavrını da yansıtıyor mu? Savcı şimdi de "İhanet Süreci" (@ihanetsureci) adlı Twitter hesabının fantezi tweet'lerini yaymakla meşgûl.

Öz'ün aktardığı tweet'lerden birine göre "Doğubeyazıt'ta demokratik özerklik çalışmaları için" Kandil'den bir grup "özel olarak görevlendirilmiş". "Doğubeyazıt'ta demokratik özerklik çalışmaları" ne acaba? Bu böyle rastgele birtakım ilçelerde ayrı ayrı yürütülecek bir iş mi? Sonra, Doğubeyazıt'ta sanki kimse yok, Kandil'den özel bir grup görevlendiriyorlar. Ama kabul edelim ki, böyle söyleyince pek bir havalı oluyor; "Türkiye'ye karşı hain planlar - ın-ı-nıınnn!" falan...

Daha da fantezi yüklü olanı var: "PKK'nın IŞİD'e operasyon adı altında bölgedeki dini tarikat-cemaatleri hedef tahtasına oturmayı planladığını..." İnsanlar can derdinde, bütün Kürt silahlı güçleri "İslâm Devleti"nin katillerine karşı, ABD desteğinde, Irak ordusu ve Şii milislerle kâh işbirliği halinde kâh çekişerek savaşıyor, Savcı Öz'ün popülaritesini artırmaya çalıştığı hesap dindarları kışkırtma derdinde: "PKK dinî tarikatlere-cemaatlere saldıracak"! PKK'ye karşı yeni bir nefret kanalı açmaya çabalıyor, bir yandan da "İD'e sahip çıkın" demeye getiriyor.

6 Eylül 2014 Cumartesi

Lübnan'da da musibet yaklaşıyor

İD geçen haftaki Sünni Lübnanlı askerden sonra, bugün de Lübnanlı Şii bir askerin başını kesti, her zamanki gibi fotoğraflarıyla duyurdu. Kafa kesicilerin sünni-Şii ayırt etmeyişi, Lübnan ordusunu bütün olarak karşılarına almaya hazır oldukları yolunda yorumlanıyor. Lübnan halkı olacakları pasif bir tavırla oturup bekleme niyetinde değil. Ortalık karıştı. İnsanlar sokaklara döküldüler. Bazı Şii semtlerinde duvarlara afişler asıldı, Suriyeli mülteciler tehdit edildi. Kısaca, "Gidin!" dendi. Suriyeli mülteciler zaten bazı Hıristiyan şehirlerine alınmıyorlar. Bazı şehirlerde de Suriyelilere gece sokağa çıkma yasağı uygulanıyor. Gariban mülteciler için Türkiye'nin bazı şehirlerinden sonra Lübnan'daki sığınakları da cehenneme dönüşecek anlaşılan. 7 Eylül gecesi Suriyeli mültecilerin kaldığı çadırlar yakıldı. Buna bir de, İD'in bu ülkeye sızmak için sistemli faaliyet içerisinde bulunduğunu ve Suriyeli mültecilerin arasına gizlenerek yoğun tepki yaratacak kanlı eylemler yapabileceğini, yeni yeni askerleri ele geçirip kafa kesebileceğini vs. ekleyin! Ürkütücü...

Obama-Erdoğan görüşmesi - duyulmamış işler

Galler'deki NATO Zirvesi vesilesiyle ABD Başkanı Barack Obama ile TC Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan arasında yapılan görüşme belli ki diplomatik teamüller ve devletler arası ilişkilerin sınırlarını zorlamış.

Öncelikle, görüşmeden sonra Türk tarafının açıklama yapmaması tuhaftı. TC'nin İD'e yardımının sorun olup olmadığı, rehineler konusu, Kürtler konusu... herkesin izahat beklediği bir sürü başlık vardı. En azından "gereken yapılacak" cinsinden yuvarlak laflarla geçiştirebilirlerdi, ona bile kalkışılmadı. Neden sonra, Washington'da çalışan Türk gazeteci İlhan Tanır, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü Caitlin Hayden'dan gelen açıklamayı sitesine koydu da görüşmenin içeriğinden haberimiz oldu.

5 Eylül 2014 Cuma

Millet-i hakime'nin 6-7 Eylül'ü

Bize bebek arabası lazım değil ki. Bayrak lazım, Atatürk resmi lazım. Selanik'te "Ata'nın evi bombalandı" tezgahı çevirecek Millî İstihbarat Teşkilatı lazım. Ayağında doğru dürüst çarık olmayan köylüleri kamyonlara doldurup şehre, pırıl pırıl vitrinli dikkânlarıyla kimbilir nasıl bir şeytanî âlem kurmuş gâvurları kırmaya götüren Özel Harp Dairesi lazım. Asker vesayetine karşı ilk bayrağı açmış, fakat her nedense bir İttihatçı komitacının başkanlığında kurulmuş olan, İstanbul'u Türkleştirmek, Müslümanlaştırmak için uğraşan Demokrat Parti lazım. Devletin her ölümcül çağrısına bir kutsal şölene koşar gibi koşan insanlar lazım. Gâvurun malını yağmalarken tam bir iç huzuruyla, neşeyle davranan mütedeyyinler lazım. Başörtüsünü atmış, topukluları giymiş, Batı'ya doğru giderken, yağmalanan bir Rum'un mağazasından üstüne birşeyler bakan modern kadınlar lazım. Genç Cumhuriyet'in kravatlı ceketli afilli adamları lazım.


Fotoğraflar, Hakan Akçura'nın blogu Geçip de Kalanlar'dan. Eğer tıklayıp oraya giderseniz, bu fotoğrafın onlarca benzerini görecek, 6-7 Eylül pogromuna katılan "vatandaş"ların çeşitliliğine hayret edeceksiniz. Devlet kontrolunda yürüyen bir iş olduğu için ölü sayısı yaklaşık 15'le (tam bilinmiyor) sınırlı kalan, birkaç yüz yaralısı olan, "sadece" 200 kadar kadının tecavüze uğradığı bu korkunç hadise, Ermeni soykırımından sonra, Türk milletinin en büyük yüz karasıdır. Devlet örgütlemiş, millet cân-ı gönülden katılmıştır. Hattâ tecavüzleri tek tek askerin, polisin örgütlemediğinden emin dahi olabiliriz.


Bu pogrom ve özellikle Müslüman olmayan azınlıklara yönelik insanlık suçları, Türkiye'de demokrasi, insan hakları, özgürlük mücadelesi verenlerin gündemine hâlâ doğru dürüst giremedi. Hrant öldürüldükten sonra Ermeni soykırımı ve Rumlara yönelik etnik temizlik konularında bir miktar duyarlılık oluştu sayılır. Ancak bu konular hâlâ, sol hareketler ve sol muhalefet partileri nezdinde, demokrat-özgürlükçü cephenin esas tartışma konuları arasında yeralmıyor. Milletî hakime komplekslerinden kurtulamamış toplum çoğunluğunun bizzat kendi marifeti olan ya da katıldığı vahşet eylemlerine arkasını dönmesi Müslümanlığına halel getirmiyor, onu artık anladık da, Türkiye'de solun genel olarak Müslüman olmayan azınlıklara dair sorunlardaki hissizliğini nasıl açıklamalı? Bu işlerde hep örgütleyici olarak rol almış Kemalizmle kader birliğiyle mi? Anti-emperyalizm kılığına bürünmüş, ruhları zehirleyen bir tür milliyetçilikle mi? Yoksa basitçe, bugün bu mevzulardan önemli bir fayda/getiri umulmamasıyla mı?


6-7 Eylül'ü tertipleyen ordu (devlet) ve Demokrat Parti hükümeti, tahrikçi diye solcuları, komünistleri tutuklayıp olayı onların üstüne yıkmaya kalkmıştı. Bu bile Türkiye solu için 6-7 Eylül'ü unutmama-unutturmama gerekçesi olamadı - azınlıklar kimsenin umurunda değil anladık da...

Öncelikle sizden tepki beklenen bir konuda bu kadar sessiz kalırsanız, bir süre sonra kurbanlar size sadece duyarsız değil işbirlikçi gözüyle bakmaya başlar. Bir Ermeni soykırımı anmasını bile anca birkaç senedir, pek sınırlı bir katılımla (700-800 kişi), bir "sol" grubun sistematik sabotajı altında yapabiliyoruz. (Bu sistemli sabotaj, öteki sol gruplar için hiç mesele olmuyor.) 6-7 Eylül sanki yok gibi; pek az insan hatırlıyor, hatırlatmaya çabalıyor. Yakın tarihi Türkiye'ninki gibi, soykırımla, etnik temizlikle şekillenmiş bir ülkede solcuysanız ve bu insanlık suçlarıyla ilişkili yüzleşme meseleleri gündeminizin ilk sırasında değilse, size uygun isim hakikaten "ulusalcı sol"dur, bu da milliyetçi'nin kibarı; hepimiz biliyoruz ki.


[ Şimdiye kadar gördüğüm en geniş 6-7 Eylül fotoğrafları arşivine bakmak ve pogromun ayrıntılarını içeren bir yazıyı okumak isterseniz: Geçip de Kalanlar. ]

4 Eylül 2014 Perşembe

Sophie'nin seçimi - 2014!

"İslâm Devleti"nin, kimini ensesinden vurarak, kiminin kafasını keserek, başta Şiiler, yaşamasını uygun görmediği herkesi katlederek, Ezidîleri bir tarafa, Hıristiyanları bir tarafa sürerek hızla ilerleyişi nihayet yavaşlatılabildi. Dengenin geçiciliğinin herkes farkında. Bu arada, ilerleyiş durdurulmuş olsa bile, İD'in şu ana kadar ele geçirdiği toprak, hakimiyeti altına aldığı nüfus, denetlediği-kazanç sağladığı ekonomi, onun eline bırakılamayacak kadar fazla, değerli. İlaveten, İD bu şekilde varlığını sürdürebilir ve yerine yerleşebilirse, oradan dünyanın her yerine "cihatçı" ihraç edeceği de yüzde yüz.

Batı'nın büyük güçleri, İD'in varlığına son vermeye kararlı görünüyorlar. Onları bu meydanda dövüşe bizzat İD çağırdı, önce Kürt bölgesine saldırarak ve Ezidîleri katletmeye başlayıp, bütün dünyaya, "soykırım da yaparım, dokunamazsınız" mesajı vererek, sonra Amerikalı gazetecilerin başlarını keserek, İngiliz yardım gönüllüsünü de idam edeceğini duyurarak.

ABD ve doğal müttefiki Britanya salı günü Galler'de başlayacak NATO zirvesini Irak Operasyonu 3.0'a çevirmeye karar vermişler. Yani artık ortada bir tereddüt yok. Zirvede, ABD ile Britanya'nın girişimine Ortadoğu'dan hangi "kilit ülkeler"in katılımıyla yeni koalisyonun oluşturulabileceği görüşülecek. Zirveye giderken Obama'nın söyledikleri ise, çok acele edilmeyeceğini gösteriyor. Yerel güçlerle, aşiretlerle ilişkileri, ittifakları olgunlaştırmaktan vs. sözetti ABD başkanı.

Ayrıntıları merak edenler, The Guardian'da Patrick Wintour'un haberine göz atabilirler. Ama çoğumuz sanırım, herhangi bir ayrıntıyı merak etmek ve hakiki problemlerle uğraşmak yerine, gözün gördüğünü dille örtmeye çabaladığı, içinden geçeni dışavuramadığı o zorlu seçim karşısında ter dökmekle meşgul olacak: İD hakimiyeti mi ABD müdahalesi mi?

Eller aya biz yaya - 2014

Le Monde Diplomatique'in İngilizce edisyonunda "Yeni Soğuk Savaş" başlıklı bir yazı okudum (yazarı Serge Halimi, linki: "The new cold war"). Yazar, Batı'nın Ukrayna'yı kendine doğru çekmesinin Putin'in sabrını taşırdığını ve 1980'lerde Sovyetler Birliği'nin "yenilgisi" ve Doğu Bloku'nun çöküşüyle sona eren Soğuk Savaş'ın yeni koşullarda yeniden başladığını ileri sürüyor. ("Yenilgi", Ronald Reagan'ın o zamanki lafına atfen tırnak içinde; "Biz yendik, onlar yenildi" demiş artist başkan.)

Amacım bu konuyu tartışmak değil. Yazının sonuna doğru, Princeton ve New York üniversitelerinde Rusya üzerine çalışan tecrübeli uzman Stephen Frand Cohen'in görüşü aktarılıyor: "Bu yeni Soğuş Savaş daha tehlikeli olabilir." Cohen, meseleye ABD açısından yaklaşarak söylüyor bunu. Sebebini de şöyle açıklıyor: "Çünkü, öncekinde olduğu gibi, etkili bir Amerikan muhalefeti yok ortada - ne idarede, Kongre'de ne medyada, üniversitelerde, think-tank'lerde." Yazar Halimi, bunun arkasına şu sözleri ekleyerek bitiriyor yazısını: "Her türlü tuzağa düşmenin meşhur reçetesi..."

Kültür-medeniyet şu anın pek gözde kavramları - Davutoğlu olan bitene damgasını vurdukça daha da allanıp pullanacaklar. Bu kavramları hep böyle ibretlik örneklerle birlikte ele almak güzel olur. Kimi, sağlıklı ve etkin yönetim için ortalıkta tek çatlak ses çıkmamasını makbul, hattâ şart görür -ki, toplumumuzun ezici çoğunluğunun bundan en küçük şüphe duymadığını söyleyebiliriz. Kimi de, "eyvah, muhalefet yok, her an çuvallayabiliriz" diye düşünür.

Farklı sese ihtiyacın gerekçesi: İtiraz ve tartışma olmazsa her türlü tuzağa düşebiliriz! Evet, "eller aya biz yaya" geyikleri gibi oldu azıcık. Ama bin türlü hisse içeren bir kıssa: farklı fikir olmazsa kendininkini sınayamazsın, itiraz olmazsa egon şişer, dayama özgüven stokun yarıyolda eriyiverir, kendi parıltından gözlerin kamaşırsa önünü göremez, toslarsın bir yere...

2 Eylül 2014 Salı

Sahih adın ne, Etyen?

Olduğunu sandığın ve olduğunu sandıkları şey değilsin, Etyen. Altı-yedi senelik mücadele senin burnunun dibinde hazırlandı, yürütüldü. Neyin ne olduğunu, bizlerin nasıl insanlar olduğumuzu biliyordun. ("Hrant'ın Arkadaşları" adı altında, mahkeme önü protestolarını, 19 Ocak anmalarını ve bunlara benzer başka faaliyetleri örgütlemeye, yürütmeye çalışan insanlardan sözediyorum.) Tanıyordun, Hrant öldürüldüğünde beraber çalıştık Agos'ta kaç zaman. Ayrıca da tanıyordun işte. Fakat günün birinde birden bizi Ergenekoncularla iş tutmakla suçladın. Üstelik homojen bir grup olmadığımızı da biliyordun. Herhalde bizi olmadık savunmalara zorlamak, etkisiz kılmak istedin, bilemiyorum. Bir adalet mücadelesini hiç değilse yedi sene boyunca gündemden düşürmemeyi bir şekilde becermiş insanları niye itibarsızlaştırmak istediğini anlayamadım. Sadece sırtıma giren bıçağın soğukluğunu hissettim.