2 Ağustos 2015 Pazar

Onlar gülmeyecekse ne için uğraşıyoruz?

Bir fotoğraf karesinde dört kadın.

Birinin eşi, devletin katillerince kaçırıldı, öldürüldü, köy yoluna atıldı. Ötekinin eşi, Cumhuriyet tarihinde görülen en geniş katiller koalisyonunun kurbanı oldu, polisin askerin katıldığı, siyasîlerin örtbas ettiği bir suikasta kurban gitti. Üçüncünün eşi -dördüncünün de babası-, yine pek geniş bir koalisyon tarafından hedef haline getirilerek ülkeden gitmek zorunda kaldı, kahrından öldü.


Gülümseyen dört kadının bir fotoğraf karesinde biraraya gelişini hüzünlü kılan, Türkiye'nin kirli ruhudur. Biraraya geldiklerinde, birarada oldukları için gülümsediklerinde ortaya çıkansa, bütün o katillere, kirli ruhlara filan pabuç bırakılmayışının resmidir.

1 Ağustos 2015 Cumartesi

Kafka, Samsa, böcek, biz

Radikal, 30.07.2015


Kafka'nın Dönüşüm hikâyesinin kahramanı Gregor Samsa, sanal âlemin tanınan şahsiyetlerinden. Hikâye, “Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu,” diye başlar. Sosyal medya bunun çeşitli uyarlamalarıyla dolu. “Bir sabah uyandığında...” kendini -şüphesiz böcek olarak değil- başka bir varoluş halinde bulmak, oysa, bizim memleketimiz, tarihimiz, kültürümüz içerisinde tasavvur edilmesi dahi imkânsız bir vaziyet. Bu kadar popüler oluşu hayret verici. Belki de imkânsızlığındandır cazibesi; bilemiyorum.

Zira biz, öncelikle, bir sabah uyanmayız. Bir akşamüstü de uyanmayız. Hiç uyanmayız. Gözlerimiz açık, algımız sadece alışıldık bildik iletilerin sızabileceği gibi aralık, zihnimiz her zamanki kadar rölantide, bir garip uykudur bu. Ama uykudur. Sürer de sürer.

Sonra, biz hiçbir zaman bunaltıcı düşlerden uyanmayız. Bunaltıcı düşler içerisinde yaşarız. Belki hepsi aynı bunaltıcı düşün bölümleridir. Sezon finali hiç gelmez.

31 Temmuz 2015 Cuma

İddia tuhaf, durum ciddî: Sina'da MİT'çiler!?

Derleyip bir süredir beklettiğim önemli bir iddiayı şimdi paylaşıyorum. İddia, Mısır'ın bazı MİT görevlilerini Sina'daki cihatçılara yardım ederken yakalamış oluşu. Şimdiye kadar bekletmemin sebebi, kaynakları gözümün pek tutmaması, ortada istihbaratçıların dezenformasyon savaşı varsa buna alet olmama kaygısı. Şimdi yayımlamamın sebebi, Mısır'ın iddiayı yetkili bir ağızdan dile getirmesi.

Mısır dışişleri bakanlığının üst düzey bir yetkilisi, "Türk hükümeti"nin IŞİD-DAİŞ'in Sina'daki kolu Ensar Beytil Makdis'le ilişkisini "kanıtlayabileceklerini" ileri sürdü.

Mısır dışişlerinin, desteklediği gerekçesiyle Türkiye'yi suçladığı Ensar Beytil Makdis, Gazze'de kurulmuş, oradan Sina'ya geçip taban bulmuş bir örgüt; veya "cemaat". 2014 Kasım'ında IŞİD-DAİŞ'in halifesine biat edip kendilerine "İslâm Devleti'nin Sina Vilayeti" adını verdiler, Mısır ordusu ve polislerini hedef alan silahlı bombalı eylemler yapıyorlar. (Biraz daha geniş izahat için, örgüte sempatisini de gizlemeyen incanews'in haberine veya ilgili Wikipedia sayfasına bakabilirsiniz.)

Gelelim derlediklerime.

Mısır sitesi Egypt Daily News'un iddiasına göre, Mısır ordusu, Sina yarımadasında IŞİD-DAİŞ militanlarını eğiten, yöneten "yabancı unsurlar" yakalamıştı, bunların arasında MİT elemanları da vardı! Sina'da herhangi bir MİT elemanı yakalandı mı, bunu araştırıp doğrulama-yanlışlama imkânına sahip değildim, hâlâ da değilim. Ortadaki iddia bu haliyle psikolojik harp uyduruğu gibi duruyordu. Çünkü hem içinde biraraya getirilen unsurlar nedeniyle inandırıcılıktan uzak görünüyordu hem kaynağı Mısır ordusu veya istihbaratının işgüzar veya uçuk elemanları, PR'cıları gibi duruyordu hem de duyuruluşu pek gayriciddiydi.

Bugün hiçbirimiz hiçbir şeye kafadan "yalandır" diyebilecek halde olmadığımızdan, bir kenara kaydetmiştim. Zira iddianın içerdiği unsurların biraraya getirilişi saçma olabilir, ama bunların biri-ikisi doğru da olabilirdi. Ayrıca bu "haber", şu anda Mısır'ı yönetenlerin "dış düşman" yelpazesini nasıl resmettiklerini -Türkiye'yi de nasıl bir yere yerleştirdiklerini- gösteriyordu, bu yüzden bilmekte fayda vardı.

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Bataklık insanları

Radikal, 23.07.2015


(BAŞLAMADAN BİR NOT: Okuyacağınız yazımı gazeteye göndermek üzereyken, Urfa'da iki polisin öldürülmesini HPG'nin üstlendiği yollu haberler duyuldu. Bunu kim hangi niyetle yapmış olursa olsun, ortadaki, cinayettir. Ama'sız, şiddetle kınanmalıdır, kınıyorum, herkesin kınamasını bekliyorum. Olayın insanî boyutunun yanısıra, bu cinayetin, Türkiye halklarının çoğulcu demokrasi ve özgürlük mücadelesine vuracağı darbeden ötürü ayrıca üzülüyorum.)

İstanbul Osmanlı Ocakları Gençlik Kolları Başkanı, İstanbul İl Öğrenci Temsilcisi, Meclis Üyesi, Siyasî Bilimler ve Tarih Bilimleri Uzmanı Furkan Gök, İstanbul/Sultanbeyli, osmanliocaklari.org.tr. Twitter kullanıcı adı: @FurkanGok1406. İki gündür, erken, çok erken, ama çok erken tarih olmuş gülen yüzlerine baka baka kahrolduğumuz gençlerin cenazeleri hâlâ omuzlarda taşınıyorken, milliyetçi, muhafazakâr, değerlerine bağlı Türk ailesi ve toplumuyla Türkiye Cumhuriyeti millî eğitiminin beraberce ürettiği mahsullerden bir yaratık, içindeki pisliği dünyaya şöyle kusuyordu:

"Canlı bombaya rahmet ve yakınlarına sabır diliyorum."

Bir gece önce, “kurbanlara bir 'Allah rahmet eylesin' diyemiyorsunuz” sözüne karşılık -başka birinden- şu cevabı aldım:

“koministe Allah rahmet değil azab eder...”

Bülent Bey kadın sesi istemiyor

Bülent Arınç'ın, pek çok öndegelen İslâmcı gibi, kadınlarla bitmek bilmeyen bir derdi var. Gülmelerini istemiyor, konuşmalarını istemiyor, ortalıkta gözükmelerini, erkeklerle aynı işleri yapmalarını, aynı ortamlarda bulunmalarını istemiyor. Başbakan Yardımcısı şimdi de TBMM Genel Kurulu'nda HDP Diyarbakır Milletvekili Nursel Aydoğan'a, "Hanımefendi, sus! Bir kadın olarak sus!" diye posta koydu. Siyasette paçavra edilişi de umarım kadınların elinden olur.



(Videoyu Bülent Arınç bir gün farkla tam bir yıl önce, "kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak" sözüyle herkese "millî değerlerimiz"i hatırlattığında hazırlamıştım.)

26 Temmuz 2015 Pazar

İddia: "Ankara-IŞİD temasının belgeleri var"

IŞİD-DAİŞ'in kritik elemanlarıyla Türkiye "yetkilileri" arasındaki ilişkilere dair çok sayıda kanıt-belge ele geçirildiği ileri sürülüyor. İddia doğruysa, belgeler ABD'nin elinde. Martin Chulov'un, kelimenin tam anlamıyla "özel" haberi, birçok soru yaratıyor.

Chulov'un haberi, "istihbarat işlerine aşina, üst düzey bir Batılı yetkili"nin anlattıklarına dayanıyor. Anlatılanlar, özetlenmiş haliyle, şöyle:

Amerikan özel kuvvetleri, Mayıs ayında, Suriye'nin doğusunda bir IŞİD-DAİŞ karargâhını bastı ve örgütün önemli isimlerinden Abu Sayyaf'ı öldürdü. Bu, adı ortalıkta pek dolaşmayan, örgütün sadece bazı kodamanlarıyla teması olan bir adamdı. Bu Tunuslu cihatçı, belli ki, yürüttüğü görev nedeniyle gölgede kalmayı tercih ediyordu. Abu Sayyaf, 2013 ortalarından itibaren IŞİD'in petrol kaçakçılığı "işinden" sorumluydu. Petrol satışı, özellikle o dönemde örgütün aslî gelir kaynağı konumundaydı ve alıcıların büyük çoğunluğu Türkiye'dendi.

Cihatçılarla yasadışı petrolün Türkiyeli alıcılarının bu ilişkisi, Ankara'nın örgütle yakınlığına, ittifakına yoruluyor, Washington ve Avrupa'nın çeşitli başkentlerinden Ankara'ya bu konuda şikayetler iletiliyordu. Bunlar, Türkiye'nin 900 kilometrelik güney sınırının örgüt tarafından her iki yönde fazla rahat kullanıldığı yollu şikayetlere eşlik ediyordu. Dünyanın dört yanından binlerce cihatçı buradan geçip IŞİD ve öbür silahlı örgütlere katılmıştı. Aynı şekilde, cihatçılar bu sınır aracılığıyla Türkiye topraklarını bir nevi güvenli arka bahçe olarak kullanıyorlardı.

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Devlete "misilleme" hakkı tanıyan liberal

İsim vermeden aktaracağım (mesele bağcı değil üzüm); Türkiye'de liberalliğin bayraktarlığını yapan insanlardan biri, hükümetin bir tür darbe yaptığı, seçim sonucunu, "millî irade"yi ezmeye çalıştığı, bu amaçla savaş çıkarmaya uğraştığı sırada şunu söyleyebildi:
Evet, 'barış.' Ama PKK iki polisi kalleşçe katledince devlet misilleme yapmayıp ne yapacak? PKK'nın Türkiye'ye karşı silah bırakması şart.
Bunu da başardık! Devleti rakip silahlı örgüt olarak gören bir liberal! Devlet, normal şartlarda, misilleme gibi bir kavrama sahip olmayan, herhangi bir suç işlendiğinde, suçluyla beraber misilleme yapmaya kalkanı da yakalaması, yargılaması gereken bir mekanizma. Ama tabiî bu, liberalizmi de üretmiş olan dünyanın gerikalanında geçerli. Türkiye'nin liberali de öyle alışmış ki buradaki duruma, söylediğinin dünya görüşünü havaya uçurduğunun farkında değil. Çünkü basitçe: Türk sağının kültürel ikliminden kurtulmadıkça ne liberallik ne demokratlık ne başka şey...

Nitekim aynı sebeple, PKK'nin "Türkiye'ye" karşı şunu veya bunu yapmasından sözediyor. Sanırım kastı Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Yoksa "Türkiye" dediği şeyin içerisinde bizzat dağa çıkıp PKK'ye katılmış insanlar da var. PKK'yi destekleyen, desteklemeyen, ona az kızan, çok kızan, "Kürtlere özgürlük" diyen, "Kürt yoktur" diyen, kıçını dönmüş ilgilenmeyen... ve bizzat toplumun yaklaşık dörtte birini oluşturan Kürtler var. Ama biz "Türkiye" deyince devleti anlamalıyız; o da, suç işlendiğinde katili yakalayıp yargılamak gibi bir yükümlülüğü olmayan, eylemlerine bütünüyle siyasî parti gibi yön veren, mecburen "misilleme" yapan bir silahlı örgüt! Başka bir silahlı örgütle kendi oyunlarını oynuyorlar. Bu oyunda biz sıradan insanlara, yani topluma laf düşer mi hiç?

Hayır, hakikat böyle de olabilir. Nitekim bizim devletimizin basbayağı, kendini hiçbir hukukla bağlamamış bir silahlı örgüt olduğu ortada. Fakat devletin misilleme hakkını savunan ve "Türkiye" deyince devleti anlayan bir liberallik... sahiden ancak bu toprakların mahsûlü olabilirdi.

23 Temmuz 2015 Perşembe

Zengin, muktedir, erkek: ideal zorba formülü

Kamboçya'da, hükümete 100 bin doların üzerinde bağış yapanlara verilen oknha ünvanına da sahip bir işadamı, bir kadını kafasını tekmeleyerek, yerlerde sürüyerek dövdü. Ve neyse ki kaçtığı Singapur'dan dönmesi ve tutuklanıp hapse atılması sağlandı.

VICE News'un haberine göre, Kamboçya'nın "seçkin"lerinin dünyasıyla ilgili pek boktan gerçekleri ortaya çıkaran olay kısaca şöyle: Televizyoncu Ek Socheata (dövülen kadın), ülkenin zenginlerinden Sok Bun (aşağılık herif) ile yemeğe çıkacak bir Japon kadın arkadaşının "sen de gel" demesi üzerine onlarla birlikte lüks bir Japon restoranına gitmişti. Çünkü Sok Bun'la daha önce birkaç defa beraber olmuş ve ondan şiddet görmüş arkadaşı, yemek sonrasında adamla gitmek istemiyor, yanına güç alacağı bir arkadaş arıyordu (genel olarak kadınların pek iyi bildiği bir vaziyet yani). 2 Temmuz günü çekilen ve Socheata'nın 7 Temmuz günü ele geçirip Facebook sayfasına koyduğu, konur konmaz da Kamboçya'nın internete erişebilen kesimini ayağa kaldıran videolarda, Sok Bun'la beraber gitmek istemeyen kadının direnmesi, Bun'un onu zorlaması, Socheata'nın müdahale etmesi, bunun üzerine yumruklara tekmelere hedef oluşu, açıkça izlenebiliyor.

Devletten şüphelenmeyen bizden değildir

Radikal, 21.07.2015

20 Temmuz, 16:00 suları. Can verenlerin sayısı galiba 30'u geçti (emin değiliz), en az 35 de ağır yaralı var. Her konuşan, “kayıplar artabilir” diyor.

Urfa/Suruç'ta, Kobanê'ye geçmek üzere bekleyen gençlerin kim olduğunu, Rojava'ya ne yapmak için gitmek istediğini gerçi artık biliyorsunuz. Ama tekrarlayacağım: İncik boncuklar şunlar bunlar yapıp satıp para toplamış, birilerine birşeyler ördürtmüş, oyuncak aldırtmış, bir MİT TIR'ına koysan muhtemelen doldurmayacak mütevazı yardım malzemesi vardı yanlarında. Esasen, içlerindeki, ruhlarındaki bir şeyi götürmeye çalışıyorlardı. Bir tür açlıkla gidiyorlardı aynı zamanda: zorluk darlık içindeki insanlara yardım edecekler, ruhlarını besleyeceklerdi. İnsan olan bu açlığı çeker. İnsan olanın ruhu dayanışmayla beslenir. Başkaları için birşeyler yapınca beslenir. Kendine yontmayla değil, kendine almayla değil, vermeyle beslenir, verecek şeyi toparlamayla beslenir, karşılık beklememeyle beslenir. İyi bir şey filiz vermişse, ucundan tutmayla beslenir.

Bu bencilik ve bencillik dünyasında, başka insanları gözü anca akıllı telefonunun ekranında, bir selfie'nin kıyısında yanlışlıkla belirirlerse görebilenlerin, yoksulluğu yoksulların suçu sayanların âleminde, evet, hâla, “insanın ayırt edici niteliği” diye bir şeyi başka insanlarla kader birliğinde, dayanışmada, kendinden zor durumdakine destekte arayanlar var.

Karaalioğlu, kara propaganda, Türk basını

Gazeteler, televizyon kanalları yönetmiş tecrübeli medya mensubu Mustafa Karaalioğlu, 30'u aşkın insanın can verdiği katliamın ardından NTV'de konuşuyor:
"Tam bilmiyoruz, bir IŞİD eylemi mi. Yani fotoğraf onu gösteriyor. İşte, MLKP diyenler de var şu anda, bir tür öyle bir iddia da var ortada. Çünkü oradaki fraksiyonların ne kadar birbirlerine acımasız olduklarını geçmişte de biliyoruz. Bir IŞİD eylemi ise..."
Gereksiz olduğunu biliyorum. Belge kalsın. Basit, elzem sorular:
• "MLKP diyenler" kimler? (Yani: öyle birileri var mı?)
• "Fotoğraf" IŞİD ihtimalini "gösteriyor" ise "MLKP diyenler"in hangi argümanları bu ikinci iddiayı da zikretmeyi gerektirecek güçte?
• Güçlü veya değil, bu argümanlar neler?
• "MLKP diyenler"i argümanlardan ötürü değil de sıfatlarından/konumlarından ötürü ciddiye almamız gerekiyorsa bu özellikler nelerdir?
• "Geçmişte"ki hangi olay, bize Suruç'taki bu katliamı MLKP veya bir sol "fraksiyon"un yaptığını düşündürüyor?
• "Oradaki fraksiyonlar" kimler?

"Yüzde ellinin medyası olmasın mı?" teziyle, Türkiye'de gazeteciliğin, zaten içinde debelendiği bataklıkta, bir daha hiç çıkamayacağı kadar derinlere batmasına yolaçanlar arasında seçkin yerini alan Karaalioğlu, elbette bu soruların cevaplarını bizim kadar biliyordu. Buna rağmen, sırf ortadaki mâkûl izahatı bulandırmak ve hakiki katliamcıları esirgemek için mesnetsiz bir MLKP lafını ortaya sürüyordu. İzleyici, o an için, net bir "IŞİD" lafı duymak yerine, "başka birileri de olabilirmiş" bulanıklığında, buruşturulmuş bir mesaj alacaktı; hedef buydu.

Bunun adı, dezenformasyonla karışık kara propagandadır. Angaje propagandacıların gazeteci kimliği ve sıfatıyla ortalıkta dolaşabilmesi, Türkiye basın ortamının meslek ahlâkından, değerden yoksunluğu sayesindedir.

21 Temmuz 2015 Salı

IŞİD - İD - DAİŞ - DEAŞ? Hangisi?

Ortadoğu'nun tecavüzcü katiller örgütünün adıyla ilgili tartışma, bizdeki hemen bütün tartışmalar gibi, bütünüyle yanlış zeminde ilerliyor. Bizdeki büyük ölçüde Tayyip Erdoğan ve AKP'lilerin "DEAŞ" dayatması ve buna duyulan tepki yüzünden patlak verdiği için, sorunun örgütü kollama-kınama yüzünden çıktığını zannediyoruz. Oysa bu, Batı basınında da, uluslararası politika-diplomasi âleminde de sonuca bağlanmamış bir tartışma. Ve esas olarak, bize -dindarlarımıza da dinsizlerimize de- tuhaf görünse bile, Batılı politikacıların örgüt ile genel olarak Müslümanlar, özel olarak Batı ülkelerinde yaşayan Müslümanlar arasına ayrım koymak istemesinden ve gazetecilerin, örgütün propagandasına alet olmamaya çalışmasından kaynaklanıyor.

Bu konuya açıklık getirmek maksadıyla, ilkin aşağıda, güvenilir gözüken bir Wikipedia maddesinin desteğiyle, şu ana kadar öğrenebildiklerimi aktaracağım. (Umarım aktardığım Arapça yazılışlarda-okunuşlarda sorun yoktur.) İkinci olarak, Vox haber sitesinde yayımlanan, "Onlara ISIS demeye son mu vermeliyiz?" başlıklı bir yazıyı aktaracağım. (Sağolsun, Işın Eliçin çevirdi.)

Çoğunluğun IŞİD diye andığı örgütün adı, geçen yıldan (Temmuz 2014) bu yana IŞİD = Irak ve Şam İslâm Devleti (ilgili Wikipedia maddesine göre Arapça: الدولة الاسلامية في العراق والشام, ed-Devlet'ül İslâmiyye fi'l Irak ve'ş Şam) değil, sadece İD, yani İslâm Devleti (الدولة الإسلامية ed-Devlet'ül İslâmiyye). Hattâ hükmettikleri yerlerde, örgüt militanları, halkı örgütten sadece "devlet" diye sözetmeye zorluyorlar. Çünkü iddiaları, bunun, dünya Müslümanlarının yegâne devleti olduğu (halife var, biliyorsunuz). Hangi faşistin hayali bir tür "tek devlet" değildir ki?

IŞİD'in ismi tartışmasına dair bir yazı

"IŞİD-İD-DAİŞ-DEAŞ... bu örgütü hangi adla anacağız?" tartışması, bu tartışmayı özetlemeye, alternatifleri tanıtmaya, izah etmeye çalıştığım yazıda belirttiğim üzre, herkes için mâkûl, tatmin edici bir sonuca ulaşmış değil. Bu konu sadece "İslâm devleti" dedin-demedin meselesi de değil. Batılılar da ortalama bir çözüm bulup sorunu halledemediler. ABD dijital yayın kuruluşu Vox Media'nın haber sitesi Vox'ta yayımlanan (7 Temmuz'da güncellenen), Zack Beauchamp imzalı, "Should we stop calling them ISIS? (Onlara ISIS demeye son mu vermeliyiz?)" başlıklı yazıyı Işın Eliçin çevirdi; sunuyorum. Yazıda Beauchamp, hem örgütün çeşitli adlarının anlamlarını, kullanımlarını kısaca anlatıyor hem de kendilerinin niye ISIS'i (IŞİD) kullanmayı tercih edeceklerini de izah ediyor.

Onlara ISIS demeye son mu vermeliyiz?


Çeviren: Işın Eliçin

Birleşik Krallık’ta IŞİD’e dair büyük kavga çıkmış durumda. Ama mesele grupla nasıl mücadele edileceği değil. Onun nasıl isimlendirileceği.

Geçen hafta Başbakan Cameron ve 120 milletvekilinden oluşan bir grup BBC’den IŞİD’e “İslâm Devleti” demekten vazgeçmesini istedi. Cameron, bu ismin Müslüman izleyicileri “her duyuşlarında irkilteceğini” söyledi. Cameron'a göre, bunun yerine grubu itibarsızlaştıracak bir isim olarak DAİŞ kullanılmalıymış. (IŞİD’in Arapça kısaltması DAİŞ yine Arapça “fesat çıkaran” kelimesiyle sesdeş).