Almanya, Ankara ve İstanbul'daki resmî temsilcilikleri ile bazı kuruluşlarını "terör saldırısı" ihbarı üzerine kapattı. İstanbul Valiliği de, "canım bir şey yok, şeyden nem kapıyorlar" türü bir açıklama yaptı. Münasip bir karşılaştırma fırsatı.
Almanya dışişleri bakanlığından yetkililer basın kuruluşlarını aradı, bakanın kırk dakika içinde "acil koduyla" basın toplantısı düzenleyeceğini bildirdi, Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier gelip gazetecilerin karşısına geçti ve, "Türkiye'deki Alman temsilciliklerine karşı terör saldırısı hazırlığı içinde bulunulduğuna dair çok somut ve ciddiye alınması gereken bazı belirtiler tesbit ettik," dedi. "Ankara'daki Büyükelçilik, İstanbul'daki Başkonsolosluk ve iki şehirdeki Alman okullarının kapatılması kararını verdim. Bu gerekli bir önlemdi. Çünkü Alman vatandaşlarının ve çalışanların korunması öncelik taşıyor. Bu aynı zamanda bir ön tedbir, zaman kazanarak, önlemlerin artırılmasını sağlamak için."
Bakan, "temsilciliğinizin bulunduğu ülkenin devletine, güvenlik kuvvetlerine güvenmiyor musunuz?" yollu bir soruyla karşılaşmamak ve böyle bir durumda gereken diplomatik nezaketi göstermek için, "Türk polisine önlemlerden dolayı çok teşekkür borçluyuz,” sözünü açıklamasına eklemeyi ihmal etmedi.
[ EK / Bugün akşamüstü Der Spiegel dergisi, eldeki bilgiye, tehdidin "büyük ihtimalle Türkiye'de faaliyet gösteren radikal İslâmcı bir gruptan kaynaklandığı" iddiasını ekledi. ]
Diplomatik icaplara uyma faslı hernekadar bu şekilde görünürde yerine getirildiyse de, Almanya'nın tedbirinin başlıbaşına bir güvensizlik ifadesi ve ilanı niteliği taşıdığı ortada.
Dolayısıyla İstanbul Valiliği'nin alınmış gücenmiş tonda karşılık vermesi normal karşılanabilir. Lâkin, Türkiye'de iç sahada oynarken bize kendini Barcelona gibi sunan devletin hemen bütün dış saha maçlarında bir üçüncü amatör lig takımı konumuna yerleşivermesi gerçeği burada da karşımıza çıktı.
17 Mart 2016 Perşembe
Vizesiz Avrupa masalı - Kötü kalpli cin belirir
Avrupa Birliği ile işler zora giriyor. Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk’ın ekibi tarafından hazırlanan anlaşma taslağı Cuma sabahı kahvaltıda Başbakan Ahmet Davutoğlu ile görüşülecek. Taslakta Türkiye’nin taleplerini karşılamaya yönelik herhangi bir adım atılacağına dair işaret yok.
Ankara, Türkiye’nin AB üyeliği görüşmelerinin hızlandırılmasını, daha çok faslın daha çabuk açılmasını istemişti; AB buna “yakında açarız” cevabı veriyor, tarih belirtmiyor. Hattâ eldeki taslak, “Türkiye ile AB, bir an önce yeni fasılların açılması kararı için hazırlık yapacak” yollu belirsiz erteleme ifadeleri barındırıyor.
Ankara, Türkiye’nin AB üyeliği görüşmelerinin hızlandırılmasını, daha çok faslın daha çabuk açılmasını istemişti; AB buna “yakında açarız” cevabı veriyor, tarih belirtmiyor. Hattâ eldeki taslak, “Türkiye ile AB, bir an önce yeni fasılların açılması kararı için hazırlık yapacak” yollu belirsiz erteleme ifadeleri barındırıyor.
16 Mart 2016 Çarşamba
Başkanlık gelirse savaşla gelecek
Radikal, 15 Mart 2016
Olan bitene kafa yoran bölge insanlarının düşünce ve öngörülerini ayrıntılı olarak paylaşmanın, sizi kendi izlenim ve çıkarsamalarıma mahkûm bırakmaktan daha iyi olduğunu düşünüyorum. Bunu yapmama fırsat olur, umarım. Zira Pazar günü, sekiz gün boyunca peyderpey yüklenen bin türlü ağırlığın altında ezilmiş halde, güya hiçbir şey düşünmeyip maç seyrederek uçak saati beklerken “Ankara’da patlama” haberiyle sarsıldık.
Dönüp size aktaracaklarım arasında en önemli başlıklardan biri şuydu: Böyle giderse şöyle olacak! Herkes savaşın büyüyeceğinden, derinleşeceğinden, yayılacağından endişeli, diyecektim. Oldu bile. Şimdi devlet muhtemelen Yüksekova, Şırnak ve Nusaybin’de yine korkunç işler yapacak, artık yine Ankara’da mı neredeyse buna daha büyük karşılık gelecek - korkarım.
Otuz kere kapatırsan olur!?
Radikal, 10 Mart 2016
Yüksek binaların üst kat pencerelerinden hayat hep daha kolay görünür. Minik minik yaratıklar kayar gibi yürürler, araçlar sessizce ilerler, kimsenin önünde herhangi bir engel yok gibidir; her şey doğal akışı içindedir sanki. Bağlar’ın Bayramoğlu semtinde, herkesin adres tarifinin bir yerine mutlaka oturttuğu alışveriş merkezinin yan sokağında, on birinci katın penceresinden bakınca, Diyarbakır’ın tek sorunu çok katlı çirkin binalarmış gibi görünüyor. Sur buraya uzak. Ses çıkarmasa bile duyuyor, duman salmasa bile görüyorsunuz. İçinizde.
Lise bahçesinde iki basket, bir voleybol sahası var. Şaşırtıcı, ama basket sahalarının potaları yerinde, voleybol sahasının filesi sağlam. İlk bakışımdan bu yana bir-iki saat geçti, çocuklar maçı bırakmadı. Belki yerlerini yenileri aldı. Lise bahçesinde çocuklar. Çıkışta azıcık haytalık edip evlerine dönecekler. Anababaları? Kardeşleri? Onlar nerede? Hep birlikteler mi? Kaç ana hapiste, kaç baba toprağın altında? Ya ağabeyler, ablalar?
Okul bahçesinin çevresi rengârenk. Büyüklerin ellerinden tutmuş, okula geiyorlar. Doldurmuşlar kaldırımı boydan boya, rengârenk akıyorlar. Lisenin arkasına dolanıyorlar. Minik minikler, kıpır kıpırlar; büyükler bir adım atarken onlar ileri iki geri üç adım atıp, yerlerinde zıplayabiliyor, dönebiliyor, hiçbir şey olmamış gibi sakin sakin yürümeye devam edebiliyorlar. Çocuklar oynar zıplar. Çocuklar karanlık bodrumlarda aç susuz ateş altında kalmaz. Çocuklar analarından koparılıp Çocuk Esirgeme yurtlarına verilmez. Ülkelere, toplumlara böyle bakılır: çocuklarına ne yapıyorlar, ona bakılır. Nerede bu çocukların ağabeyleri ablaları? Neredeyseler neden oradalar?
Niye’ler, keşke’ler, Haber Nöbeti
Radikal, 08 Mart 2016
Hepimizin hayatını Engizisyon zindanına, Kürtlerinkini cehenneme çeviren şu korkunç ortama dair temel birkaç soruyu döne döne sormaya çabalıyorum. Başka insanların da sorduğunu biliyorum. Çünkü karşılaşınca birbirimize soruyoruz.
Bizim yerimize, uçuruma gidişi önlemek için birşeyler yapabilecek birileri -meselâ ülke seçmeninin dörtte birinin oyunu alan CHP’nin yöneticileri, meselâ devlet, hattâ belki AKP içinde halen kafayı yememiş birileri- bu soruları sorsa acaba durum hiç mi değişmez?
Sorulacakların başında, basitliği ve ilkelliğiyle korkutucu şu soru geliyor: Amaç nedir? Cenazeleri sürüklemek, günlerce -hattâ artık haftalarca- sokak ortalarında bırakmak, insanları yakmak, kömür etmek, kimliği tesbit edilemeyen ölüler diyarı yaratmak, evleri yakmak, hayatları yıkmakla ulaşılacak hedef nedir? Yarın ne olacak? Kürtler Kürt olmaktan vaz mı geçecek? HDP milletvekillerini Meclis’ten atmaya kalkmak nasıl bir çılgınlıktır? Yarın ne olacak? Kiminle konuşulacak, görüşülecek? Kimseyle mi konuşulmayacak? Kürtlere küsülecek mi? “Küstüm, öldünüz” mü denecek? Suriye Kürtlerine bu düşmanlık nereye varacak? Tepelerine top mermisi yağdırdıkça Cumhuriyet mi yücelecek? Yarın ne olacak?
Korkuyu Beklerken
Radikal, 03 Mart 2016
Oğuz Atay’ın muhteşem hikâyesi, hernekadar gizli saklı engin siyasî-toplumsal göndermeler barındırsa da, doğrudan siyasî bir metin sayılmaz. “Korkuyu Beklerken”, burada özetlenebilecek cinsten bir hikâye değil, bu yüzden buna kalkışmayacağım bile. Konu etme sebebim, esas olarak adı. Memleketin gidişatına bakmaktan geri duramayan, gözlerini nereye çıkacağı belirsiz o uğursuz yoldan alamayan herkesin hayatını tarif ediyor.
Bugün bizim baktığımız yol, dumana boğulmuş, sonu gözükmüyor ama belli ki çıkmaz; veya bir uçurum kenarında son buluyor. İki yanında yanmış yıkılmış evler ve hayatlar ile dağıtılmış mezarlar sıra sıra.
Faşizmden, bizzat baskıyla karşılaşacak olmaktan duyulan bir korku değil, beklediğimiz. Göz göre göre, halklarıyla, kurumlarıyla, kültürüyle, geleceğiyle koca bir toplumun mahva sürüklenişine katılıyoruz. Ve bu arada korkunç vahşet sahnelerine tanık oluyoruz. Tabiî eğer bizzat bunların mağduru, kurbanı değilsek. Bu korku başka bir korku. İnsan olanın iliklerinde hissetmesi gereken bir korku.
Şu üç soruyla uğraşsak?
Radikal, 01 MART 2016
Millî eğitim sistemimiz ve toplumsal-ailevî yetiştirme-şekillendirme (yoğurma) mekanizmamız, büyük çoğunluğumuzu yalnız ırkçı yapmakla kalmadı. Akıl-mantık bakımından bizi büyük zaafiyet içerisinde bıraktı. Soykırımla yüzleşmeme ve etnik temizliğe devam etme tutumunun örtüsü ve dayanağı olan inkârcılık, damarlarımıza bir cins doğuştan şirretlik şırınga etti.
Hem bütün olarak, toplum olarak hepimize hem nümune seçilip ortalama insanımıza bakıldığında kolayca tesbit edilebileceği üzre, herhangi bir meseleyi mâkûl zeminde ele alma imkân ve kabiliyetinden yoksunuz, bir çeşit eksikliyiz, hastayız.
Bu kötü gerçek, hayata, dünyaya bakarken bize âdetâ kılavuzluk eden köklü ve yaygın önyargılarımızla birleşince pek feci hallere yolaçıyor. Büyük suçlar işlerken doğru ve haklı olduğunu sanmak gibi bir çelişkinin bile çok ötesinde yaşıyoruz biz. Doğru ve haklı olmayı gereksiz, geçersiz kılmış durumdayız. Yaptığımız ahlâkî midir, insanî midir, yoksa insan olan için kabul edilemez midir, hattâ kendi iddialarımıza, inandığımızı, bağlandığımızı, onlara göre yaşadığımızı iddia ettiğimiz ilâhî veya dünyevî ilkelere uygun mudur, başkalarına ve kendimize yalan mı söylemekteyiz… sorularımız bunlar değil. (Dindar olmayanlarımız için bundan büyük zavallılık, dindar olduğunu ileri sürenler için bundan büyük zül var mıdır?)
Şunlar bizim sorularımız: Elimizde ne kadar güç var, karşımızdakinde ne kadar var?
15 Mart 2016 Salı
O esnada uzak bir yerde...
Pazar günü, Borussia Dortmund-Mainz 05 maçında taraftarlar bize çook uzak bir manzara yarattılar. Tuhaf ama, stadda iki seyirci birden kalp krizi geçirdi. Biri hastaneye kaldırıldı, durumu iyi, öbürü, bütün uğraşlara rağmen kurtarılamadı. Haberin tribünlerde dolaşması hızlı oldu. İşte bundan sonra, bugünün kan-revan zorbalık dünyasında hiç yeri olmayan şeyler yaşandı.
Bir seyircinin kalp krizinden öldüğünü haber alır almaz, Dortmund taraftarları hemen pankartlarını, bayraklarını topladılar, tezahüratı kestiler. Rakip taraftarlar da aynı şeyleri yaptı. 88. dakikaya kadar. O dakikada Dortmund taraftarları, Liverpool'un artık bütün futbolseverlere mal olmuş şarkısı "You'll never walk alone"u (Asla yalnız yürümeyeceksin) söylemeye başladılar.
Maç bitti, hiçbir şeyden haberi olmayan ve staddaki sessizliğe ne mana veremeyeceğini bilmeyen takıma vaziyet anlatıldı, Dortmund on biri de tribün önüne geldi, şarkıya katıldı.
Borussia Dortmundlu futbolcu Marco Reuss maçtan sonra, "Başta hiçbir şey anlamadık, sadece staddaki sessizliğe şaşırdık," dedi. Futbolcular maç içinde hakem Deniz Aytekin'e sormuşlar, o da cevap verememiş. Reuss, maçtan sonra antrenörün gelip kendilerine bilgi verdiğini söyledi, "Böyle bir durumda," dedi, "tabiî ki maç arka planda kalmalı. Seyircilerin gösterdiği tepkiye saygı duyuyorum."
Maçtan sonra Nuri Şahin de konuştu, "Futboldan daha önemli şeyler var," dedi. Bugün gördük işte. Böyle bir durumda futbol çok çabuk önemsizleşiyor."
Almanya Futbol Federasyonu maçtan sonra taraftarlara takdirlerini bildirdi, özellikle konuk takımın taraftarına teşekkürlerini iletti.
Halbuki ölen Dordmundlu'ysa Mainz'lılar yuhalayabilirdi diye düşünüyorum; millî değerlerim icabı.
(Olaydan beni arkadaşım Ümit Güney haberdar etti, Kicker'deki haberi de çevirdi; teşekkürler.)
Bir seyircinin kalp krizinden öldüğünü haber alır almaz, Dortmund taraftarları hemen pankartlarını, bayraklarını topladılar, tezahüratı kestiler. Rakip taraftarlar da aynı şeyleri yaptı. 88. dakikaya kadar. O dakikada Dortmund taraftarları, Liverpool'un artık bütün futbolseverlere mal olmuş şarkısı "You'll never walk alone"u (Asla yalnız yürümeyeceksin) söylemeye başladılar.
Maç bitti, hiçbir şeyden haberi olmayan ve staddaki sessizliğe ne mana veremeyeceğini bilmeyen takıma vaziyet anlatıldı, Dortmund on biri de tribün önüne geldi, şarkıya katıldı.
Borussia Dortmundlu futbolcu Marco Reuss maçtan sonra, "Başta hiçbir şey anlamadık, sadece staddaki sessizliğe şaşırdık," dedi. Futbolcular maç içinde hakem Deniz Aytekin'e sormuşlar, o da cevap verememiş. Reuss, maçtan sonra antrenörün gelip kendilerine bilgi verdiğini söyledi, "Böyle bir durumda," dedi, "tabiî ki maç arka planda kalmalı. Seyircilerin gösterdiği tepkiye saygı duyuyorum."
Maçtan sonra Nuri Şahin de konuştu, "Futboldan daha önemli şeyler var," dedi. Bugün gördük işte. Böyle bir durumda futbol çok çabuk önemsizleşiyor."
Almanya Futbol Federasyonu maçtan sonra taraftarlara takdirlerini bildirdi, özellikle konuk takımın taraftarına teşekkürlerini iletti.
Halbuki ölen Dordmundlu'ysa Mainz'lılar yuhalayabilirdi diye düşünüyorum; millî değerlerim icabı.
(Olaydan beni arkadaşım Ümit Güney haberdar etti, Kicker'deki haberi de çevirdi; teşekkürler.)
12 Mart 2016 Cumartesi
Cizre izlenimleri - Üç kısa belgesel
Cizre'deki, bu ülkenin zulüm tarihini bilen veya bizzat yaşamış olanların dahi aklının hafsalasının kolay kolay alabileceği bir durum değil. Onda birini görsek hissedeceklerimizin adı sanı var, bildiğimiz şeyler; ama bu kadarını tarife, tasvire tecrübe dağarcığımız yetmiyor.
Cizre'de nasıl bir şey yaşandığını bize anlatan, çok iyi yapılmış üç kısa-belgesel var. İlk ikisi Fatih Pınar'ın, üçüncüsü Kazım Kızıl'ın. Bu filmler, zorlu koşullarda, tasarım ve güzelleştirme için bol zaman yokken yapılmış olmalarına rağmen çok başarılı ürünler. Dünyada giderek yayılan kısa-belgesel türünün bu güzel örnekleri için Pınar ile Kızıl'a teşekkürler.
Kısa-belgesel, "haber filmi"nden veya televizyonların belgesel dediği şeyden farklı, daha derin, daha kapsamlı, estetiği, simgeselliği bulunan, "belgesel sinema" alanına ait bir tür.
Bu filmleri mutlaka izlemenizi öneririm. Öncelikle, Cizre'de olan biteni sahiden kavramaya yaklaşmanız için. Eğer belgesel sinema veya gazetecilik alanlarında iş yapıyorsanız da de izlenim derleme-aktarma işinin sınırları genişlettiklerinden, derinliğini artırdıklarından, ufkunuzu açacaklardır.
Fatih Pınar'ın "Birinci Bodrum / Cizre. 2 Mart 2016"sı şurada, yine Pınar'ın "14 Aralık 2015 günü ilan edilen sokağa çıkma yasağının ardından Cizre"si şurada. Kazım Kızıl'ın "Cizreliler: Biz yine güzeliz, hep de güzel kalacağız!”ı şurada.
10 Mart Perşembe günü ben de Cizre'deydim. İzlenimlerimi kısa süre sonra yayımlayacağım.
Cizre'de nasıl bir şey yaşandığını bize anlatan, çok iyi yapılmış üç kısa-belgesel var. İlk ikisi Fatih Pınar'ın, üçüncüsü Kazım Kızıl'ın. Bu filmler, zorlu koşullarda, tasarım ve güzelleştirme için bol zaman yokken yapılmış olmalarına rağmen çok başarılı ürünler. Dünyada giderek yayılan kısa-belgesel türünün bu güzel örnekleri için Pınar ile Kızıl'a teşekkürler.
Kısa-belgesel, "haber filmi"nden veya televizyonların belgesel dediği şeyden farklı, daha derin, daha kapsamlı, estetiği, simgeselliği bulunan, "belgesel sinema" alanına ait bir tür.
Bu filmleri mutlaka izlemenizi öneririm. Öncelikle, Cizre'de olan biteni sahiden kavramaya yaklaşmanız için. Eğer belgesel sinema veya gazetecilik alanlarında iş yapıyorsanız da de izlenim derleme-aktarma işinin sınırları genişlettiklerinden, derinliğini artırdıklarından, ufkunuzu açacaklardır.
Fatih Pınar'ın "Birinci Bodrum / Cizre. 2 Mart 2016"sı şurada, yine Pınar'ın "14 Aralık 2015 günü ilan edilen sokağa çıkma yasağının ardından Cizre"si şurada. Kazım Kızıl'ın "Cizreliler: Biz yine güzeliz, hep de güzel kalacağız!”ı şurada.
10 Mart Perşembe günü ben de Cizre'deydim. İzlenimlerimi kısa süre sonra yayımlayacağım.
9 Mart 2016 Çarşamba
Suriye'de ateşkes, silahsızları ortaya çıkardı
Suriye’de ilginç şeyler oluyor. ABD ile Rusya’nın anlaşması üzerine yürürlüğe giren ateşkes, beklenmedik gelişmelere yolaçtı.
Silahlı muhaliflerin denetimindeki şehir ve kasabalarda, cihatçı-şeriatçı olmayan, sivil muhalefet hareketleri yeniden ortaya çıktı. Birçok yerde, kırmızı yerine yeşil şeritli “isyan bayrağı” ile sokaklara çıkan göstericiler, “demokratik Suriye” sloganları attılar.
İdlib’de bu durum, şehrin denetimini elinde bulunduran El-Nusra Cephesi’ni çok rahatsız etti ve Nusra’cılar, göstericilere saldırdı, onları silahla tehdit etti, bazılarını tutukladı. Nusra’cılar, “devrim sürüyor” diye slogan atan göstericilerin bazılarını dövdüler, bayraklarını alıp yırttılar, kameralarını kırdılar.
Belki daha da ilginç olan, tıpkı Nusra gibi Şeriat düzeni kurma peşindeki Ahrar-uş Şam örgütünün bunu kınamasıydı. Ahrar’cılar, Nusra’nın “göstericilere baskı yapmamasını” ve “tutukluları serbest bırakmasını” istediler.
Göstericilerse, sadece Esad’a değil, “kendilerine baskı yapacak herkese” karşı olduklarını açıklayıp, yeni gösteriler hazırlayacaklarını duyurdular.
Suriye muhalefeti büyük ölçüde cihatçı, Şeriatçı örgütlerin hegemonyası altında. Bizzat Özgür Suriye Ordusu içindeki pek çok örgüt de bu nitelikte. Şimdi, ateşkesten cesaret alarak sokaklara dökülen göstericilerin ayrı bir güç odağı oluşturup oluşturamayacağı merak konusu. El-Kaide’nin Suriye şubesi Nusra gibi örgütlerin -bir aşama sonra Ahrar-uş Şam'ın da- bu protestocuları şiddetle bastırması da bir ihtimal. Çünkü bu eylemciler sonuç olarak seçimli, parlamentolu bir rejim istiyorlar ve bu hiçbir cihatçı örgütün kabul etmediği bir hedef.
Silahlı muhaliflerin denetimindeki şehir ve kasabalarda, cihatçı-şeriatçı olmayan, sivil muhalefet hareketleri yeniden ortaya çıktı. Birçok yerde, kırmızı yerine yeşil şeritli “isyan bayrağı” ile sokaklara çıkan göstericiler, “demokratik Suriye” sloganları attılar.
İdlib’de bu durum, şehrin denetimini elinde bulunduran El-Nusra Cephesi’ni çok rahatsız etti ve Nusra’cılar, göstericilere saldırdı, onları silahla tehdit etti, bazılarını tutukladı. Nusra’cılar, “devrim sürüyor” diye slogan atan göstericilerin bazılarını dövdüler, bayraklarını alıp yırttılar, kameralarını kırdılar.
Belki daha da ilginç olan, tıpkı Nusra gibi Şeriat düzeni kurma peşindeki Ahrar-uş Şam örgütünün bunu kınamasıydı. Ahrar’cılar, Nusra’nın “göstericilere baskı yapmamasını” ve “tutukluları serbest bırakmasını” istediler.
Göstericilerse, sadece Esad’a değil, “kendilerine baskı yapacak herkese” karşı olduklarını açıklayıp, yeni gösteriler hazırlayacaklarını duyurdular.
Suriye muhalefeti büyük ölçüde cihatçı, Şeriatçı örgütlerin hegemonyası altında. Bizzat Özgür Suriye Ordusu içindeki pek çok örgüt de bu nitelikte. Şimdi, ateşkesten cesaret alarak sokaklara dökülen göstericilerin ayrı bir güç odağı oluşturup oluşturamayacağı merak konusu. El-Kaide’nin Suriye şubesi Nusra gibi örgütlerin -bir aşama sonra Ahrar-uş Şam'ın da- bu protestocuları şiddetle bastırması da bir ihtimal. Çünkü bu eylemciler sonuç olarak seçimli, parlamentolu bir rejim istiyorlar ve bu hiçbir cihatçı örgütün kabul etmediği bir hedef.
8 Mart 2016 Salı
Haziran'a vizesiz seyahat - Hı hı, tabiî!..
Başbakan Ahmet Davutoğlu, Brüksel’deki Türkiye-AB Zirvesi'nin ardından şöyle dedi:
"Vize serbestliğinin en geç Haziran sorunda, Hollanda’nın dönem başkanlığı sırasında uygulanması konusunda mutabakata varmış olmaktan memnuniyet duyuyorum."
Buradan ne anlıyoruz? En geç Haziran sonundan itibaren TC vatandaşları Schengen bölgesinde vizesiz kafalarına göre dolaşacaklar. Çünkü bu konuda "mutabakat"a varılmış. Mutabakat ne demek? Anlaşma olmuş.
Oysa böyle bir şey yok. Başbakanın gerçeklikle ilişkisindeki yırtık her geçen gün büyüyor, kolları dalları çatallanıyor. Vizesiz seyahat ihtimali Ekim ayı için öngörülmüşken dahi, AB siyasetçilerinden bunun "otomatikman" yürürlüğe girecek bir karar olmadığına dair çeşitli uyarılar, açıklamalar gelmişti. Çünkü TC vatandaşlarına vizesiz seyahat, Ankara tarafından pek çok "kritere" uyulmasına, yani bir sürü düzenleme yapılmasına vs. bağlıydı.
"Vize serbestliğinin en geç Haziran sorunda, Hollanda’nın dönem başkanlığı sırasında uygulanması konusunda mutabakata varmış olmaktan memnuniyet duyuyorum."
Buradan ne anlıyoruz? En geç Haziran sonundan itibaren TC vatandaşları Schengen bölgesinde vizesiz kafalarına göre dolaşacaklar. Çünkü bu konuda "mutabakat"a varılmış. Mutabakat ne demek? Anlaşma olmuş.
Oysa böyle bir şey yok. Başbakanın gerçeklikle ilişkisindeki yırtık her geçen gün büyüyor, kolları dalları çatallanıyor. Vizesiz seyahat ihtimali Ekim ayı için öngörülmüşken dahi, AB siyasetçilerinden bunun "otomatikman" yürürlüğe girecek bir karar olmadığına dair çeşitli uyarılar, açıklamalar gelmişti. Çünkü TC vatandaşlarına vizesiz seyahat, Ankara tarafından pek çok "kritere" uyulmasına, yani bir sürü düzenleme yapılmasına vs. bağlıydı.
4 Mart 2016 Cuma
"Öyle otomatikman vize yok" diyorlar!..
Türkiye'ye gelen AB heyeti başkanı Hansjörg Haber, Türkiye'nin mülteci akınını 1 Haziran'a kadar "çok büyük ölçüde" azaltmak zorunda olduğunu ilan etti. Ankara'nın, AB'ye kabul edilmeyen bütün mültecileri geri almayı taahhüt ettiği anlaşma bu tarihte yürürlüğe girecek. Biliyorsunuzdur, anlaşmaya göre AB, Türkiye'nin Avrupa'da istenmeyen bütün mültecileri alması karşılığında TC vatandaşlarına vize-seyahat kolaylıkları sağlayacak ve Ankara'ya üç milyar Euro verecek.
AB heyeti başkanının basına söylediklerinden anlaşılan, ortadaki "şart"lar, Türkiye'nin Yunanistan'a geçecek mültecileri 1 Haziran'a kadar çok azaltmasından ibaret değil. AB, vereceği paranın nasıl harcanacağına da bakacak. Üç milyar Euro'nun, genel insanî yardım, okullar ve barınaklar için harcanması gerekiyor. Verilen paranın sahiden mülteciler için harcanacağından haliyle herkes şüpheli. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın, "4 ay oldu, hâlâ verecekler, hâlâ verecekler" demesine karşılık, AB heyeti başkanına göre bu tutarın 400 milyonu Türkiye'ye aktarıldı. Ankara herhalde peşin ödeme istiyor.
AB heyeti başkanının basına söylediklerinden anlaşılan, ortadaki "şart"lar, Türkiye'nin Yunanistan'a geçecek mültecileri 1 Haziran'a kadar çok azaltmasından ibaret değil. AB, vereceği paranın nasıl harcanacağına da bakacak. Üç milyar Euro'nun, genel insanî yardım, okullar ve barınaklar için harcanması gerekiyor. Verilen paranın sahiden mülteciler için harcanacağından haliyle herkes şüpheli. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın, "4 ay oldu, hâlâ verecekler, hâlâ verecekler" demesine karşılık, AB heyeti başkanına göre bu tutarın 400 milyonu Türkiye'ye aktarıldı. Ankara herhalde peşin ödeme istiyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)